Aylin Koçunyan Kimdir
Aylin Koçunyan, doktorasını 2013 yılında Floransa’daki Avrupa Üniversitesi Enstitüsü Tarih Bölümünde “Negotiating the Ottoman Constitution, 1856–1876” başlıklı teziyle tamamlamıştır. Geç dönem Osmanlı İmparatorluğu üzerine çalışan Dr. KOÇUNYAN’ın çalışmaları, millet sistemi ve Avrupa’daki inanç rejimlerinin etkisi altındaki değişimi ve nizamnameler, anayasal reformlar ve on dokuzuncu yüzyıldaki imparatorluk dönüşümlerinde gayrimüslim toplulukların rolü üzerine yoğunlaşmaktadır. Araştırmaları, Osmanlı reformlarını daha geniş Akdeniz ve Avrupa bağlamları içinde ele almakta; özellikle hukuki fikirlerin, kurumsal modellerin ve siyasi kavramların farklı dil, inanç ve imparatorluk sınırları arasında nasıl dolaşıma girdiğine odaklanmaktadır. 2015-2022 tarihleri arasında farklı üniversitelerde Avrupa tarihi, medeniyetler tarihi ve hukuk sosyolojisi gibi dersler verdikten sonra, 2024 yılından bu yana, çalışmalarını Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’ne (IFEA) bağlı araştırmacı olarak sürdürmekte, toplumsal tarih ve belgesel çalışmalar bağlamında Jamanak Gazetesi’ne danışmanlık da yapmaktadır. Seçilmiş yayınları:
- Negotiating the Ottoman Constitution, 1839-1876 (Leuven: Peeters, 2018);
- “Visit of Archbishop İzmirliyan to the Sultan (1908)” in Florian Zemmin, Neguin Yavari, Markus Dressler and Nurit Stadler, Global Secularity: A Sourcebook, Volume II: The Middle East and North Africa (Berlin, Boston: De Gruyter, 2024), s. 101-105;
- “Dismantling the Patriarchates” in Florian Zemmin, Neguin Yavari, Markus Dressler and Nurit Stadler, Global Secularity: A Sourcebook, Volume II: The Middle East and North Africa (Berlin, Boston: De Gruyter, 2024), s. 112-115;
- “From Short Stories to Social Topography: Misak Koçunyan’s Life Landscapes” in Christoph Herzog and Richard Wittmann (eds.), Istanbul – Kushta – Constantinople.
- Narratives of Identity in the Ottoman Capital, 1830-1930 (New York: Routledge, 2019), s. 231-238;
- “Historicising the 1908 Revolution: The Case of Jamanak” in Noémi Lévy-Aksu and François Georgeon (eds.),
- The Young Turks and the Ottoman Empire: The Aftermath of the 1908 Revolution (London: I.B. Tauris, 2016), s. 237-264;
- “The Transcultural Dimension of the Ottoman Constitution” in Pascal Firges, Tobias, Graf, Christian Roth and Gülay Tulasoğlu (eds.),
- Well-Connected Domains: towards an Entangled Ottoman History (Brill, 2014), s. 235-258;
- “Long Live Sultan Abdulaziz, Long Live the Nation, Long Live the Constitution!” in Kelly Grotke and Markus Prutsch (eds),
- Constitutionalism, Legitimacy and Power: Nineteenth-Century Experiences (Oxford University Press, 2014), s. 189-210.
HASAN KARADEMİR: Millet-i Ermeniyan Nizamnamesi'nin yazılmasını doğuran sosyolojik sebepleri nelerdir, diye sorarak başlamak isterim.
AYLİN KOÇUNYAN: Her şeyden önce Osmanlı toplumu, yani geniş toplum büyük bir değişimden geçiyor o dönemde. Özellikle 1839'da Tanzimat-ı Hayriye'nin ilanı ile birlikte iltizam sistemi kaldırıldı ve devletin doğrudan vergi topladığı bir düzen kurulmaya çalışıldı. Ve o dönemde iltizamdan beslenen bir amira sınıfı var, Ermeniler arasında “amira” adı verilen varlıklı ve nüfuzlu bir üst sınıf… Bunların bir kısmı sarraflıkla uğraşıyor ve ekonomik ve siyasi nüfuzları sayesinde devletle Patrikhane arasında aracılık görevi görüyorlardı. Vergi finansmanında da zaman zaman aracılık yapıyorlardı. Ancak Tanzimat'la birlikte herkesin gelirine göre vergilendirilmesinin hedeflenmesi ve vergi toplama işinin devlet tarafından yeniden teşkilatlandırılması, amira sınıfının bu alandaki ekonomik ve mali konumunu kısmen sarstı. Belki amira sınıfı Patrikhane'deki işlevini tamamen yitirmiyor; ama sahip olduğu nüfuzu yükselen yeni sınıflarla birlikte paylaşmak zorunda kalıyor. Aslında bu anlamda bir sınıflar arası mücadele başlıyor Ermeni toplumunda, geniş toplumun ekonomik dinamiklerinin değişmesiyle diyelim.
Toplumda veya cemaatte niçin böyle bir anayasaya gerek duyuldu?
