Evrensel gazetesinde 26 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan "Marx haklı çıktı: Dünyada kâr oranları 50 yılda yarıya geriledi" başlıklı yazı, Marx'ın en tartışmalı tezlerinden biri olan "kâr oranlarının düşme eğilimi"ni yeniden gündeme getiriyor. Yazıda aktarılan ampirik çalışmalar, küresel ölçekte sermaye kârlılığının uzun vadede gerilediğini ileri sürüyor.
Eğer bu tespit doğruysa, mesele yalnızca iktisadi değildir. Tarihe baktığımızda, uzun dönemli kâr hareketlerinin uluslararası siyaseti ve savaşları da etkilediğini gösteren dikkat çekici örnekler görüyoruz. Bu açıdan ilk "Küreselleşme" çağı olan 1870-1914 arası ve sonra gelen dünya savaşları dramatik öneme sahiptir.
Küreselleşme İlk Kez Yaşanmıyor
Bugünkü neoliberal küreselleşme çoğu zaman tarihte ilk kez yaşanıyormuş gibi sunuluyor. Bu popüler iktisat anlatısına göre, PC ve İnternet'in, uydu ve fiber optik haberleşmenin, sosyal medyanın, veri merkezleri ve yapay zekanın, görece barışçı bir uluslararası ortamın, hızlı hava ulaşımının, konteyner gemilerinin ve daha birsürü teknik gelişimin kaçınılmaz ve doğal sonucu olarak küreselleşme dünyada bugün ilk kez yaşanan ve geri dönüşü olmayan bir devrimdir. Artık her isteyen büyük ya da küçük yatırımcı New York, Londra, Frankfurt, Tokyo, İstanbul ya da başka bir borsada hisse senedi alıp - satabilir, yatırımlarını değerlendirebilir; dünyanın herhangi yöresindeki bir tedarikçiden mal getirtebilir ya da o tedarikçiye üye olup mal gönderebilir; Amazon, Ali Baba, eBay gibi küresel tedarik zincirleri böyle toptan ya da parekende ticaret için emrinizdedir. Ekonomilerin böylesine içiçe geçtiği bir dünyada küreselleşme eşyanın tabiatı gereğidir. Ama bu ilk kez olmuyor.
Modern dünyanın ilk büyük küreselleşme dalgası yaklaşık 1870-1914 yılları arasında yaşandı. O yıllarda, zamanın imkanlarıyla hayli hızlı ve birbirine bağlı yürüyen bir "küresel dünya ekonomisi" vardı.
İlk küreselleşmenin kavşak noktaları şöyleydi:
Yıl | Olay | Küreselleşmeye etkisi |
| 1837–1844 | Elektrikli telgraf (Samuel Morse) | Anlık elektrikli haberleşme başladı; iletişim devriminin temeli atıldı. |
| 1839 | Fotoğrafın icadı | Dünyanın ilk kez görsel olarak belgelenmesi ve küresel haber akışının güçlenmesi. |
| 1866 | Transatlantik telgraf kablosu | Avrupa ile Amerika arasındaki iletişim haftalardan dakikalara indi. |
| 1869 | Süveyş Kanalı | Avrupa–Asya deniz yolu büyük ölçüde kısaldı. |
| 1869 | İlk yarımton foto baskı | Haberlerin görsel olarak kitlelere yayılması mümkün oldu; dünya olayları ilk kez sınırlar ötesine fotoğrafla aktarılmaya başladı. |
| 1869 | ABD transkontinental demiryolu | Kuzey Amerika doğu ve batı kıyıları demiryoluyla birleşti. |
| 1870–1902 | Britanya'nın "All Red Line" telgraf ağı | Britanya İmparatorluğu'nun bütün önemli sömürgeleri tek ve güvenli bir küresel telgraf ağıyla birbirine bağlandı. |
| 1871 | Avrupa–Japonya telgraf bağlantısı (Süveyş üzerinden) | Avrupa ile Doğu Asya ilk kez doğrudan telgraf ağına bağlandı. Dünya finans-borsa sistemi "gerçek zamanlı" çalışmaya başladı. |
| 1876 | Telefon (Alexander Graham Bell) | Ticaret ve finans için anlık sesli iletişim başladı. |
| 1879 | Elektrik ampulü – T. Edison | Fabrikalar ve şehirler gece de çalışabilir hâle geldi. |
| 1883 | Orient Express | Avrupa demiryolu ağı fiilen birleşti. İstanbul'da Sirkeci garı son duraktı. Orient Express'in Bağdat'a kesintisiz ulaşımı Harb-ı Umumi (1. Dünya Savaşı) sonrasına kaldı. |
| 1895–1901 | Marconi'nin telsiz telgrafı | Gemiler ve uzak bölgeler sürekli iletişim kurabilir hâle geldi. |
| 1902–1903 | İlk trans-Pasifik telgraf kablosu | Amerika ile Asya doğrudan bağlandı; dünya telgraf ağı tamamlandı. |
| 1903 | Wright Kardeşler | Havacılık çağı başladı. Kısa süre sonra mesafeler süratle aşılır hale gelecekti. |
| 1912 | RMS Titanic | Okyanus aşırı yolcu taşımacılığının ve küresel deniz ulaşımının sembolü oldu. O batsa da diğer transatlantik gemiler hızlı ulaşımı sürdürdü. |
| 1914 | Panama Kanalı | Atlantik ve Pasifik deniz ticareti birleşti; küresel deniz taşımacılığı son büyük halkasını tamamladı. |
| 1914 | I. Dünya Savaşı | İlk küreselleşme dalgası kesintiye uğradı ve çöktü. |
İlk küreselleşmeyi inceleyen "Reassessing the Evolution of World Trade, 1870-1949" (Dünya Ticaret Gelişimini Yeniden Değerlendirme, 1870-1949) adlı eserlerinde yazarlar Mariko J. Klasing ve Petros Milionis de benzer sonuçlara ulaşırlar. (Bkz. Tablo 1).
(Not: Dış ticaret oranı ya da dışa açıklık oranı şöyle hesaplanır: DTO = (ithalat + ihracat) / Gayrı Safi Hasıla)
Bu tabloda ilk dikkati çeken: 1. Dünya Savaşı arifesinde (1914) dünya ekonomisinde ulaşılan %30-32 dışa açılma (küreselleşme) oranına dünyanın tekrar ulaşabilmesi için 1970'li yılları beklemesi gerekti. (Gri sütunlar: 1. ve 2. Dünya savaşları).
Birinci Küreselleşmede Ticari Hayat ve Örnekler
Biraz da "soft" (uygulamasal) gelişmelerden bahsedelim. Bugünün Bloomberg'inin piyasa-borsa haberleri işini gören ilk kuruluş, 1851'de Londra, İngiltere'de Paul Julius Reuter tarafından kurulan Reuters ajansı idi. Reuters bugün bir haber ajansı olarak bilinir, o zaman ilk kuruluş amacı Avrupa borsalarına rakiplerinden birkaç dakika önce fiyat ulaştırmak idi. Hisse senetleri, tahvil, sanayi ve tarım ürünü fiyatlarını bilen alıcı malını hangi piyasadan alacağına, satıcı hangi piyasada satacağına karar veriyordu. Fiyatları rakiplerden önce öğrenmek ise ek karlılık avantajı idi!..
Borsa haberleri veren bir başka buluş da 1867'de Edward A. Calahan tarafından New York altın borsası için geliştirilen ve borsa haberlerini telgraf hatlarından ileten "Ticker Tape" ("Tıklayan Şerit") idi. Bu makine bir kağıt şeride bastığı harf ve rakamlarla bugünün Bloomberg ekranı altından kayan şeride benzer şekilde borsa rakamlarını hızla ve çok uzağa iletiyordu.
Bugünün küresel tedarik devlerinin o zamanki karşılığı (Amerika'da) Montgomery Ward, Sears Roebuck & Co., Almanya'da Otto GmbH & Co. , İngiltere'de Pryce-Jones gibi "mail-order" (posta sipariş) devleri idi. Her yıl ya da altı ayda bir çıkardıkları ürün katalogları gün geldi yüzlerce sayfaya ve binlerce ürüne ulaştı (Montgomery Ward). Alıcılar bu kataloglardan saat, bisiklet, dikiş makinesi, silah, soba, ilaç, piyano ve hatta prefabrik ev sipariş edebiliyordu!
Amazon bugün mobilya satıyor; Sears ise 1910'da bütün evi satıyordu!
Sistemin çalışma usulü ise şöyle idi: Müşteri katalogdan ürünü seçer, Sipariş formunu doldurur, postayla gönderir, para havalesini posta ya da telgrafla yapar, firma ürünü paketler, demiryolu ile gönderir, postane kargo servisince alınır, kapıya teslim edilirdi. Teslim süresi: ABD içinde 1–3 hafta, Avrupa içinde 2–6 hafta idi. Ağların yaygınlığına gelince İngiliz Pryce-Jones 1861'de posta kataloğu işine başladı. Müşterileri yalnızca İngiltere değildi. Ürün gönderdiği yerlerden bazıları Fransa, Almanya, Rusya, Hindistan, Avustralya, Güney Afrika idi. Hatta Kırım Savaşı sonrasında Rus ordusu ve Rus aristokrasisine de ürün sattığı bilinir (Kırım'da kaliteli yünden "Euklisia Rug" marka battaniyelerini sattı!). Yani gerçekten kıtalararası satış yapıyordu. Pryce-Jones'un katalogları, dönemin reklamlarında açıkça söylenmese de, fiilen şu vaadi temsil ediyordu: "Demiryolu, posta ve buharlı geminin ulaştığı her yere ürünlerimiz de ulaşır." Bu anlayış, 19. yüzyılın Amazon fikrinin ilk somut örneklerinden biriydi.
