Koşulsuz İtaatin Gölgesinde Kötülük

06 Eylül 2026

Kötülüğü düşündüğümüzde çoğu zaman çevremizde kötü insan ararız: Zalim, acımasız, insan öldüren ve başkasının acısını umursamayan birilerini… Oysa insanlık tarihi bize daha rahatsız edici bir gerçeği gösterir: Kötülük her zaman kötü insanların eseri değildir. Bazen iyi niyetli olduğunu sanan, sıradan insanların yanlış olduğu sonradan ortaya çıkacak şeylere itibar etmesiyle başlar; sorgulamaksızın itaate devam eden insanların eliyle büyür. İnsan, sorumluluğunu kendi iradesinden çıkarıp başkasının kararına bıraktığında, farkında olmadan kötülüğün taşıyıcısı olur.

Nasıl mı? 1961 yılında Yale Üniversitesinde gerçekleştirdiği itaat deneyleriyle Milgram, bu gerçeği bize şöyle açıklar: İnsanlardan başka kişilere elektrik şoku vermeleri istendiğinde, karşılarındaki kişinin acı çektiğini görmelerine rağmen katılımcıların yüzde 65’i, otoritenin yönlendirmesiyle 450 volta kadar elektrik şoku vermeye devam etmiştir. Buradaki sorun, insanların doğuştan zalim olması değildir. Asıl sorun, otoritenin yönlendirmesi karşısında insanın kendi duygu ve düşüncelerinden, hatta vicdanından bile kolayca vazgeçebilmesidir.

Image

“Ben emir kuluyum, gözümü kapatırım vazifemi yaparım, ben sadece bana söyleneni yaptım.” cümlesi, kötülüğün en çok sevdiği sözlerdendir. Çünkü insan, sorumluluğu kendi iradesinden çıkarıp başkasının kararına bıraktığında, yaptığı eylemin ahlâkî yükünden de kurtulduğunu düşünür.  Herkes verilen bir emre karşı yalnızca ‘görevini yaptığını’ düşündüğünde, ortaya çıkan kötülükten hiç kimse kendisini sorumlu tutmaz. Böylece kötülük görünmez hâle gelir, onu gerçekleştiren çoğu zaman kendini suçlu değil, yalnızca ‘görevini yapan memur’ olarak görür! Bu durum yalnızca bireysel ilişkilerde değil, otoritenin ve hiyerarşinin belirleyici olduğu kurumlarda da karşımıza çıkar.

İşte sorun buradadır. Amirin sözüne koşulsuz itaat etmek ve itiraz etmemek memurluk mudur? Bürokraside kurumların kurallara ihtiyacı vardır. Ancak kuralların yerini kişilere bağlılık, liyakatin yerini sadakat aldığında, bürokrasi başka bir şeye dönüşür. Üstünün sözünü tartışmayan, verilen talimatı sorgulamayan ve yanlış olduğunu gördüğü hâlde sessiz kalan kişi ‘uyumlu’ ve ‘güvenilir’ kabul edilse de kötülüğün bir parçası olur!  Bir de bu yanlışlık daha fazla unvan, yüksek makam ve taltiflerle destekleniyorsa,kötülüğün kapıları iyice açılır!  

Koşulsuz itaatin ödüllendirildiği düzenlerde yüksek unvan ve makam, kişinin doğruluğu görmemek üzere gözüne perde çekmek gibidir. “Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım.” anlayışında olanlar ödül de alabilir: Unvan ve makam; çevre, nüfuz, bağlantılar ve ekonomik imkânlar verilebilir. Makam genişledikçe kişinin ulaşabildiği kaynaklar da genişler. Böylece unvanla gelen güç, güçle oluşan çevre ve çevrenin sağladığı ekonomik imkânlar birbirini beslemeye başlar. Artık burada yalnızca koşulsuz itaat söz konusu değildir. Bağlılık ve itaatin karşılığında elde edilen güç de söz konusudur! Daha ağır olanı ise bu gücün menfaatle birlikte zamanla maddi zenginliğe dönüşmesidir!