1830'lardan 1840'lardan itibaren yurt dışıyla ticaret yapan bir esnaf sınıfı yükseliyor. Bunun en önemli göstergesi de 1847'de ilan edilen bir başka nizamname. Aslında herkes Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nden bahsediyor, ama 1847'de de bir nizamname ile Patrikhane bünyesinde cismani ve ruhani olmak üzere iki meclis tesis ediliyor. 1847'de varlığı fermanla somutlaşan bu Cismani Meclis’e Avrupa ile ticaret yapan yeni bir burjuva sınıfı, yani esnaf sınıfı da dâhil ediliyor. Zaten bunlar 1830'lu, 1840’lı yıllarda yavaş yavaş cemaate kendi maddi katkılarını sunmaya başlıyorlar. Bir başka deyişle bazı cemaat ihtiyaçlarını karşılamaya başlıyorlar. Bu yeni gelişmeyle birlikte cemaat yönetiminde bir modernleşme oluyor aslında. Sonrasında 1853’te Kırım Savaşı patlak veriyor ve 1856’da Paris Antlaşması imzalanıyor. Paris Antlaşması Mart ayında imzalanıyor. Şubat 1856'da bu arada Islahat Fermanı ilan ediliyor.
Ve Islahat Fermanı'nda birkaç önemli husus var, Ermeni cemaatini etkileyen. Bir tanesi tabii ki Islahat Fermanı’nın üç cemaati, Rum Ortodoks, Apostolik Ermeni ve Musevi cemaatlerini, Fatih Sultan Mehmet'ten itibaren o güne dek kendilerine verilmiş olan dinî imtiyazları —bunları Osmanlı imtiyazat olarak değerlendiriyor ama aslında genel olarak dinî özgürlüklerin icrası— zamanın gereklerine göre gözden geçirmeye davet etmesi. Böylelikle nizamnameler doğuyor.
Ama bir başka önemli gelişme de devlet bürokrasisine gayrimüslimlerin alınmaya başlanması. Islahat Fermanı sonrasında. Aslında daha önce gayriresmi rollerle daha önce zikrettiğim gibi devletle çalışıyorlar, devletle bazı ilişkileri var, özellikle amira sınıfının. Mesela Düzyan ailesinin Darphane-i Amire'de önemli görevleri var. Dadyanlar barutçubaşı görevine getiriliyorlar. Ama bu kez ilk defa mevzuatla, özellikle Hariciye Nezareti'nde, Tercüme Odası'nda (Hariciye Nezareti'nin bir birimi) Şura-yı Devlet'te ve özellikle de cemaatleri ilgilendiren reformlarda birebir o sürecin hazırlanmasında, 1876 Osmanlı Anayasası’nda olduğu gibi kanunların kaleme alınması aşamasında, o teknik kısımda görev almaya başlıyorlar. Bu yeni Ermeni bürokrat sınıfı tabii ki yeni bir Patrikhane modelinin devlet yetkililerine duyurulmasında, bu ihtiyacın onlara iletilmesinde önemli bir rol oynuyor. Böylelikle aydın-bürokrat diyebileceğimiz yeni bir sınıf yükseliyor. Yani esnafla birlikte, devlet için çalışan, cemaatin ihtiyaçlarını devlet adamlarına iletebilecek yeni bir sınıf yükseliyor. Ve aynı zamanda da Osmanlı, Paris Antlaşması'yla Avrupa Uyumu’na (Concert européen) dâhil oluyor. Bu da tabii ki Osmanlı kanunlarının Avrupa hukuk sistemiyle uyum göstermesi anlamına geliyor. Osmanlı şer'i hukuk üzerine kurulan bir sisteme sahip ama format olarak yavaş yavaş Batı'ya yaklaşıyor. Aynı zamanda Osmanlı’nın rekabet ettiği diğer imparatorluklarda, mesela Rusya ve Fransa’da dinî gruplar kendi cemaat alanlarını nizamnameler aracılığıyla düzenlemeye başlıyorlar... 1850'lere kadar Rusya'da o süreç neredeyse tamamlanmış oluyor. Rusya’daki Ermeni Kilisesi, Kutsal Eçmiadzin Ana Makamı, 1836'da Bolojenya ile-nizamname demek-, aynı şekilde Fransa'da Prostestan ve Museviler 1800 başında inanç rejimlerini hukuken nizamnamelerle düzenleniyorlar. Aslında dinî özgürlüklerin bu şekilde kabul edilmesi ve hukuki zemine oturtulması o dönem imparatorluklarında bir moda ve aynı zamanda da bir medeniyet göstergesi. Ve Osmanlı da bu medeniyet söylemini içselleştiriyor. Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi de bu şekilde doğmuş oluyor. Aslında 1860'lı yıllara kadar oluşan teamüller tutarlı bir yazılı hukuk sistemine dönüştürülerek, yani nizamnamede her şey yeni değil, farklı toplumsal sınıflar arasındaki güç dengeleri de açık bir hukuki çerçeveye oturtuluyor. Ve en önemlisi de, cemaat hizmetinde görev yapacak kişi ve birimler seçim yoluyla iş başına getiriliyor. Çünkü bir meşruiyet talebi var özellikle cemaatin içinden yükselen. Her kesimden bireyin ortak kaygısı kendisini yönetecek kişilerin kendi gözünde meşru olması. Meşruiyet aslında bu işin merkezinde.
Tüzel kişilik kazanması diyebilir miyiz?