Teslim süresi yaklaşık olarak:
Güzergâh Süre (1900 civarı)
Londra → Paris 2–4 gün
Londra → Berlin 4–6 gün
Londra → New York 2–3 hafta
Londra → İstanbul 2–4 hafta
Londra → Bombay 3–5 hafta
Londra → Sidney 6–8 hafta idi.
Bugünkü ölçülerle yavaş görünse de, o dönem için oldukça hızlıydı.
Anlattığımız alış-veriş süreçlerinden farkedildiği gibi ticari haberleşmede sadece telgraf değil, hızlı posta da çokça kullanılıyordu. Hızlı posta çuvalları ekspres buharlı trenler ve transatlantik hızlı buharlı gemilerle taşınıyordu. Hatta posta trenleri durmak - kalkmakla vakit kaybetmesinler diye posta vagonundaki bir çeşit olta mekanizması istasyonda mukabil direğe asılmış posta çuvalını tren saatte 80-100 km hızla giderken yakalıyor, bir başka mekanizma ise verilecek postayı istasyondaki güvenlik ağıyla döşeli bir alana atıyordu. Dahası trendeki posta vagonu gezer bir postane idi.. Bu vagonda posta memurları çalışıyor, mektup ve teslimat zarflarını damgalıyor, ayırıyor, bir sonraki istasyona bırakılacak postayı çuvala yerleştiriyordu. Böylece tasnif için ayrı, taşıma için ayrı zaman sarfından tasarruf ediliyordu. 1. Küreselleşme çağında hız herşeydi! Aynı ağın okyanus aşırı parçası olan hızlı gemilerin rekabeti ise, aşağıda anlatacağımız gibi Titanic faciasıyla sonuçlandı.
Birinci Küreselleşme Çağı'nın önemli bir kavşak noktası da Dünya postalarının birleşmesi idi. Ülkeler arası hızlı posta ulaşımının gereklerinden biri de posta teşkilatlarının ortak ve koordineli posta alışverişini hızlı ve standart kurallara bağlı olarak sürdürebilmesi idi. "Evrensel Posta Birliği" (Universal Postal Union - UPU) 1874'te kuruldu.
Kuruluş tarihi: 9 Ekim 1874
Kuruluş yeri: Bern, İsviçre (hala birçok uluslararası kuruluş, tarafsızlığı ilke edinmiş görünümdeki İsviçre'yi merkez seçer)
Kurucu ülke sayısı: 22
İlk kurucu üyeler:
Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, Hollanda, İsviçre
(Osmanlı Devleti kuruluştan 1 yıl sonra 1875'te posta birliğine katıldı)
Birinci Küreselleşme çağının ruhunu en iyi anlatan eserlerden biri de Jules Verne'in 1872'de yayınlanan "80 Günde Devr-i Âlem" romanıdır. Bugün çocuk kitabı olarak okunan bu eser, aslında dünyanın o çağda nasıl "küçüldüğünü" ve küreselleştiğini anlatan önemli bir eser ve bir dönemin simgesidir. Romanda (ki daha sonra filmleri de çekildi) zengin İngiliz centilmeni Phileas Fogg, briç klübündeki arkadaşlarıyla girdiği bir bahis üzerine 80 günde tüm dünyayı gezip dönebileceği iddiasını ispat için sefere çıkar. O ve Fransız uşağı Passepartout'nun (oku: "Paspartu") başına yolda türlü hadiseler gelir. Fogg sürpriz şekilde iddiasını kazanır ve dünyanın ne kadar "küçülmüş olduğunu" ispat eder. Ne var ki bu ilk küreselleşmenin sonu serbest ticaret cenneti olmadı; dünya savaşları oldu.
O dönemin simgelerinden olan lüks yolcu vapuru Titanic 1912'de ilk okyanus aşırı seferine çıktığında 1. mevki kamara ve salonlarında hiçbir lüks unutulmamıştı. Zengin restoran, canlı müzik orkestrası ve diğer imkanlarıyla Titanic 5 yıldızlı otel rahatlığı sunuyordu, tabi 1. mevki yolcularına. Yeniliklerden biri de yolcuların sabah kahvaltılarında, gece telsiz telgraf ile alınan haberlerden derlenen ve gemide basılan bir gazeteyi, "Atlantic Daily Bulletin"i (Atlantik Günlük Bülteni) okuyabilmeleri idi. Gazetede Londra Borsası, New York Borsası, spor sonuçları, siyaset haberleri, hava durumu, gemi duyuruları yer alıyordu. O günün insanı için bu, bugünün Wi-Fi bağlantısı kadar devrimciydi. Dünya ilk kez gerçekten 'aynı anda yaşayan' tek bir ekonomi ve haberleşme alanına dönüşüyordu.
Ne var ki, Atlantic Daily Bulletin haberleri ve haberleşmek için karaya çıkmayı beklemeyen sabırsız 1. mevki yolcularının şahsi mesajları ile fazlaca meşgul olan Titanic'in telgrafçıları Jack Phillips ve Harold Bride çevredeki gemilerden gelen buzdağı uyarılarını zamanında köprüye iletemedi veya gereken önceliği vermedi. O çağın transatlantik seferlerinde prestij sembolü olan "Mavi Kurdele" (en hızlı seferi yapan gemiye verilen şampiyonluk nişanı) ilk elden Titanic işletmecilerinin hedefi olmasa ve onlar daha çok "lüks hizmette yarışmak" niyetinde olsalar dahi, rotayı kısaltmak ve New York'a hızlı ulaşmak isteği onlarda da vardı. Bu nedenle rota kısaltılarak daha kuzeye alındı ve tehlikeli buzdağları bölgesine fazlaca yaklaşıldı. "Batmaz" ünvanı verilen Titanic 15 Nisan 1912'de buzdağına çarptı (çarpışmanın az sonrası hasarı inceleyen başmühendis Thomas Andrews, "nasıl olur? Bu gemi batamaz!" diyen gemi armatörü Bruce Ismay'e "Bu gemi demirden yapılmıştır efendim. Sizi temin ederim ki batabilir... ve batacaktır. Bu matematiksel bir kesinliktir!" demişti -"Titanic" filminden), ve Titanic çarpışmadan 2 saat sonra battı. Gemide 2.208 yolcu ve mürettebat bulunuyordu. Yaklaşık 706 kişi kurtuldu, 1.500'den fazla kişi hayatını kaybetti. Birinci sınıf yolcuların kurtulma oranı, üçüncü sınıfa göre belirgin biçimde daha yüksekti. 1. sınıfta yaklaşık her 3 yolcudan 2'si kurtuldu. 3. sınıfta ise her 4 yolcudan yalnızca 1'i kurtulabildi.
Gemiyi terki reddeden Kaptan Edward John Smith ve başmühendis Thomas Andrews kazada öldü. Andrews son ana kadar kazazedelerin filikalara bindirilmesine yardım etmiş, ama kendi binmemişti. Kaptan E. J. Smith yaşlı bir deniz kurduydu, kaptanın batan gemisini terki reddi eski denizcilerin şeref geleneğiydi. Andrews ise denizci değildi, ama gemiyi yapan başmühendisti; "bu gemiyi daha iyi yapabilirdim; suçluyum" şeklinde bir vicdani hüküm mü onu gemide kalmaya zorladı, yoksa sonra kamuoyunca suçlanıp rezil olmaktan mı korktu; bilmiyoruz.
Bruce Ismay ise son filikaya bindi ve kurtuldu. Ondan sonraki hayatını "kendi paçasını kurtaran patron" şeklinde ağır dille suçlanarak gözlerden uzakta geçirdi; 1937 yılında öldü.
Küreselleşme hız demekti, kısa sürede çok mal ve hızlı ulaşım! Atlantik'i birkaç saat daha erken geçmek, şirketler için milyonlarca doların ve büyük prestijin karşılığıydı. Bu yüzden denizcilik şirketleri en kısa rotaları tercih ediyor, Kuzey Atlantik'in buz kuşağına kadar yaklaşıyorlardı. Titanic faciası, küreselleşmenin yalnızca hız ve verimlilik üretmediğini; bazen güvenlik paylarını da zorladığını gösteren sembolik olaylardan biri oldu.
1. Küreselleşme çağının çok ilginç bir başka olayı da “mektupla ısmarlama gelinler”dir (mail order brides). 1870'den itibaren Amerikan “vahşi batısı”, Avustralya'nın çöl madenleri ve çiftlikleri, Afrika ve Hindistan'daki İngiliz kolonilerine giden maceraperestler, kaçaklar, yeni bir hayat arayanlar ve işçiler ağırlıklı erkek nüfus idi. Bu nedenle bu “sınır boylarında” (frontier) kadın azlığı oluştu ve buradaki “medeni ihtiyaçlar”ın iyi bir ticaret oluşturacağını düşünen bazı ajanslar konuya el attı. Sonuç, “ısmarlama gelinler” (mail order brides) işi idi. Sistem genellikle şöyle işliyordu: New York ya da Londra'da yayınlanan resimli katalogdan damat adayı eş adayını seçiyor ve ajansa ücret ödeyerek eş adayının adı ve adresini alıyordu. Sonra mektuplaşma başlıyordu. Bunun sonucu eğer taraflar anlaşırsa genellikle damat adayının cebinden ödenen tren ve vapur yolculuklarıyla gelin adayı yola çıkıyor ve bazan dünyanın öte ucuna gidiyordu. Bu devirde sınır boylarına gitmiş, her tür tehlikeye atılmaya hazır, gerektiğinde silah da kullanan erkek girişimcilerin cesareti kadar bu kadınların gözüpekliği de anılmaya değer. Bu söylediklerimizle Batı'nın sömürgecilik politikalarını temize çıkardığımız sanılmasın. Ama büyük devletlerin sömürge politikaları, girişimci sivil kişilerin gerekirse hayati riskler alarak yeni bir hayat ve servet peşinde uzaklara seferlere çıkmaları olmasa olmazdı. Öte yandan “ısmarlama gelinler” için, binlerce kilometre uzakta, okyanuslar ötesinde tanımadıkları bir ülkeye, sadece mektuplarından tanıdıkları bir adamın yanına giderek yeni bir hayat kurmak kolayca göze alınacak birşey değildi; ama onlar bunu yaptılar. Bu kadınlar arasında Osmanlı Türkiyesi'nden Amerika'ya giden çok sayıda gelin adayını da analım. Bu kadınlar hemen tamamen Osmanlı azınlıklarına mensup kişilerdi.