Elbette, her makam sahibi insan bunu yapmaz. Sorun, makam sahiplerinin varlığı değil; kamu gücünün kişisel imtiyazlara dönüştürülmesidir. Çünkü bir ülkede insanlar zenginleşmenin yolunu üretmekte, çalışmakta ve iyi girişimde bulunmakta değil de güçlü makamlara yakınlaşmakta ve koşulsuz itaatte görmeye başlarsa, orada yalnızca ekonomi değil, ahlâk da bozulmuş olacaktır. Böyle bir durumda insanlar artık iyi, doğru ve güzel işler yapmak için değil, ‘güçlü kişiye’ yakın olmak için yarışır. Liyakat geri çekilir, sadakat öne çıkar. Sonunda düzen, kendisine sorgusuz itaat edenleri ödüllendirir. İşte kötülüğün yeniden üretildiği yer burasıdır! Bir kişi yükselir. Onun çevresindeki insanlar da yükselir. Onlar da kendilerine itaat edenleri yükseltir. Böylece makam, yalnızca bir görev yeri olmaktan çıkar ve bir “itaat zincirinin” parçasına dönüşür. Bu zincirin aşağısında bulunanlar, yukarıdakilerin keyfî kararlarına katlanır. Çünkü bir gün kendilerinin de yukarı çıkacağına inanır ve bunu umut ederler. Fakat bu zincirin en tehlikeli tarafı, mağduriyetlerin bile zamanla iktidarın davranış biçimine dönüşebilmesidir. Bugünün mağduru yarının yöneticisi olduğunda, sistemi değiştirmek yerine aynı yanlış davranışları tekrar eder. “Bana da böyle yaptılar.” mazereti kötülüğün yeniden üretilmesinin bir başka biçimidir!

Bir makam sahibi, kendisine itaat edenleri görmekten hoşlanır fakat kendisine itiraz edenleri düşman kabul ederse, orada kamu hizmetinden çok kişisel ikbal ve iktidar arzusu vardır. Çünkü itirazın düşmanlık, itaati ise sadakat olarak görüldüğü yerde doğruluk, iyilik, güzellik ve liyakat zamanla tümden anlamını kaybeder. Güçlü olan, kendisini haklı görmeye ve göstermeye başlar. En tehlikelisi de budur. Artık güç sorgulanamaz; gücün varlığı haklılığın kanıtı sanılır.

Hannah Arendt’in 1963 yılında yayımlanan “Kötülüğün Sıradanlığı” adlı eserinde ortaya koyduğu mesele burada yeniden karşımıza çıkar: Kötülük her zaman büyük bir nefretin ürünü değildir. Çoğu zaman düşünmemek, sorgulamamak, sorumluluğu başkasına bırakmak ve içinde bulunulan düzeni değiştirmeye cesaret edememek de kötülüğün devamı için yeterlidir.

Arendt, kötülüğün düşünmeden ve sorumluluktan kaçmaktan nasıl beslenebileceğini gösterirken, Kant’ın ahlâk anlayışı bize bunun karşısında insanın taşıdığı bireysel sorumluluğu hatırlatır. Konuya Kant’ın ahlâk anlayışı açısından bakıldığında ise sorun daha açıktır: İnsan, kendi aklını kullanma ve kendi eylemlerinin sorumluluğunu taşıma yetisine sahip bir varlık olmalıdır. Bu sorumluluğu makamın arkasına saklamak veya ‘Ben emir kuluyum sadece emre uydum’ diyerek ortadan kaldırmak mümkün değildir.

İşte bu nedenle bürokrasinin ihtiyacı, koşulsuz itaat değildir; sorumluluk alan, itiraz kültürünü de barındıran hukuka ve adalete bağlı bir düzendir. Makam ve unvanın ağırlığı değil, hukukun ağırlığı esas olmalıdır. İtaatin sadakat sayılması değil, liyakatin değer görmesi amaç olmalıdır. En önemlisi, güce yakın olmanın değil; doğruluğa ve dürüstlüğe yakın olmanın yükselme ölçüsü kabul edilmesidir.

Şu hâlde, gerçek sınav hayatın her aşamasındadır: İnsan yükselmek için nelerinden vazgeçiyor? Vicdanından mı? Düşüncesinden mi? Doğrularından mı? Yoksa yalnızca makam kazanmak uğruna sessiz kalmayı mı öğreniyor? Daha sonra eline güç geçtiğinde, kendisine yapılanı başkasına o da yapacak mı? Kazanılan güç, onu daha adil bir insan mı yaptı; yoksa menfaat için eğilmeyi mi öğretti? Bu soruların cevapları bir insanın makamını değil, karakterini gösterecektir. Çünkü kötülüğün en büyük zaferi, insanın kötülük yaptığını fark ettirmemesidir.

O hâlde bazı kötülükler koşulsuz itaatle başlar. İnsanın bürokraside yükselmek uğruna kendi vicdanından vazgeçmesiyle devam eder. Sonunda ise itaat, güç ve çıkar birbirini besleyen bir düzene dönüşür. Bu düzenin bedeli, yalnızca liyakatin, hukukun veya adalet duygusunun ağır yara alması değildir. İnsanların bu sebeplerle mağdur olması ve toplumun adalet duygusunu kaybetmesidir.

“Bâd-ı hazân esti, bağlar bozuldu,

Gülistân’da katmer güller mi kaldı?

Şecerler kırıldı, bârlar üzüldü,

El atacak dahî dallar mı kaldı?”

diyen Muhammed Lutfî’nin Gülistan’ında uzun yıllardır hazan rüzgârı esmektedir. Bu acı tabloyu en son Gülistan Doku vakasında da görüyor, hep birlikte ibretle olanları seyrediyor ve derin bir üzüntü duyuyoruz.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.