Tüzel kişilik diyemeyeceğim. Çünkü tüzel kişilik demek biraz anakronizm olur. Yani o dönem Osmanlı'da ve kanun koyucuların zihninde tüzel kişilik diye bir kavram yok. Devlet bile kendini o zaman tüzel kişilik olarak algılamıyor. Bu nizamnamelerle millet sistemi kurumsallaştı dersek daha doğru olur. Bu, tüzel kişilikten daha doğru bir ifade. Başka bir deyişle Ermeni milletini vekaleten temsil etmek üzere ve cemaat bireyleri arasındaki karşılıklı hak ve yükümlülükleri belli bir hukuki düzen içinde yürütmek amacıyla Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin “umur-ı dahiliyesi” diye geçiyor orijinal metinde, yani iç işleri, Patrikhane bünyesinde faaliyet gösteren ve özel imtiyaz ve nizamnamelerle düzenlenmiş bir kurumsal yapının sorumluluğuna bırakılıyor. Bu da o dönemin terminolojisinde veya evraklarda, yani 1863 Nizamnamesi'nde “İdare-i Milliye” olarak geçiyor. Yani Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi Patrikhane'ye temsilî ve kurumsal bir statü kazandırıyor. Daha genel anlamda söylersek, o döneme dek daha informel bir yapı olan millet sistemi bir şekilde kurumsallaşıyor. Benjamin Braude’nin deyimiyle cemaat sistemi, on dokuzuncu yüzyıla kadar kesin çizgilerle tanımlanmış kurumsal bir yapı değildi; genellikle yerel, zaman ve mekâna göre değişkenlik gösteren bir dizi düzenlemeden ibaretti.
Bu kurumsallaşma süreci, sizin de bu röportaj için önerdiğiniz başlıkta olduğu gibi, Ferdinand Tönnies’in cemaat–cemiyet (Gemeinschaft–Gesellschaft) ayrımını ister istemez hatırlatıyor. Ancak Osmanlı bağlamındaki dönüşümü anlamak açısından, cemaat–millet ayrımının tarihsel gerçekliği daha iyi yansıttığını düşünüyorum. Yine de cemaat–cemiyet kavramlarının Türkçedeki yakınlığı ve aralarındaki kelime oyununun yarattığı cazibeye kapılmamak da pek kolay değil. Bu bana İstanbul’da Ekim 1908’de kurulan ve günümüze dek İstanbul’da kesintisiz yayımlanmaya devam eden Jamanak gazetesinin kurucusu Misak Koçunyan’ın bir başyazısındaki eleştirisini hatırlatıyor. Koçunyan, bir yazısında 1911-1913 yılları arasında görev yapmış İstanbul Ermeni Patriği Arşaruni’ye verilen fermanda o güne dek kabul görmüş teamüllere aykırı olarak “Ermeni Milleti Patriği” sıfatı yerine “Ermeni Cemaati Patriği” ibaresinin kullanımına tepki gösterir. Yazar cemaat ile millet arasındaki farkı nasıl anlamlandırdığına açıklık getirmez. Ancak Fatih Sultan Mehmet ve ondan sonra gelen padişahların kendi tebaalarının milliyet ve dinlerine dair unsurları koruduklarına ve Osmanlı Ermenilerine daima “millet” olarak hitap ettiklerine dikkat çeker. Yazısının devamındaki tahlillerden, en azından Koçunyan’ın millet sözcüğünün içeriğini nasıl doldurduğunu anlayabiliyoruz: Ermeniler, tarihsel süreçte alfabelerine 1500 yıl evvel kavuşmuşlar ve 1800 yıllık eski bir medeniyete sahiptirler. Bu medeniyet söylemi, Ermenileri Avrupa’daki diğer milletlere yakınlaştırmakta ve onları, aidiyeti büyük ölçüde dinî kimlik üzerinden tanımlayan, buna karşılık tarihsel süreçte dinle birlikte şekillenen kültürel mirası göz ardı eden dar “cemaat” anlayışından uzaklaştırmaktadır.
O dönemde aydınların Fransız Devrimi'nin fikirlerinden etkilendiklerini biliyoruz. Bu nizamname Ermeni milliyetçiliğinin, (Fransız Devrimi'nden sonra artan milliyetçilik akımından da yola çıkarak söylüyorum) Ermeni milliyetçiliğinin bir göstergesi, Ermeni milliyetçiliğinden zuhur eden bir nizamname mi yoksa bir hak arayışından mı zuhur etmiştir?