Günümüz küreselleşme çağında, o çağın “gelin ajanslarının” gördüğü işlevi match.com ve benzeri tanışma ve arkadaşlık ağları görüyor.
Birinci küreselleşmenin gözbebeği Titanic battıktan 2 sene sonra 1. Dünya Savaşı koptu..
Osmanlı ve 1. Küreselleşme
Osmanlı devletinin dünya sistemine entegrasyonu aşama aşama gerçekleşmiştir.
Bu gerçekten ilginç bir tarihsel süreçtir:
- 1815 Viyana Kongresi sonrasında Avusturya, İngiltere, Prusya, Rusya ve Fransa arasında “Avrupa Ahengi” (Fr. “Concert Européen”) çatısı oluştu.
- Amaç, Avrupa'da güç dengesini korumak, büyük savaşları önlemek ve uluslararası sorunları ortak diplomasiyle çözmekti.
- 1853-1856 Kırım Savaşı'nda İngiltere ve Fransa, Osmanlı'nın yanında Rusya'ya karşı savaştı.
- Savaşın sonunda 1856 Paris Antlaşması imzalandı.
Anlaşmada en önemli nokta 7. maddeydi:
Antlaşmanın 7. maddesiyle Osmanlı Devleti, Avrupa devletler hukukunun ve Avrupa Ahengi'nin sağladığı avantajlardan yararlanmaya resmen kabul edildi. Ayrıca bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü büyük devletlerce ortaklaşa garanti edildi.
Peki bugünkü AB'nin öncüsü müydü?
Bir bakıma evet, ama önemli farklar var:
| Avrupa Ahengi (1815–) | Avrupa Birliği |
| Devletler arası diplomatik düzen | Kurumsallaşmış siyasi-ekonomik birlik |
| Güç dengesi | Ortak hukuk ve kurumlar |
| Savaşları önleme | Ekonomik ve siyasi bütünleşme |
| Ortak güvenlik garantileri | Ortak politikalar ve yükümlülükler |
Avrupa Ahengi'nin sürekli çalışan bir parlamentosu, komisyonu veya ortak pazarı yoktu. Avrupa'da ortak kurallar ve kolektif diplomasi düşüncesinin erken örneklerinden biriydi. Avrupa Ahengi'ne girişiyle Abdülmecid dönemi Osmanlı, ilk defa uluslararası hukuk bakımından Avrupa devletler sisteminin resmî bir üyesi olarak tanındı. Âli Paşa ve Fuad Paşa'nın diplomatik hedeflerinden biri tam da buydu. Osmanlı'nın Avrupa'ya dahil olma meselesinin 1856'da ulaştığı bu nokta, bugünkü Avrupa bütünleşmesi tartışmalarının tarihsel arka planını anlamak açısından da çok değerlidir.
Osmanlı Devleti kuruluştan 1 yıl sonra 1875'te Dünya posta birliğine katıldı. Esasen Osmanlı Devleti 1. Küreselleşme devrine 1855'te ilk telgraf hatlarının kurulması ve 1856'da ilk demiryolu hattının inşası ile erken girdi denebilir.
1880'lerde İstanbul, Londra, Paris, Viyana arasında telgraf ağı zaten tamamen kurulmuştu. Bu telgraf hatları ile borsa ve fiyat haberleri alınıp gönderiliyor ve Osmanlı ekonomisi Avrupa ekonomileriyle entegre biçimde çalışıyordu. Bu konudaki öncülerden biri Sultan 2. Abdülhamid'dir. Abdülhamid'in şahsî hazinesi (Hazine-i Hassa) oldukça profesyonel biçimde yönetiliyordu. Yatırım yaptığı alanlar arasında: Osmanlı devlet tahvilleri, yabancı devlet tahvilleri, demiryolu şirketleri, banka hisseleri, maden işletmeleri, arazi yatırımları, tarım işletmeleri bulunuyordu.
Özellikle Banque Impériale Ottomane, Avrupa demiryolu şirketleri, Mısır ve Balkan tahvilleri gibi finansal araçlara yatırım yaptığına ilişkin belgeler vardır. Yani padişah yalnızca "toprak sahibi" değildi; modern anlamda bir yatırımcıydı.
Abdülhamid'in Londra borsasında telgraf emriyle günlük hisse ve menkul kıymet alıp sattığı konusu ise tartışmalıdır. Teknik olarak bu mümkündü. Bir alım-satım emri şu şekilde iletilebiliyordu:
Yıldız Sarayı → İstanbul Telgrafhanesi → Londra → komisyoncu → işlem → aynı gün cevap. Ancak tarihçiler "Abdülhamid her gün telgraf başına geçip aktif al-sat yapıyordu" iddiasını doğrulayacak belge gösteremiyor.
Muhtemelen olan şuydu: Mali müşavirleri piyasaları izliyor, uygun gördüklerinde padişahtan onay alıyor, telgrafla emir gönderiliyordu.
Yani bugünkü anlamda biraz özel servet yönetimi (private banking) gibi bir uygulamaydı. Bunları anlatmaktaki amacımız, bugün internet ya da cep telefonu uygulamasından hisse – fon alım satımı yapmanın ve böylece küresel ekonomiye entegre olarak yatırımlarını değerlendirmenin tarihte ilk kez bu çağın insanlarına nasip olduğu iddiasına cevap vermektir. Bu ilk kez olmadı, 19.yy. sonu 20. yüzyıl başının teknik imkanlarıyla aynı şeyler yapılabiliyordu. Peki bu niçin önemli? Çünkü, tarih gösteriyor ki, bu ticaretin sonuçları, ne o devirde ne de bu devirde beklendiği gibi olmadı. Einstein'ın ünlü bir ahmaklık tanımına göre ahmaklık aynı şeyleri tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek imiş!
Peki Osmanlı iş adamları ne yapıyordu? İşte bu da ilginç bir hikayedir. Birinci küreselleşmede İstanbul aslında uluslararası sermayeye oldukça açıktı. Örneğin Galata bankerleri Londra ile sürekli telgraf haberleşmesi yapıyorlardı.
- Sterlin üzerinden işlem yapıyorlardı.
- Tahvil arbitrajı yapıyorlardı.
- Döviz ticareti yapıyorlardı.
Bugünkü yatırım bankalarının erken örneği gibiydiler.
Osmanlı Bankası'nın her gün Londra, Paris, Marsilya ile telgraf üzerinden fiyat bilgisi alışverişi yaptığı biliniyor. Bugünkü Bloomberg ekranlarının görevini telgraf görüyordu.
İzmir, Selanik, Beyrut, İskenderiye tüccarları artık:
- Liverpool pamuk fiyatlarını,
- Londra buğday fiyatlarını,
- Manchester tekstil fiyatlarını
aynı gün öğrenebiliyorlardı. Bu 1850'lerde hayal bile edilemeyecek bir şeydi.
Osmanlı tüccarlarının önemli kısmı mallarını İngiliz Lloyd's sigorta şirketi üzerinden sigortalıyordu. Bu da küresel ticaretin önemli bir ayağıydı.
Borsa spekülasyonu yapan Osmanlılar: Özellikle,
- Galata bankerleri,
- Levanten tüccarlar,
- Rum, Ermeni, Yahudi finans çevreleri Paris ve Londra piyasalarında oldukça aktifti. Fakat bunlar çoğunlukla tahvil, kambiyo, demiryolu hisseleri ile uğraşıyorlardı. Sanayi hissesi spekülasyonu bugünkü kadar yaygın değildi.
1870–1914 arasında İstanbul'daki büyük tüccar, sabah Londra'daki fiyatı telgrafla öğrenebiliyor, öğleden sonra İzmir'e emir gönderebiliyor ve birkaç gün içinde malı bir buharlı gemiye yükleyip Marsilya'ya veya Liverpool'a sevk edebiliyordu. Yani bilgi, finans ve ulaştırma ağları ilk kez aynı dönemde küresel ölçekte birbirine bağlanmıştı. Bu yüzden bazı iktisat tarihçileri 1870–1914 dönemini "ilk internet çağı" olarak nitelendirir: Telgraf, buharlı gemi ve uluslararası finans piyasaları birlikte çalışıyordu.
Galata Borsası
Bu dönemde İstanbul'da faaliyet gösteren Galata Borsası (1864–1866 ) gayrıresmi bir kurum idi, Galata bankerleri önce Havyar Han'da, sonra Komisyon Han'da kendi aralarında tahvil ve kambiyo işlemleri yapmaya başladılar. Bu piyasa başlangıçta resmî değildi; lonca benzeri bir örgütlenmeyle çalışıyordu.
Dersaadet Tahvilat Borsası
Daha sonra Dersaadet Tahvilat Borsası kuruldu (1866). Osmanlı hükümeti bu borsayı resmen tanıdı. 1873'te yeni nizamname çıkarılarak daha düzenli bir yapıya kavuşturuldu.
Burada işlem gören başlıca kıymetler:
- Osmanlı devlet tahvilleri
- yabancı devlet tahvilleri
- demiryolu şirketleri
- banka hisseleri
- sigorta şirketleri
- bazı anonim şirket hisseleri idi.
Bu borsa telgraf ile diğer dünya borsalarına bağlıydı. Daha 1855 yılında, yani resmî borsa kurulmadan 10 yıl önce, Galata Borsası ile İstanbul Merkez Telgrafhanesi arasında özel bir telgraf hattının kurulduğu dönemin gazetelerinde haber olarak yer aldı (1856).
Amaç çok açıktı:
- Londra fiyatlarını öğrenmek
- Paris fiyatlarını öğrenmek
- döviz kurlarını almak
- tüccarların işlemlerini hızlandırmak
Bir tarihçi bunu şöyle özetliyor:
Galata bankerleri Londra ve Paris ile sürekli haberleşme hâlindeydi. Bu, Osmanlı'nın küreselleşmeye ne kadar erken bağlandığını gösteren en çarpıcı tespitlerden biridir.
Galata'da "kulaktan borsa"
İstanbul'da telgrafla gelen fiyatlar doğrudan bugünkü gibi ekranlara düşmüyordu. Bir telgraf memuru fiyatı getiriyor, tellallar yüksek sesle bağırıyor ve birkaç saniye içinde bütün Galata öğreniyordu. Yani bilgi yayılımı hem modern (telgraf), hem de Orta Çağ usulü (tellal) idi; bugünkü elektronik borsa ile eski çarşı kültürünün ilginç bir karışımı gibi.
Bir telgraf milyonlar kazandırabiliyordu. Mesela, Londra'da Osmanlı tahvilleri %3 yükselmiş olsun. Bu haber İstanbul'a birkaç saat önce ulaşıyorsa, Galata bankerleri daha fiyat oluşmadan işlem yapabiliyordu. Bugün buna “bilgi avantajı” (information advantage) diyoruz. 19. yüzyılda da aynı mantık çalışıyordu. Sadece bugünkü yüksek hızlı algoritmaların yerini telgraf almıştı.
"Rue des Banques"
Bugünkü “Bankalar Caddesi”nin (Karaköy) eski adı gerçekten buydu. Galata'da birkaç yüz metre yürüyerek,
- Banque Impériale Ottomane,
- Deutsche Orientbank,
- Credit Lyonnais,
- bankerler,
- borsa,
- sigorta şirketleri
arasında dolaşmak ve işlerini görmek mümkündü. 1914 tarihli şehir planlarında bu yoğunlaşma açıkça görülür.
Galata bankerleri saraya da borç veriyordu. Bazan Osmanlı hazinesi paraya sıkışınca, Galata'daki özel bankerlerden kısa vadeli avans alıyordu. Yani birkaç sokak ötede oturan bankerler koca imparatorluğun nakit ihtiyacını karşılayabiliyordu. Daha sonra Londra piyasaları devreye girdikçe onların rolü de azaldı.
Demiryolu hisseleri çılgınlığı
1870'lerde Avrupa'da demiryolu hisseleri bugünkü yapay zekâ şirket hisseleri gibiydi. Osmanlı yatırımcıları da
- Rumeli demiryolları,
- Anadolu demiryolları,
- liman şirketleri gibi altyapı yatırımlarını yakından izliyordu. Çünkü demiryolu geçen yerin arazi değeri, ticaret hacmi, liman geliri birkaç yıl içinde katlanabiliyordu.
Galata kahvehanelerinde
- Londra faizi,
- Paris borsası,
- Mısır pamuğu,
- Manchester tekstili,
- Odessa buğdayı aynı masada konuşuluyordu.
Bu yüzden bazı tarihçiler Galata'yı "Doğu Akdeniz'in City of London'ı" olarak niteler.
(City of London: Londra'nın küresel menkul kıymet borsası ve aracı şirketlerinin bulunduğu ünlü semt. 1. Küreselleşme çağında ve sonraki yıllarda uzun süre dünyanın en büyük borsa ve finans merkeziydi. Şimdi New York'taki Wall Street borsasından sonra dünyada ikincidir).
1860'larda Galata'daki bir tüccar, sabah Londra'daki mal fiyatını telgrafla öğreniyor, öğle vakti İstanbul'da işlem yapıyor, akşam İzmir'e mal sevki için emir veriyor ve birkaç gün sonra yükü bir buharlı gemiyle Liverpool'a gönderiyordu. Bu zincirin tamamı, bundan yalnızca 30–40 yıl önce mümkün değildi. Telgraf, demiryolu, buharlı gemi ve uluslararası bankacılık ilk kez tek bir sistem hâline gelmişti. Bu yüzden 1870–1914 dönemi, "ilk küreselleşme" olarak adlandırılıyor. 1869'da Süveyş Kanalı açıldıktan sonra Londra pamuk fiyatları İzmir ve İskenderiye tüccarlarını aynı gün etkilemeye başladı. Bu, 19. yüzyılın "küresel gerçek zamanlı piyasası"nın doğuşu idi.
Anekdotlar
Bu döneme ait birçok anekdot da vardır.
- İstanbul'da Galata Telgrafhanesi'nde çalışan bir memur, borsacıların telgraf başında beklediğini görünce şöyle dermiş: "Ben düğmeye basıyorum, İstanbul zengin oluyor; bazen de fakir."
- Galata'da bir tellalın sesi çok gürmüş. Bir gün sesi kısılmış. Bir müşteri, “bugün piyasa sessiz," demiş. Tellal cevap vermiş: "Yok efendim, piyasa yine bağırıyor; bugün sadece ben bağıramıyorum."
- 1860–1880 arasında Galata Borsası'nda tahvil spekülasyonuna halk arasında "hava oyunları" deniyordu. Bir memurun veya paşanın serveti aniden artıp “bu kadar parayı nereden buldun?" diye sorulunca, çok moda bir cevap varmış: "Hava oyunlarından”.. Hatta Haydar Kazgan'ın aktardığına göre bu söz, zaman zaman rüşvet ve yolsuzluk gelirlerini açıklamak için de kullanılıyormuş. Kimse de tam olarak paranın nereden geldiğini ispat edemiyormuş.
- Dönemin gazetelerinde şu eleştiri sık sık geçiyor: Galata kahvehanelerinde insanlar, iş yapmak yerine sadece "bugün konsolid kaç para oldu?" diye konuşuyor.
Yani daha o zamanlarda bile ekonomi üretimden çok borsa sohbetine dönüyor diye şikâyet edenler var. Hiç yabancı gelmiyor, değil mi? - Telgraf yeni yaygınlaşınca, Galata'da çok tanıdık bir sahne oluşuyor. Borsa salonunda biri bağırıyor: "Telgraf geldi!".. Bir anda herkes işini bırakıp telgraf memurunun etrafına toplanıyor. Bugün Bloomberg ekranına bakıyoruz. Onlar telgraf memurunun yüzüne bakıyormuş.
- Hayal gazetesi, 27 Haziran 1874 tarihli sayısında Galata Borsası’nın önünü resmediyor. Fakat yatırımcılar kazançlarını saymıyorlar:
- biri kendini asmaya çalışıyor,
- biri denize atlamaya hazırlanıyor,
- biri tabancayla canına kıymaya uğraşıyor.
Altında da kısa bir başlık:
“Galata Borsası’nın hâli!” - Osmanlı Bankası çalışanı Simonoviç, bankadaki tahvil ve kıymetli evrakları yaklaşık dört yıl boyunca azar azar çalıyor. Sonunda Pinard istikrazına ait 2004 tahvilin eksik olduğu fark ediliyor. Peki parayı ne yapmış? Galata Borsası’nda oynamış.
Soruşturma yalnız bankaya değil, onun adına işlem yapan borsa tellallarına ve aracılara kadar uzanıyor. Olay, dönemin Hayal, Kara Sinan ve Geveze gazetelerinde de işleniyor.
Hikâyenin özeti:
— Bankadan niçin çaldın?
— Borsada kazanıp yerine koyacaktım.
— Kazandın mı?
— Kazansaydım zaten hırsızlık ortaya çıkmazdı. - “Aldım, sattım, battım” Bu o zamanki mizah basınının Galata’daki spekülasyon furyası anlatımını özetliyor. Borsa 1870’lerden sonra bankerlerin dar çevresinden çıkıp memur, esnaf ve küçük tasarruf sahiplerine kadar yayılınca gazeteler, herkesin bir anda “borsacı kesilmesiyle” sürekli eğlenmeye başlamıştı:
— Ne iş yapıyorsun?
— Borsacıyım.
— Kazanıyor musun?
— Henüz hayır; ama kaybetme konusunda çok tecrübeliyim. - Dönemin mizahında bankerler çoğunlukla,
- yatırımcıyı koyun gibi kırkan,
- söylenti çıkaran,
- kâğıdı şişirip halka satan,
- sonra fiyat düşünce ortadan kaybolan bir tip olarak çiziliyordu.
Halk ise sürekli “bu defa kesin kazanacağım” diyerek geri dönen koyun sürüsüydü. Bu yüzden karikatürlerde finansal kavramlardan çok koyun, makas, balon, hava ve kumar masası imgeleri kullanılıyordu.