Şimdi tabii orada eşitlik söylemi onları çok fazla etkiliyor. Milliyetçilikten ziyade eşit tebaa olabilmek. Zaten Islahat Fermanı da dinî aidiyetlerden bağımsız Müslüman ve gayrimüslim tebaanın kanun önündeki eşitliğini tanıyor. O dönemin gazetelerine baktığınız zaman nizamname ile birlikte hangi tartışmalar gündeme geliyor, buna bakmak da önemli. Sadece nizamname ile ilgili haberler değil; onun etrafında zuhur eden bazı tartışmalara da kulak kabartmak gerek. Bu anlamda da, ben Masis gazetesine ağırlıklı olarak bakmıştım. Masis gazetesi o dönemde Patrikhane’nin yarı resmî organıdır. Ayrıca editörü Garabed Ütüciyan nizamnamenin hazırlanış sürecinde yer almıştır. Gazetesinde gelenek ile modernleşme arasında denge kurmaya çalışan bir yayın anlayışı benimser. Geleneksel Ermeni kimliği ve kiliseye bağlı bir profil çizer. Ermeniler Fransız Devrimi'nden tabii etkileniyorlar. Genel anlamda Fransız modelinden etkileniyorlar demek daha doğru. Ve zaten Ermeni Kilisesi laik bir kilise. Her zaman kilisede din adamlarıyla birlikte, ruhban sınıfıyla birlikte, sivil halkın da söz sahibi olduğu bir kilise. 1847 Nizamnamesi aslında bundan hareketle ve bu teamüllere biraz da dayanarak Cismani ve Ruhani Meclisleri oluşturuyor. Nizamnameyi kaleme alan aydınlar (Krikor Odyan, Serviçen Efendi, Nahabed Rusinyan, Ağaton Kardeşler), Fransız İhtilali'nden sonra kurulan meclislerin seçim sistemlerinden etkileniyorlar. Patrikhane'de tesis edilen Umumi Meclis’in oluşumunda Fransa’daki seçim usulleri kullanılıyor. Bu daha sonra Osmanlı’daki Meclis-i Mebusan’ın oluşumunda da kullanılacaktır. Belki erken milliyetçilik ama bu milliyetçiliği ayrımcılık anlamında anlamamak lazım. Osmanlı Ermenilerinin kendi kimlikleri üzerinde düşündükleri bir dönemden bahsediyoruz. Çünkü yoğun olarak bu nizamname ile birlikte Ermeni kimdir sorusuna da cevap aranıyor. Ermeni kimliği ile ilgili bir farkındalık dönemi.
Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'ni patriğin yetkilerinin sınırlandırılması gibi algılıyoruz. Aama bu anlayış tam olarak doğru değil. Çünkü aynı zamanda nizamname Ermeni Kilisesi’nin konumunu da güçlendirmeyi hedefliyor. O dönemin gazetelerine baktığınız zaman Patrikhane ile anlaşmazlık içine düşen ruhban sınıfının veya taşrada Osmanlı vergi sisteminin ağır gelmesinden dolayı halktan bazı kesimlerin Protestanlığa veya Katolikliğe ihtida ettiklerini görüyoruz. Dolayısıyla nizamname aslında kiliseyi de güçlendirmek ve onu belli bir reform sürecinden geçirerek bu ihtida ile verilen kayıpların da bir şekilde önüne geçmeyi amaçlıyor.
Nizamnamede sadece cemaat, Ermeni cemaatinin idari, eğitim ve sosyal işlerinden ziyade Ermeni halkını da kapsadığını o zaman söyleyebiliriz.
Evet, halka yakın bir kilise yaratmayı amaçlıyorlar aslında. Yani halkın taleplerine cevap verecek bir cemaat örgütlenmesi amaçlıyorlar. Ve Patrikhane içinde uzmanlık alanlarına göre bazı alt komisyonlar kuruluyor. Yani nizamname cemaat erkini bir bakıma Patriklik makamı, Umumi Meclis —genel bir Patrikhane Meclisi var— 1847'de dediğimiz gibi Ruhani ve Cismani Meclisler, bir de Cismani Meclis altında işleyen bazı alt komisyonlar var: Maarif Komisyonu, Tesisat Komisyonu, Muhakeme Komisyonu, Manastırlar Komisyonu, Muhasebe İdaresi Komisyonu, Vasiyet İdaresi Komisyonu ve Hastane İdaresi Komisyonu. Kilise Cemiyetleri var, bunlar mahallelerde yerel bir teşkilatlanma. Bir de marhasalıklar var. O da taşradaki örgütlenmeyi sağlıyor, yani taşra ile Patrikhane arasındaki bağlantıyı sağlıyor. Nizamnamenin uygulanmasını güçlendirmek ve ruhani ve cismani otoritelerin birbirlerini dengeleyen karşıt unsurlar olarak işleyebilmesi için öngörülmiş güçlü bir denge ve denetim mekanizması var. Aslında Patrik nerede duracak, Umumi Meclis nerede duracak, sivil otorite nerede duracak, dinî otorite nerede duracak... Sınırlar belli. Ve bu sayede herkes, her alt birim nerede duracağını, sınırlarının neler olacağını ve ihlal durumunda görevden alınabileceğini, Patrik de dâhil buna, biliyor.
1863'te yazılıyor bu nizamname...
Nizamname aslında ilk 1857'de kaleme alınıyor. 1860'ta başka bir taslak var, o kabul edilmiyor. En sonunda nizamnameyi kaleme alanlar devletle 1863’teki taslak üzerinde fikir birliğine varıyor.
1857'den 1863'e kadar o kısa yazılma sürecinde ne tür zorluklar yaşandı ondan da bahsetmemiz mümkün mü? Yani niçin kabul görmedi?