Anekdot faslını burada bitiriyoruz.
Osmanlı'da mağazalar ve mallar
1890–1914 İstanbul'unu, İzmir'ini ve Selanik'ini dolaşsak, kendimizi şaşırtıcı ölçüde "küresel" bir alışveriş dünyasında bulurduk. Galata ve Pera'nın bazı caddeleri, bu dönemin Dubai'si gibiydi. İstanbul'da büyük Avrupa mağazaları vardı, özellikle Pera'da (Beyoğlu)
- Paris modası
- Londra kumaşları
- Viyana mobilyaları
- Alman makineleri satan büyük mağazalar açılmıştı.
Örneğin:
- Orosdi Back
- Au Bon Marché
- Carlman
- Baker
- Stein gibi mağazalar vardı. Ne satıyorlardı?
Fransa:
- parfüm
- şapka
- elbise
- korseler
- dantel
- ipek
İngiltere:
- Manchester pamuklusu
- yün kumaş
- dikiş makinesi
- bisiklet
- av malzemesi
Almanya:
- saat
- optik alet
- mikroskop
- fotoğraf makinesi
- ilaç
ABD (1890'lardan sonra):
- Singer dikiş makinesi
- Kodak fotoğraf makinesi
- Remington daktilo
- Edison fonografı İstanbul'da satılıyordu.
Osmanlı ürünleri:
- Hereke ve Uşak halıları
- Bursa ipeği
- altın, gümüş, bakır kuyum
- tütün, lokum, kahve, tatlı, şekerleme
- sabun satılıyordu.
Reklamlar:
Reklamlar nasıl yapılıyordu? Gazetelere tam sayfa ilanlar veriliyordu. Mesela:
- Paris'ten yeni gelen şapkalar
- Londra'dan son moda kumaşlar
- Viyana'dan piyano geldi, gibi.
Katalog satış var mıydı? Evet.
- Pryce-Jones İstanbul ve büyük Osmanlı şehirlerine de katalog gönderiyordu. Sipariş mektupla gidiyor, mal gemiyle limana geliyordu. Osmanlı da bu ticari ağın içindeydi. Kesin olarak İstanbul ve İzmir'e katalog gönderildiğini gösteren ticari kayıtlar var. Harrods 1890'larda dev kataloglar basıyor. İstanbul'daki zengin zümre bunlardan sipariş veriyordu.
Orosdi Back
Devrin büyük mağaza zinciriydi ve Osmanlı topraklarında birçok şubesi vardı. Orosdi Back aslında Paris merkezliydi. Daha sonra İstanbul, İzmir, Selanik, İskenderiye, Kahire, Beyrut, Şam, Bağdat şubeleri açtı. Adeta dönemin IKEA + Migros karışımı idi. İçinde
- oyuncak
- kumaş
- mobilya
- mutfak eşyası
- saat
- avize
- bavul
her şey vardı.
Krediyle satış
Bugün kredi kartına taksit ile yapılan taksitli satış o devirde başka şekilde yapılıyordu.
Singer dikiş makinesini taksitle satıyordu.
1905 yılında bir Pera hanımefendisi şunu yapabiliyordu: Paris kataloğundan şapka seçiyor, mektup yazıyor, para havalesi yapıyordu. Sonra mal Marsilya'dan gemiye yükleniyor, yakl. 2-3 haftada İstanbul'a geliyor, teslim ediliyordu.
Ya da, bir İstanbul gazetesinde şu ilan çıkıyordu: Paris modasının en son örnekleri bugün mağazamıza ulaşmıştır. Yani Paris'te dikilen elbise trenle Marsilya'ya gidiyor, vapura konuyor, İstanbul'a geliyor, Pera vitrinine konuyor; bunun için belki yalnızca 10–12 gün geçmiş oluyordu.
1870 öncesinde bunun aylar sürdüğünü düşünürsek küreselleşmenin o çağ günlük hayattaki etkisi inanılmazdı. Belki konu genişletilip "1900 yılında İstanbul'da bir tüketici neler satın alabiliyordu?" araştırması yapılabilir. Bunu o çağ gazetelerin reklamlarından yeniden inşa etmek mümkün.
Örneğin Servet-i Fünun, İkdam, Sabah, Levant Herald ve Stamboul gazetelerinin ilan sayfaları bu iş için araştırılabilir.
Osmanlı küreselleşmesi faslını böylece kapıyor ve kaparken şunu soruyoruz: Tüm bu olanlar Osmanlı ülkesinin kalkınmasına ve Osmanlı devletinin ekonomisi gelişmiş büyük devletler arasına girmesine bir etki yaptı mı? Yaptı ise nasıl? Cevaplar tarihtedir ve şüphesiz tarih ibret alanlar için bilge bir rehberdir.
Küreselleşme ve Savaş
Küreselcilerin en sevdiği sloganlardan biri şudur: "Ticaret yaptığın ülkeyle savaşmazsın." Ne var ki tarih bunun mutlak bir doğru olmadığını gösterdi. 1913'te Avrupa ekonomisi tarihin en bütünleşmiş ekonomilerinden biriydi; bankalar, demiryolları, deniz taşımacılığı ve ticaret ağları kıtayı birbirine ve Avrupa'yı diğer kıtalara bağlamıştı. Buna rağmen devletler yalnızca bir yıl sonra birbirlerine savaş ilan ettiler. Demek ki ticaret belki barışı teşvik edebilir; ama onu garanti edemez; devletler güvenlik, güç dengesi, ideoloji veya toprak gibi meseleleri ekonomik kazancın önüne koyduklarında, ticaret ağları savaşı durdurmaya yetmeyebilir ve yetmemiştir; olayın siyasi anlatımıyla.
Marx'tan etkilenmiş daha iktisadi bir yaklaşım da şu olsa gerek: Sermaye görece barışçı küresel ticareti sonuna kadar zorladıktan sonra belki de "başka alanda" daha yüksek kârlar arar! Eğer von Clausewitz ekonomist olsaydı eserine şöyle başlardı herhalde: "Savaş ekonominin başka araçlarla devamıdır!"
(Carl von Clausewitz: Prusyalı asker ve savaş teorisyeni. “Savaş Üzerine” adlı kitabı tüm askeri akademilerde okutulan bir ders kitabı ve konunun klasiğidir. “Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” onun sözüdür.)
Savaşlar yalnızca siyasi dengeleri değiştirmedi; kazanan ülkelerin sermaye birikimini ve kârlılığını da yeniden yükseltti. İkinci küreselleşme aynı döngüyü mü yaşamaya adaydır?
Savaş Neden Tekrar Sahneye Çıkıyor?
Tarih bize gösteriyor ki büyük ekonomik daralmalar sırasında savaş yalnızca jeopolitik bir araç değildir. Aynı zamanda ekonomik işlevler de üstlenebilir:
- Yeni talep yaratır, savaş doymaz iştah ile çok miktarda ürün tüketir: Silah, cephane, erzak, tıbbi ürünler, kara araçları, gemiler, uçaklar.. Ve tabi insan.
- Yıkılan üretim kapasitesinin yeniden kurulmasını sağlar: ABD, 2. Dünya savaşına girdiği 1941'de 1929 iktisadi bunalımının etkilerinden kurtulamamış, sanayii seri iflaslar ile küçülmüş ve dinamizmini kaybetmek üzere idi. Sıfırdan silah sanayii kurmaya başladı. Savaş bittiğinde silah ve cephane üretimi savaşa katılan tüm diğer ülkeler toplamını geçiyordu.
- Kâr marjlarını yükseltir; çünkü her zaman arzı aşan doymaz bir talep yaratır; bu da piyasanın fiyat oluşum kanunlarına göre fiyatların ve kârların artışı demektir.
- Savaş koşullarında sendikal haklar kolayca sınırlandırılabilir; grevler "milli güvenlik" gerekçesiyle ertelenebilir, emek üzerindeki baskılar artabilir. Bu da kârlılığı artırır.
Bu nedenle savaş, kapitalizmin sık sık başvurduğu bir çözüm ve birçok kriz döneminde sistem açısından güçlü bir çıkış yolu olarak görülmüştür.
Öte yandan "ticaret yapan ülkeler savaşmaz" tezi, uluslararası ilişkilerde liberal barış teorisinin temel iddialarından biridir. Özeti şudur: "Ekonomik karşılıklı bağımlılık arttıkça savaşın maliyeti yükselir; bu yüzden devletler savaştan kaçınır." Belki birçok durumda yoğun ticaret ilişkileri çatışma riskini azaltabilir. Ancak bunun evrensel bir yasa olmadığı da tarih tarafından gösteriliyor.
Örneğin:
1913'te Almanya ile Britanya birbirlerinin en önemli ticaret ortakları arasındaydı.
1914'te birbirlerine savaş ilan ettiler.
2021'de Rusya Avrupa ile yoğun ticari ilşkiler içinde idi. Sattığı petrol ve gaz ile Avrupa'nın enerji santrali olarak işlev görüyor, karşılığında ileri teknolojik ürünler ve sermaye yatırımı alıyordu.
2022'de Rusya Ukrayna'ya saldırdı ve Avrupa ile ticari ilişkileri kopardı. (Avrupa'da hala Rusya ile iyi ilişkiler kurmak isteyen muhalif siyasi akımlar görülse de, onların da öncelikli hedefi Rusya ile barış ve sonra ekonomik ilişkidir. Ama henüz bu programlarını nasıl yürüteceklerine dair kamuoyunda yeterli inandırıcılık sağlamış değiller.)
I. Dünya Savaşı öncesindeki dünya ekonomisi, 20. yüzyılın son çeyreğine kadar bir daha erişilemeyecek kadar küreselleşmişti. Buna rağmen tarihin o güne kadarki en büyük savaşı patladı. Dolayısıyla ticaret savaş ihtimalini belki azaltabilir; fakat ortadan kaldırmaz. Birinci Dünya Savaşı, yoğun ekonomik entegrasyonun barışı tek başına garanti etmediğini gösteren en güçlü tarihsel örneklerden biridir.
Aynı durum günümüzde de tartışılıyor. Örneğin:
ABD ile Çin arasında yıllık yüz milyarlarca dolarlık ticaret var. Buna rağmen teknoloji, Tayvan, Güney Çin Denizi ve jeopolitik alanlarda ciddi rekabet yaşanıyor. Ve bunun savaşa gitmeyeceğine dair de bir garanti yok.
Gerek 1. Dünya Savaşı öncesi gerek şimdi küreselleşmecilerin en sevdiği sloganlardan biri şuydu: 'Ticaret yaptığın ülkeyle savaşmazsın.' Ne var ki tarih bunun mutlak bir doğru olmadığını gösterdi. 1913'te Avrupa ekonomisi tarihin en bütünleşmiş ekonomilerinden biriydi; bankalar, demiryolları, deniz taşımacılığı ve ticaret ağları kıtayı birbirine bağlamıştı. Buna rağmen devletler yalnızca bir yıl sonra birbirlerine savaş ilan ettiler. Demek ki ticaret barışı garanti edemez. Devletler güvenlik, güç dengesi, ideoloji veya toprak gibi meseleleri ekonomik kazancın önüne koyduklarında, ticaret ağları savaşı durdurmaya yetmeyebilir.
Ve bir de yukarıda açıkladığımız gibi kapitalizm açısından savaş çok kârlı bir dönemdir. Steven Spielberg'in kült filmi "Schindler'in Listesi"nde olayın kahramanı Oskar Schindler karısı Emilie Schindler ile yaptığı bir konuşmada iş ve savaştan bahseder. Sahne, Emilie'nin Çekoslovakya'dan Kraków'a (Polonya) gelip Oskar'ı lüks bir restoranda ziyaret ettiği gündedir. Oskar, geçmişte denediği bütün işlerin neden başarısız olduğunu artık anladığını söyler. Diyalog şu şekildedir:
Oskar:
"Denediğim her işte, şimdi anlıyorum ki başarısız olan ben değildim. Eksik olan bir şey vardı. Ne olduğunu bilsem bile onu kendim yaratamazdım. Oysa başarıyla başarısızlık arasındaki bütün farkı yaratan şey oydu."
Emilie:
"Şans mı?"
Oskar:
"Savaş."
2. Küreselleşme Çağı: 1980'ler ve Sonrası
1980'lerden itibaren başlayan neoliberal küreselleşme ikinci büyük dalga olarak görülebilir. Artık dünyanın "Global bir Köy" olduğu (bu tabiri ilk Kanadalı iletişim kuramcısı Marshall McLuhan kullandı: The Global Village: Transformations in World Life and Media in the 21st Century - 1989), modern İnternet ve haberleşme teknolojilerinin yıldırım hızıyla herkesi herkese bağladığı, kültürel geçişkenliğin, iletişimin hızlanması ve kitlesel göçler ile sürekli arttığı bir dünyada sınırların ve devletlerin öneminin kalmadığı söylenir oldu. Sermaye yeniden sınırları aşmaya başladı. Üretim, vergilerin az, çevre yasalarının zayıf olduğu, sendikal hakların sınırlı bulunduğu, işçi ücretlerinin düşük kaldığı ülkelere kaydı. İlk yıllarda sonuç gerçekten sermaye açısından son derece cazipti:
- Daha düşük maliyet.
- Daha yüksek kâr.
- Daha ucuz üretim.
Şirketler böyle ürettikleri ürünlerini zengin ülkelerin hali vakti yerinde tüketicilerine yüksek kâr marjları ile satmaya başladılar. Fakat bu başarının kendi içinde bir çelişkisi vardı. Üretimin oradan taşındığı merkez ülkelerde:
- Fabrikalar kapanmaya başladı
- İşsizlik arttı.
- Ücretler baskılandı.
- Orta sınıf küçüldü.
- İç talep zayıfladı.
Sonunda ucuz üretilen malları satın alacak yeterli alım gücü de giderek aşınmaya başladı. Böylece sermayenin elde ettiği ilk büyük avantaj zaman içinde kendi pazarını daraltan bir mekanizmaya dönüştü.
Küreselleşme: Çin Örneği
Çin bu süreçte dikkat çekici bir strateji izledi. Uzun yıllar boyunca kendine gelen yabancı sermayeye düşük maliyetli işgücü, görece gevşek çevre düzenlemeleri ve çeşitli yatırım teşvikleri sundu. Ancak Çin yalnızca üretim üssü olmayı kabul etmedi. Ülkeye gelen teknolojileri öğrenmeye, uyarlamaya ve tersine mühendislikle geliştirmeye büyük önem verdi. (Tersine mühendislik: Gelişmiş ürünleri inceleyerek taklit etme, kopyalama). Bugün Çin'in ulaştığı teknolojik seviyenin arkasında yalnızca ucuz işçilik değil, bu sistematik teknoloji edinme stratejisi de bulunuyor. Birkaç sene önce Şanghay'a gitmiş bir tanıdık "sabah kalktığımda kendimden bir tane daha görmekten korktum. Herşeyi taklit etmişler" demişti!
Bugün Çin yabancı yatırımcı için eski avantajlarının bir kısmını kaybediyor olabilir. Fakat küresel sermaye açısından seçenekler bitmiyor: Hindistan var, Güneydoğu Asya var, Afrika var, yarın belki yeniden Latin Amerika. Sermaye daha düşük maliyet bulduğu sürece coğrafya değiştirmeye devam ediyor.
Marx ve Düşen Kâr Oranları Tezi
Küreselleşmenin bu geniş inceleme ve tanıtımından sonra şimdi Karl Marx'ın kapitalist kar oranlarının zamanla ve makinalaşmanın artışıyla düşeceğini savlayan teorisine geçebiliriz. Marx şu formülü kurar:
Burada:
- r = kâr oranı (ratio)
- s = artık-değer (surplus value)
- c = sabit sermaye: makine, fabrika, hammadde vb. (constant capital)
- v = değişken sermaye: işgücüne ödenen ücretler (variable capital)
Marx açısından kritik nokta şudur:
Artık-değeri yaratan canlı emektir. Dolayısıyla artık-değerin kaynağı “v”ye bağlıdır; fakat kâr oranının paydası toplam sermayedir.
Örnek
Diyelim başlangıçta:
c=100, v=100, s=100
O zaman:
r = 100 / (100+100) = %50
Şimdi teknoloji gelişiyor ve kapitalist üretim daha sermaye-yoğun hale geliyor:
c=300, v=100
İşçilerin sömürülme oranı değişmiyor ve:
s=100
ise:
r = 100 / (300+100) = %25
Yani: Artık-değer oranı değişmediği halde kâr oranı yarıya düşüyor.
İşte Marx'ın meselesi budur ve burada çok önemli bir ayrım var:
Kâr oranı ≠ kâr miktarı
İlk durumda: Kâr=100 ; İkinci durumda da: Kâr=100
ama yatırılan sermaye 200'den 400'e çıkmıştır. Dolayısıyla:
Kâr miktarı aynı kalırken kâr oranı yarıya düşebilir.
Hatta Marx'ın özellikle vurguladığı daha ilginç durum şudur:
Kâr oranı düşerken toplam kâr miktarı artabilir.
Çünkü toplam sermaye çok daha hızlı büyüyebilir. Marx bunu Kapital, III. Cilt 13. bölümde açıkça tartışıyor.
Öte yandan karlılık oranları zamanla düşmeyebilir ve gerçekten aşağıdaki ampirik araştırma veri setinde öyle olmuştur:
Cockshott, Cottrell ve Michaelson, 1995 tarihli “Testing Marx: Some New Results from UK Data” (Marx'ı Sınamak: Britanya Verilerinden Bazı Yeni Sonuçlar) adlı araştırmalarında şu veri setini sunarlar. Veri seti Marx'ın emek – artık değer ve karlılık arasında bağ kuran ünlü:
formülü esas alınarak araştırılmıştır:
Yıl | Organik bileşim \(c/v\) | Artı-değer oranı \(s/v\) | Kâr oranı \(s/(c+v)\) |
| 1855 | 6,52 | 1,04 | %7,5 |
| 1860 | 5,73 | 1,12 | %9,2 |
| 1865 | 5,44 | 1,26 | %11,7 |
| 1870 | 5,20 | 1,37 | %13,5 |
| 1875 | 4,73 | 1,18 | %12,3 |
| 1880 | 5,01 | 1,23 | %11,1 |
| 1885 | 4,60 | 1,18 | %10,5 |
| 1890 | 3,77 | 1,10 | %12,7 |
| 1895 | 3,56 | 1,19 | %13,9 |
| 1900 | 4,16 | 1,25 | %13,0 |
| 1905 | 4,28 | 1,35 | %12,9 |
| 1910 | 4,18 | 1,35 | %13,0 |
| 1920 | 5,41 | 1,27 | %5,0 |
| 1930 | 5,32 | 2,13 | %10,1 |
| 1938 | 5,02 | 2,25 | %11,2 |
1855–1910 döneminde sürekli bir düşüş eğilimi görünmüyor. Kâr oranı:
- 1855–1870: %7,5'ten %13,5'e yükseliyor.