Daha önce yazılan taslaklarda devletin muhatabı Umumi Meclis. 1860'ta devletle ilişkilerde Umumi Meclis muhatap gösteriliyor. 1863'te ise, yani son taslakta, devlet nezdinde genel muhatap patrik kalıyor. Devlet bir bakıma sivil erki değil; dinî erki kendisine muhatap görmek istiyor. Bence devlet ve cemaat bu nizamnameyi farklı algılıyorlar. Devlete göre buradaki en önemli husus patrik seçimlerinin belli bir nizama oturtulması. Çünkü bu durum, cemaat içinde farklı görüşleri benimseyen ve farklı adayları destekleyen gruplar arasında sürekli bir çekişme ve çatışma konusu oluşturuyordu. Devlet açısından ise bu tür anlaşmazlıklar, kamu düzenini tehdit eden bir sorun olarak görülüyordu. Devlet için önemli olan bu seçimlerin belli bir hukuki çerçeve içine oturtulması. Oysa cemaat bireyleri için durum farklı. Özellikle aydın-bürokrat kesim veya esnaf için yeni toplumsal sınıfların cemaat idaresine katılması, cemaatin sekülerleşmesi, aynı zamanda dinamik bir okul ağının kurulabilmesi önemli. Yani ruhani boyutun ötesinde yönetmek istedikleri dünyevi bir cemaat alanı var. Cemaat bireyleri için de patrik seçimi önemli ama bununla birlikte halk için önemli olan, kendi taleplerini devlete iletebilmek. O yüzden de 1860’da geleneksel bir muhataptan ziyade, daha sivil bir otoriteyi, yani Umumi Meclis’i daha öne çıkarmışlardır. Ama devlet için bu bir Patrikhane reformu, yani dinî bir kurumun reformu. Devlet cemaati dinî bir kimlikle algılıyor. Oysa cemaat o dönemde sekülerleşmek isteyen bir toplumun dinamiklerine sahip.
Diğer azınlıkların nizamname kronolojilerine baktığımızda; Musevi cemaati 1865'te, -yani Nizamname-i Millet-i Ermeniyan'dan iki sene sonra- onlar da Hahamhane Nizamnamesini kabul ettiriyorlar, yazıyorlar. Nizamname-i Millet-i Ermeniyan’dan bir sene öncede Rum Cemaati 1862'de yazıyor. Diğer azınlıklar, nizamname yazımı esnasında Nizamname-i Millet-i Ermeniyân ve aydınlarından nasıl etkileniyorlar?
Her cemaat kendi geleneklerine göre bir nizamname kaleme alıyor. Zaten devletin de talebi o minvalde. Devlet her cemaate ayrı bir talimat gönderiyor. Ortak bir talimatla cemaatler nizamnamelerini yazmaya teşvik edilmiyor; çünkü her cemaatin dinî teamülleri farklı ve yazılışlarına baktığınız zaman birbiriyle rekabet eden toplumsal sınıfların da her cemaatte farklı olduğunu da hissediyorsunuz. Ermenilerde daha çok esnaf-amira çatışmasını görüyorsunuz; ama aynı şey Musevi cemaati için geçerli değil. Orada daha çok ruhban sınıfıyla sivil otorite arasında bir çatışma görüyorsunuz. Nizamnamelerin yazılış süreçleri birbirinden farklılık gösteriyor. Çünkü toplumsal dinamikler de farklı. Mesela Musevi Milleti Nizamnamesi ile Ermeni Milleti Nizamnamesi birbirine çok benziyor. Sekülerleşme dinamikleri de aynı. Ama aynı şeyi Rum Patrikliği Nizamnamesi için söyleyemeyiz. Çünkü sinodal bir kilise ve Patrikhane’nin işleyişinde görev alacak laiklerin sayısı daha az. Orada Umumi Meclis sadece patrik seçimi için var. Ama genelde toplum meselelerini görüşmek için bir Umumi Meclis toplandığını görmüyoruz. 1862’de kabul edilen Rum Patrikliği Nizâmâtına göre, patrikhanedeki daimi bir karma meclis, 12 üyeden oluşacaktı: 4 ruhani (4 başpiskopos) ve 8 laik. Oysa Ermeni ve Musevi Milleti nizamnameleri geniş anlamda halk temsiline dayalı, sekülerleşmek isteyen iki toplumu gösteriyor. Musevi Milleti Nizamnamesi 1865'te ilan ediliyor ama ben Osmanlı Arşivi’nde nihai metinden başka 1864 yılına ait bir taslak daha buldum. Şu an bir makale için bu iki nizamnameyi ilham kaynakları ve sekülerleşme dinamikleri açısından karşılaştırmaya çalışıyorum.
İlham kaynaklarından da bahsedebilir misiniz?…
Fransa'dan çok etkileniyorlar. Bir de Fransa'da konsistoryal bir sistem var Napolyon döneminde. “Consistoire” dediğimiz şey aslında hem sivillerin hem ruhban kesimin birlikte yer aldığı karma meclisler. Protestan ve Museviler bu konsistoryal sistem üzerinden düzenleniyorlar Fransa'da. Bu konsistoryal sistem Osmanlı Musevilerini çok etkiliyor. Hatta “consistoire” kelimesi Musevi cemaati içinde de dolaşmaya başlıyor. O dönemde Fransa'da büyük sayıda Ermeni yok. Sadece eğitim amaçlı giden öğrenci kafileleri var. Ermeniler daha çok Fransız anayasacılığının genel ilkelerinden ve seçim modelinden etkileniyorlar ve nizamnameye o modeli getiriyorlar. Toplumsal taleplerin hem Patrikhane’ye hem devlete ulaşabileceği, daha halka yakın bir kilise ve Patrikhane modelini devreye sokmak istiyorlar. Çünkü 1830 ve 1848 devrimlerini de deneyimliyor bu öğrenci kafileleri. Yani sadece Fransız İhtilali değil. Ve orada halkın nasıl kendi taleplerini dile getirdiklerini görüyorlar. Toplumsal taleplerin Patrikhane bünyesinde tartışıldığı ve devlete iletilebildiği bir cemaat modeli öngörüyorlar.