- 1870–1885: %13,5'ten %10,5'e düşüyor.
- 1885–1895: %10,5'ten %13,9'a yükseliyor.
- 1895–1910: %13,9'dan %13'e geriliyor.
Yani uzun dönemli bir düşüş trendinden ziyade belirgin dalgalanmalar var.
Marx bunu açıklamak için çeşitli mekanizmalar ortaya koyar:
- Sömürü oranının artırılması: Çalışma süresinin uzatılması veya emeğin yoğunlaştırılması. Artık değer oranı yükselirse, kâr oranındaki düşüş frenlenebilir.
- Ücretlerin değerinin düşmesi: Teknolojik gelişme işçinin tükettiği malları ucuzlatırsa, aynı reel yaşam standardı daha düşük parasal ücretle sürdürülebilir.
- Üretim araçlarının ucuzlaması: Teknoloji yalnızca emek tasarrufu sağlamaz; makinelerin kendisini de ucuzlatabilir. Dolayısıyla fiziksel olarak daha fazla makine kullanılırken, bunların değer cinsinden maliyeti aynı oranda artmayabilir.
- Nüfusun ve emek arzının genişlemesi: Yeni işgücünün üretime katılması da değişken sermayeyi artırabilir.
- Dış ticaret: Marx dış ticaretin de kâr oranını destekleyebileceğini tartışır. Örneğin daha ucuz hammadde veya tüketim malları elde edilmesi sermaye açısından maliyetleri düşürebilir.
- Yeni ve daha emek-yoğun üretim alanlarının ortaya çıkması: Yeni sektörlerde başlangıçta görece daha fazla canlı emek kullanılabilir ve bu, kâr oranının düşme eğilimini geciktirebilir.
Görüldüğü gibi, Marx kendi de “Düşen Karlılık Oranları Trendi” yasasına birçok istisna koymuştur. Bu durumda neyin kural, neyin istisna olduğu tartışılabilir. Ama biz bunun teorik tartışmasına burada girmeyeceğiz. İlerleyen bölümlerde zaman içinde kârlılık oranlarının ve diğer parametrelerin seyrine bakacak ve kendi yorumumuzu getireceğiz.
(Not: aşağıdaki tabloyla rahat kıyaslansın diye bu tabloyu burada tekrarlıyoruz.)
Açıklama: İki grafik birlikte incelendiğinde dışa açılma ile kâr oranlarında düşüşün hemen aynı yıllarda çakıştığı görülüyor.
Soru: Arada bir sebep – sonuç ilişkisi yok mu?
Milli Ekonomi Dönemlerinin Unutulan Yönü
İlginç olan nokta şudur: Kâr oranlarının görece yüksek seyrettiği dönemler çoğu zaman iç piyasanın korunduğu, gümrük duvarlarının bulunduğu, (ekonomi - politik tercihe ve o tercihin jargonuna göre!) "ithal ikameci ekonomi", "milli ekonomi" , "ulusal iktisat" ya da “kalkınma iktisadı” olarak adlandırılan dönemlerdir. Bu yalnızca sermaye açısından değil, çalışanlar açısından da dikkat çekicidir; çünkü aynı dönemlerde ücretler yükselmiş, iç pazar büyümüş, orta sınıf güçlenmiştir. Bunlarla ilgili veriler de az sonra gelecek. Buradan bu satırlar yazarının iyi bir milli iktisat taraftarı olduğu ortaya çıkıyor; başkası söylemeden o söylemiş olsun!
AMECO - All zipped CSV files, https://economy-finance.ec.europa.eu/economic-research-and-databases/ec…
Grafikte tüm dünyada küreselleşmenin başlangıcı sayılabilecek 1980'den sonra merkez ülkelerde ücretin toplumsal hasıladan aldığı payda ciddi bir düşüş görülüyor. Düşüş 2020'den sonra daha da hızlanmış.
Buraya kadar görülen o ki, milli ekonomiler daha başarılıdır. Ancak burada da başka bir çelişki ortaya çıkmaktadır. İçeride piyasa doydukça ve buna bağlı olarak kârlar düştükçe ulusal pazardaki kârlarla yetinmeyen sermaye, daha yüksek getirinin peşinde yeniden dışarı açılır. Ve döngü yeniden başlar. Ne var ki bunu ilk yapanlara açılım kâr getirirken herkes yurtdışına çıkarsa ülkede üretim, dolayısıyla gelirler düşer, talep azalır; dışarıdan daha ucuza maledilip getirilen mal satılamaz olur. Bugün tüm eski sanayileşmiş ülkelerde yaşanan süreç budur. Bunun paradoksal biçimde (çünkü biz eski sanayi ülkesi değiliz) Türkiye'de de yaşanıp yaşanmadığını veriler ışığında inceleyeceğiz.
Özel sektörün daha yüksek kâr beklentisiyle üretimi dışarı taşıması başta fayda, ama öyle görülüyor ki, daha sonra zarar getirir. Bu tıpkı bir alışveriş kuyruğunda beklemeyip araya dalan birtakım “uyanıkların” yaptığı iş gibidir. Başlangıçta az sayıda kişi kuyruğu bozup önden dalarsa bu onlara avantaj sağlar, ama onları gören herkes kuyruğu bozup öne geçmeye çalışırsa sonuç kargaşa ve herkese zarardır.
“Dışa Açılım” ve Türkiye
Türkiye'nin dışa açılım ya da küreselleşme meselesi, özellikle 1980'lerden sonra çok önemli bir konu haline gelmiş ya da getirilmiş, ardarda gelen iktisatçı nesilleri ve hükümetler bu ekonomi - politiği pek de tartışmadan ve sorgulamadan desteklemiş ve devam ettirmiştir. Bu macerayı veriler ışığında inceleyelim.
Kaynak: https://data.worldbank.org/indicator/NE.TRD.GNFS.ZS?locations=TR
bu dönemlerde Türkiye'de sermaye kârlılığı ise ilginç bir seyir izliyor. Aşağıdaki grafikte:
Bu grafik bir yukarıdakiyle birlikte incelenirse, özellikle Türkiye'de destabilizasyon ve terör hareketlerinin hızlandığı 1976'dan itibaren kârların düştüğü, ne var ki 1980'deki askeri darbe sonrası gelen büyük çaplı değişim, terörün bitişi ve dışa açılmaya rağmen sermaye kârlarında belirgin artışın olmadığı, aksine Türkiye'de dışa açılımın derinleşmesine koşut olarak kârlılığın azalmaya devam ettiği (1980-2020 arası yarı yarıya kârlılıkta azalma) görülüyor. Anlaşılan o ki, “dışa açılmak” Türk sermayesine pek yaramamıştır!.
Emek Gelirleri
Peki emek gelirleri açısından durum ne oldu? Emek gelirlerini grafiğe aktarmakta bazı engelleri aşmak zorunda kaldık. Emek gelirlerini gösteren grafikte araştırmacılar Süleyman Özmucur, Adil Temel, Mehmet Ali Kelleci ve Cem Oyvat'ın verilerini temel aldık.
Teknik açıklama:
Güçlükler, her 3 çalışmanın yer yer örtüşmekle beraber farklı yıl serilerini kapsaması ve Oyvat verilerinde başka tür tasnif kullanılması nedeniyle verileri uyuşturma zorunluluğu idi. Özmucur ve Temel-Kelleci çalışmalarında “kâr, faiz, rant” (KFR) gelirlerini sermaye geliri olarak kabul edip, kalan gelirleri “genişletilmiş emek gelirleri” olarak aldık. Bu kategoriye emeğini satarak geçinen çalışanların aldığı maaş ve ücretlerin yanısıra çiftçi ve esnaf sınıflarına dahil küçük üreticiler de sokuldu. Bu şekilde oluşan “emek gelirleri” içinde diğer çalışanlarla çiftçi-esnaf gelirleri ayrımı yapılmadı.
Cem Oyvat'ın verileri ayrı bir tasnif üzerinden gittiğinden Temel-Kelleci verileri ile Oyvat verilerinin yıllar olarak örtüştüğü ve paralel seyrettiği 1983-1994 yılları arası 12 örnek üzerinden Oyvat verileri için bir dönüştürme formülü üretildi:
UOv = OOv x 1.001 + 18.33
UOv:Uyumlulaştırılmış Oyvat verisi
OOv: Orijinal Oyvat verisi
Bu dönüşüm formülü ile birlikte yapılan istatistik analizde Temel-Kelleci verileriyle Oyvat verilerinin bu 12 örnekte rastgele davranma ihtimalinin “milyonda 0.6” olduğu görüldü. Yani arada çok güçlü bir istatistik bağ bulunuyordu. Bu istatistik analiz için OpenAI istatistik hesaplarından yararlanıldı. (Teknik açıklama sonu)
Her 3 çalışmanın birleştirilmesiyle aşağıdaki grafik elde edildi:
Burada da hemen hemen sermaye kârlılığının düşmeye başladığı 1976-77'ye denk gelir şekilde emek paylarının da düşüşe geçtiğini ve bir daha asla 1977 öncesi seviyelerine varmadığını görüyoruz. 1977 öncesi ve sonrası arasındaki en önemli ekonomi – politik ayrımlar, 1980'e dek Türkiye'de, tüm dünya ile koşut bir korumacı ekonomi politikasının uygulanması ve 1980'den sonra dışa açılmanın başlamasıdır. 1977 – 80 arası ise Türkiye'de destabilizasyon ve terör hareketlerinin hızlandığı ve bunun milli ekonomik performansı etkilediğini varsayıyoruz.