Nizamname, Millet-i Ermeniyan’ın halkta yarattığı tepki ve etki neler oldu? Ermeni cemaatlerinin çoğunlukla tarihte de İstanbul'da konumlandığını biliniyor, taşradaki Ermenilerin bu nizamnameden nasıl bir katkıları, onlara nasıl bir etkisi oldu acaba?
O dönemde Ermeni nüfusun büyük bir kısmı taşrada yaşıyordu. İstanbul Osmanlı başkenti ve patriklik makamının bulunduğu şehir olarak elbette büyük öneme sahipti. Ermeni elitleri de ağırlıklı olarak İstanbul’da konumlanmıştı; ancak İstanbul’da yaşayanların sayısı 100-150.000 civarındaydı. Taşradaki Ermenilerin bu nizamnameden beklentileri, kendi taleplerinin, kendi yaşadıkları zorlukların, -özellikle tarımla uğraşan köylüleri düşünürsek- Patrikhane’ye ulaşmasıdır. Farklı toplumsal sınıfların nizamnameden farklı beklentileri vardı diyelim. Herkes ait olduğu toplumsal sınıfa göre bir beklenti sergiliyordu. Aydınlar daha çok sivil erkin güçlenmesini umuyordu bu sistemden. Ruhban sınıfı yükselen misyoner dalgasında güçlü bir Ermeni Kilisesi görmeyi umuyordu. Taşradaki Ermeniler de Patrikhane ile daha sıkı bir bağ kurabilmek ve taşradaki güvenlik sorunlarında Patrikhane’nin desteğini almayı umuyordu. Ama bu sistem aynı zamanda “censitory democracy” dediğimiz bir modele dayanıyor. Osmanlı Parlamentosu’nda da aynı şey var. Kanun-ı Esasi ile de aynı şey tesis ediliyor. Burada seçmen olabilmek için belli bir gelir grubuna ait olmak lazım. Çünkü devlete veya cemaate ödediğiniz belli bir vergi oranı varsa, seçmen olabiliyorsunuz. Yani bütün halkın Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi ile temsil edilebildiğini söylemek güç. Bu aynı zamanda Osmanlı Meclisi için de geçerli. Bu yüzden tam olarak ayanlar devre dışı bırakılmıyor Osmanlı Meclisi’nde de. Ama hiç değilse taşradakilerin de sesi duyulmuş olabiliyor. Yani eşitlikçi bir sistem değil bu anlamda düşünürsek; yine de nizamname halkın taleplerine biraz daha yaklaşabiliyor.
Nizamname Kanun-ı Esasi'den yaklaşık 13 yıl önce kabul ediliyor. Kanun-ı Esasi'nin hazırlanmasında nasıl bir rol model oynuyor acaba?
Daha önce de değindiğim gibi, Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nde öngörülen seçim sistemi, Osmanlı anayasal düzenini etkileyen unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir. Nizamname uyarınca Patrikhane bünyesindeki Umumi Meclis; İstanbul'daki ruhban sınıfından seçilen 20, taşradan seçilen 40 ve İstanbul'dan seçilen 80 sivil üyeden oluşmaktaydı.
Sivil üyelerin seçim usulü ise temsil edilen bölgeye göre farklılık göstermekteydi. İstanbul'u temsil eden 80 sivil üye, mahallelerde yaşayan Ermeni cemaatinin doğrudan oylarıyla belirlenirken, taşrayı temsil eden 40 sivil üye doğrudan halk tarafından seçilmiyordu. Bunun yerine, önce taşradaki yerel Umumi Meclisler oluşturuluyor, ardından bu meclisler Umumi Meclis'te görev yapacak temsilcileri seçiyordu. Bu yönüyle taşra temsilinde dolaylı, yani iki dereceli bir seçim sistemi uygulanmıştı. Daha sonra benzer bir yöntem, Kanun-ı Esasi’nin ilan edilmesiyle Meclis-i Mebusan seçimlerinde de benimsenmiş ve özellikle taşrada uygulanan seçim usulüne örnek teşkil etmiştir. Nizamname, seçim usulleri açısından Fransız İhtilali sonrasında oluşan Fransız parlamenter sisteminden esinlenmişti. Taşradaki temsilin İstanbul’a kıyasla farklı olması, Ermenice gazetelerde tepkiyle karşılanmış, nizamnameyi kaleme alan İstanbullu Ermeni aydınların taşradaki kardeşlerine güvenmediği eleştirisi getirilmiştir.
Bir diğer dikkat çekici benzerlik ise İstanbul'a ayrılan temsil kotasıdır. Patrikhane Umumi Meclisi'nde 80 üyenin İstanbul Ermenilerinden seçilmesi, başkente verilen ağırlığın göstergesidir. Aynı yaklaşım Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda da görülür. İstanbul'dan 10 mebus seçilirken, taşradan toplam 130 mebus seçilmesi öngörülmüştür; bunların 80'i Müslüman, 50'si ise gayrimüslimdir. Bu dağılım, vilayet başına ortalama iki ila beş mebus düştüğü anlamına gelirken, İstanbul'un tek başına çok daha yüksek bir temsil gücüne sahip olduğunu göstermektedir.
Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nin etkisi yalnızca seçim sistemiyle sınırlı değildir. Nizamname, taşra-merkez bağlantısının şekillenmesi açısından 1864 Vilayet Nizamnamesi'nin hazırlanmasında da etkili olmuştur. Tuna Vilayeti, yeni vilayet sisteminin ilk uygulama alanlarından biri olarak bir tür pilot bölge işlevi görmüştür. Bu süreçte hem Millet-i Ermeniyan Nizamnamesi'nin hem de daha sonra Midhat Paşa ile Kanun-ı Esasi'nin hazırlanmasına katkı sağlayan Krikor Odyan, Tuna Vilayeti’nde 1864 tarihli nizamnamenin hayata geçirilme aşamasında çalışmıştır.
Bir diğer önemli etki eğitim alanında görülmektedir. Biraz önce de değindiğim gibi, Patrikhane bünyesinde kurulan Eğitim Komisyonu'nun teşkilatlanması, 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'ni etkilemiştir. Çünkü bu komisyon, eğitim faaliyetlerini merkezi bir yapı üzerinden yönetmeyi ve cemaat genelinde eğitimde birlik sağlamayı amaçlıyordu. Bu yönüyle daha sonra devletin eğitim alanında benimsediği merkeziyetçi anlayışa öncülük eden örneklerden biri olarak değerlendirilebilir.
Bunların yanı sıra, Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nin anayasal bir terminolojinin oluşumuna da katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Nizamname önce Ermenice kaleme alınmış, ardından Osmanlıcaya çevrilmiştir. Bu süreçte anayasal düzeni ifade etmek için kullanılan birçok yeni kavram ortaya çıkmıştır. Osmanlıca metinde teşkilat-ı esasiye, millet meclisi, nizamname-i milliye, idare-i milliye gibi kavramlarla karşılaşıyoruz. Bu kavramlar sadece Ermeni Milleti Nizamnamesi’nde değil; Hahamhane Nizamnamesi’nde de karşımıza çıkıyor.
Dolayısıyla bu metin, yalnızca bir cemaat nizamnamesi değil; aynı zamanda Osmanlı anayasal düşüncesinin kavramsal dağarcığının şekillenmesine katkı sağlayan önemli bir metindir. Nitekim Kanun-ı Esasi hazırlanırken de anayasayı adlandırmak için farklı terimler üzerinde durulmuştur. Nitekim, Kanun-ı Esasi teriminin benimsenmesinden önce, Osmanlı anayasasını adlandırmak için Nizamat-ı Esasiye de üzerinde durulan kavramlardan biri olmuştur.
Yani nizamname ile beraber hukuk terminolojisine yeni kavramların katıldığını söyleyebilir miyiz?
Söyleyebiliriz, evet. Anayasal bir jargon yaratıyor bence. Zaten Tanzimat döneminde bence nizamnameyi pek çok bürokrat bir deneme olarak görüyor. Yani bu meclisler nasıl işleyecek ve sonrasında Osmanlı Anayasası için bir model olabilir mi? Dolayısıyla bu metin, Kanun-ı Esasi öncesinde anayasal ilkelerin sınandığı bir zemin oluşturmuştur.
Peki, Osmanlı’nın bu entelektüel ve sivil cemaat elitleri, Cumhuriyet’in homojen ulus-devlet yapısına geçiş sürecinde "kimlere", nasıl dönüştü?
Bu aydın bürokrat kesimi kayboluyor. Çünkü o döneme baktığınız zaman devlet bürokrasisinde çalışan ama aynı zamanda cemaat işleriyle de ilgilenen bir aydın bürokrat, teknokrat kesimi var. Özellikle de kanunların yazımı aşamasında Şura-yı Devlet'te çalışan ve bu reform süreçlerine dâhil olan, onları fikirsel anlamda şekillendiren o aydın bürokrat kesimi kayboluyor. Elbette bugün de cemaati temsil eden milletvekilleri bulunmaktadır. Ayrıca yerel yönetimlerde görev yapan cemaat mensupları da var. Ancak Osmanlı'nın son dönemindeki gibi, aynı ölçekte devlet yönetiminde ve bürokraside geniş ölçüde etkili olan bir aydın-bürokrat kuşağından söz etmek güçtür. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçerken bazı aydınlar hayatlarını kaybediyor, bazıları göç ediyorlar...
Tanzimat Dönemi ile Jön Türk dönemi arasında nizamnameye bakış açıları niçin farklıdır?
Başlangıçta dinî özgürlüklerin ve cemaatlerin iç idaresinin hukuki çerçevesini oluşturan bu düzenlemeler, Kanun-ı Esasi'nin öngördüğü Osmanlı vatandaşlığı ve hukuk önünde eşitlik ilkesi karşısında giderek ayrıcalık, yani bir imtiyaz rejimi olarak değerlendirilmeye başlandı. Burada bir zihniyet değişimi var ve bu dönüşüm tamamen Cumhuriyet döneminde aniden ortaya çıkmış değil. Geç Osmanlı döneminde diyelim, bir zihniyet değişimi oluyor. Oysa cemaatler kendi nizamnameleri ile Kanun-ı Esasi arasında herhangi bir çelişki görmüyorlar. Osmanlı'nın anayasal bir düzene kavuşmasını kendi nizamnamelerinin daha sağlıklı işleyebileceği, demokratik bir ortamın ön koşulu olarak algılıyorlar. Bu anlamda 1912’deki Eşhas-ı Hükmiye Kanunu Osmanlı’ya tüzel kişilik kavramını getirse de, bu zihniyet dönüşümü içinde nizamname açısından büyük bir kırılma noktası oluşturduğunu düşünmüyorum.