Sonuç
Hegel'in "efendi-köle diyalektiği"nin Marksçı felsefedeki devamı ve ekonomik karşılığı sayılabilecek şey "emek-sermaye çelişkisi"dir. Kapitalizm içinde kalarak bu çelişkiyi aşmanın yolu yoktur. Tarihi “resmi sosyalizm” de buna çare olamamıştır. Ne var ki tüm tarihsel – sosyal çelişkiler gibi o da birgün aşılacaktır; ama bu başka bir yazının konusu.
Burada bizi ilgilendiren ve dikkatimizi hayli çeken şey şudur: Pazara aktif devlet müdahalesiyle korumacı tedbirlerin alındığı, sanayi teşebbüslerinin ve öte yandan orta ve çalışan sınıfların haklarının korunduğu dönemlerde (kabaca 1945 – 1980) iktisadi faaliyetin tüm sınıflara daha çok fayda sağladığını görüyoruz. Aksine kıran kırana bir piyasa düzeni ve neoliberal kapitalist uygulama kendinden bekleneni getirmemiş, özellikle kapitalizmin merkez ülkelerinde çalışan sınıfın ve müteşebbis sermaye kârlılıklarının aşınmasına neden olmuştur. Bu süre içinde sermaye toplam kârı artmış da olabilir, ama belli ki o kârı sağlamak için çok daha fazla yatırım gerekmiş, sonuçta oransal kârlılık düşmüştür.
Geniş çaplı insani yıkım ise çalışan sınıf gelirlerinin azalmasıyla gelmiş; merkez ülkelerinde orta sınıflar erimiş, işsizlik artmış; perifer ülkelerde ise çalışan kitleler az bir gelire ve zor çalışma koşullarına razı edilmiştir.
Türkiye de bu genel ekonomi – politik değişikliklerden nasibini almış, bizde de sermaye kârlılığı ve çalışan gelirleri birlikte düşmüş, ekonominin (dış borç, dışa bağımlılık vb.) kronik sorunları daha da ağırlaşarak devam etmiştir.
Bugün gelinen noktada 50 yıla yaklaşan 2. küreselleşmenin tıpkı birincisi gibi bizi savaşların eşiğine getirdiği görülüyor. Bugünün küresel jeopolitik istikrarsızlık ikliminin ortaya çıkışı bizce tesadüf değildir.
Bugün neoliberal kamp tarafından iktisat biliminden ve tarihinden sureta dışlanmış olan aşağıdaki iktisatçılara ve diğerlerine tekrar dönüp bakmakta fayda var:
• Raúl Prebisch (1901–1986): Arjantinli iktisatçı, Prebisch-Singer Tezi ile tanınır. Gelişmekte olan ülkelerin ham madde ihraç edip sanayi ürünü ithal ederek sürekli zarar ettiğini (ticaret hadlerinin aleyhe dönmesi) savunmuş ve bu döngüyü kırmak için İthal İkameci Sanayileşme (İİS) modelini ve korumacı politikaları önermiştir.
• Dani Rodrik (1957–Günümüz): Türk-Amerikalı iktisatçı, küreselleşmenin sınırlarını eleştiren çalışmalarıyla bilinir. Rodrik, "Küreselleşmenin İmkansız Üçlüsü" teorisinde küresel entegrasyon, ulusal egemenlik ve demokrasinin aynı anda tam olarak var olamayacağını belirtir. Ülkelerin kendi sanayi politikalarını tasarlama ve yerli piyasalarını koruma hakkına sahip olması gerektiğini savunur.
• Ha-Joon Chang (1963–Günümüz): • Cambridge Üniversitesi'nden Güney Koreli iktisatçı, "Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü" (Kicking Away the Ladder) kitabında bugün gelişmiş olan tüm ülkelerin (İngiltere ve ABD dahil) aslında korumacı politikalar sayesinde zenginleştiğini, zenginleştikten sonra ise diğer ülkelere serbest ticareti dayattığını savunur.
Türkiye ise terkettiği kalkınma iktisadına ve planlı ekonomiye geri dönmeli, iktisadi bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olamayacağını hatırlamalıdır.
Kaynaklar:
(Alfabetiktir, İnternet kaynakları için 03.11.2026 tarihi esastır)
- Angell, Norman (1910). The Great Illusion.
- Arnold, A. J. & McCartney, Sean (2010). “Can Macro-Economic Sources Be Used to Define UK Business Performance, 1855–1914?” Business History, 52(4), 564–589. https://doi.org/10.1080/00076791003753160
- Broadberry, Stephen & Harrison, Mark (eds.) (2005). The Economics of World War I.
- Broadberry, Stephen & O’Rourke, Kevin H. “Globalization, 1870–1914.” The Cambridge Economic History of Modern Europe.
- Chang, Ha-Joon. “Ha-Joon Chang.” Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Ha-Joon_Chang
- Clark, Ian (1989). The Hierarchy of States: Reform and Resistance in the International Order.
- Clark, Ian. “From Balance to Concert, 1815–1854.” The Cambridge History of International Relations.
- Cockshott, Paul, Cottrell, Allin & Michaelson, Greg (1995). “Testing Marx: Some New Results from UK Data.” Capital & Class, 19(1), 103–130. https://doi.org/10.1177/030981689505500105
- Copeland, Dale C. (2015). Economic Interdependence and War.
- Davutyan, Nurhan (2023). “The Penetration of European Banking into Ottoman Lands During the Second Half of the Nineteenth Century.” Journal of Balkan and Near Eastern Studies, 25(3), 322–339.
- Elrod, Richard B. (1976). “The Concert of Europe: A Fresh Look at an International System.” World Politics.
- IMF. “The First Age of Globalization, 1870–1914.” https://www.elibrary.imf.org/view/journals/024/2009/001/article-A005-en…
- Karan, Mehmet Baha (2025). “The Istanbul Bourse: The First Stock Exchange of the East (19th Century).”
- Klasing, Mariko J. & Milionis, Petros (2012). Reassessing the Evolution of World Trade, 1870–1949. Research Memorandum GD-126. https://www.rug.nl/ggdc/html_publications/memorandum/gd126.pdf
- Klasing, Mariko J. & Milionis, Petros (2014). “Quantifying the Evolution of World Trade, 1870–1949.” Journal of International Economics, 92(1), 185–197. https://doi.org/10.1016/j.jinteco.2013.10.010
- Kansu Yıldırım. “Marx Haklı Çıktı: Dünyada Kâr Oranları 50 Yılda Yarıya Geriledi.” Evrensel. https://www.evrensel.net/yazi/99712/marx-hakli-cikti-dunyada-kar-oranla…
- Library of Congress. “First Transatlantic Telegraph Cable.” https://guides.loc.gov/this-month-in-business-history/august/first-tran…
- Library of Congress. “Transcontinental Railroad.” https://guides.loc.gov/railroads/transcontinental-railroad
- Marx, Karl. Capital, Volume III, Chapters 13–15.
- Mutlu, Ozan & Değirmenci, Ekin (2024). “Türkiye Ekonomisinde Temel Kârlılık Göstergeleri.” Fiscaoeconomia, 8(3), 1039–1065. https://doi.org/10.25295/fsecon.1443688
- O’Rourke, Kevin H. & Williamson, Jeffrey G. (1997). “Around the European Periphery 1870–1913: Globalization, Schooling and Growth.” European Review of Economic History.
- O’Rourke, Kevin H. & Williamson, Jeffrey G. (1999). Globalization and History: The Evolution of a Nineteenth-Century Atlantic Economy. MIT Press.
- Orient Express. “Official History.” https://www.orient-express.com/en/about-orient-express
- Oymak, Alparslan (2013). Osmanlı Mîzahında Teodor Kasap (Dîyojen, Çıngıraklı Tatar ve Hayal Gazetesi Üzerine Bir İnceleme). Doktora tezi, İstanbul.
- Özmucur, Süleyman (1996). “Yeni Millî Gelir Serisi ve Gelirin Fonksiyonel Dağılımı, 1968–1994.” ODTÜ Gelişme Dergisi, 23(1), 85–127.
- Oyvat, Cem (2026). Emeğin Bölüşüm İçindeki Payının 45 Yılı. Zenodo. https://doi.org/10.5281/zenodo.20029667
- Oxford Museum of the History of Science. “Marconi Collection.” https://www.mhs.ox.ac.uk/marconi/collection/history.html
- Prebisch, Raúl. “Raúl Prebisch.” Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Ra%C3%BAl_Prebisch
- Reuters. “Our History.” https://www.reuters.com/
- Rodrik, Dani. “Dani Rodrik.” Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Dani_Rodrik
- Smithsonian National Postal Museum. “Mail-Order Brides.”
- Smithsonian Institution. “The RMS Titanic.” https://www.si.edu/spotlight/titanic
- Suez_Canal, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Suez_Canal
- Temel, Adil & Kelleci, Mehmet Ali (1996). “Millî Gelirin Fonksiyonel Dağılımındaki Gelişmeler (1980–1994).” Yeni Türkiye, 6, 174.
- U.S. Department of State. “U.S.-Panama Relations.” https://2021-2025.state.gov/u-s-relations-with-panama
- U.S. National Park Service. “1903: The First Flight.” https://www.nps.gov/wrbr/learn/historyculture/thefirstflight.htm
- World Bank. “Trade (% of GDP) – Turkey.” https://data.worldbank.org/indicator/NE.TRD.GNFS.ZS?locations=TR
- Zug, Marcia A. (2016). Buying a Bride: An Engaging History of Mail-Order Matches.
Yeni yorum ekle