Nizamname-i Millet-i Ermeniyân’ın kabul edilmesiyle birlikte Ermeni cemaati içerisindeki bireylerin kazandığı sivil temsilin, sonraki yıllarda ortaya çıkan siyasallaşma ve komiteler, -yani Hınçak ve Taşnak gibi,- üzerinde bir etkisi mevcut mu?
Onların Patrikhane teşkilatıyla doğrudan bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü farklı bir örgütlenme modelini temsil ediyorlar. Nitekim Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi incelendiğinde, burada herhangi bir parti yapılanmasının öngörülmediği görülmektedir..
Onlar tamamıyla Ermeni cemaatinden ayrı yani…
Yok, hayır. Ermeni cemaatinden ayrı demek istemiyorum. Tabii partiler de Ermeni cemaati içinde bir başka oluşum. Ama neticede Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi’nde partiler üzerinden bir temsili öngören bir sistem yok. Yani nizamnamenin maddeleri arasında cemaatin içinde oluşması düşünülen bir parti öngörülmüyor. Bu soruda ifade bulan algının temel sebebi, İttihat ve Terakki tarafından Taşnak Partisi ile siyasi iş birliği yapılmasıdır.
Peki, Cumhuriyet dönemine de gelmek istiyorum. Öncelikle, Cumhuriyet hukuk düzeninde tam olarak "ne" değişti ki cemaatin merkezî idari organları (Cismani/Ruhani Meclisler) hukuki varlığını kaybederken, mülkiyet ilişkileri sadece parça parça "Cemaat Vakıfları" zeminine indirgendi? Bugün "tüzel kişilik yoksunluğu" dediğimiz şey, tam olarak hangi hak mahrumiyetlerini doğurmaktadır?
Şimdi tüzel kişilik sorunu, Patrikhane anlamında düşünürseniz, tüzel kişiliğinin olmaması... Az önce merkezî bir denetim sisteminden bahsettim. Yani bütün birimlerin birbirine sorumlu olduğu ve her birimin bir diğerini denetleyebileceği sıkı bir merkezî koordinasyon var Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nde. Tabii bu nizamname bir imparatorluk modeli. Bunun bazı birimleri Medeni Kanun'un ilan edilmesiyle tabii ki kadük hâle geliyor. Yani nizamname bütün kurumlarıyla bugün işleyebilir bir sistem değil. Çünkü neticede imparatorluk için kurulmuş bir düzeni yansıtıyor. Ama Patrikhane’nin tüzel kişiliğinin olmaması bu merkezî koordinasyonun sağlanmasını ve tek elden yürütülmesini, kısacası bütün o örgütlenme dinamiklerinin sağlıklı işleyişini aksatıyor. Ayrıca Patrik seçimlerinin Osmanlı döneminde olduğu gibi sabit bir normatif çerçevesi yok. Her Patrik seçimi, mümkün olabildiğince Ermeni Kilisesi’nin teamüllerine uygun yapılsa da ve halk seçimiyle gerçekleşse de, seçim süreçleri her zaman aynı normatif çerçeveye sahip değil ve bazen bir toplumsal kaos ortamı yaratabiliyor.
Aslında Cumhuriyet dönemine geçişte kurumsal bir dönüşüm olmuyor. O nizamnameden miras kalan kurumlar, imparatorluktan ulus-devlete geçişte başka bir dönüşümle Cumhuriyet dönemine aktarılabilirdi. Fakat dediğim gibi, Jön Türk döneminde bir zihniyet değişimi oldu ve nizamnamenin işleyişi de sekteye uğradığı için, Cumhuriyet'e geçişte uygulanma anlamında bir teamül bırakamadı. Nizamname rejimi, bir imtiyaz sistemi gibi görülmeye başlandı. Diğer taraftan aslında Lozan Antlaşması'na baktığınız zaman, 42. maddede, gayrimüslim azınlıkların dinî ve hayır kurumlarının korunacağını ve Türkiye'de mevcut dinî ve hayır kurumlarına gerekli kolaylıkların sağlanacağını hükme bağlanıyor. Aslında “mevcut dinî kurumlar” ifadesi, bir bakıma nizamnamenin kurumlarına da atıf mıdır diye sorgulayabiliriz? Dolayısıyla çok geniş bir çerçeve var. Lozan Antlaşması, kurumların nasıl şekilleneceğine dair sınırlayıcı bir çerçeve çizmektense, içeriği daha geniş tutulmuş, özgür bir perspektif sunuyor. Tabii Cumhuriyet döneminde bazı olumsuz azınlık politikaları da gündeme geliyor. Belki bu dönemde daha olumlu azınlık politikaları uygulanabilseydi, Lozan’ın sunduğu perspektif de gelişen insan hakları çerçevesinde yorumlanabilirdi.
Aslında bir sonraki sorum da onunla ilgiliydi. Lozan Antlaşması'nda az önce de söylediğiniz gibi cemaat nizamnamelerini iptal eden bir hüküm yok, içermiyor. Ama buna rağmen nizamnameyle kurulan o idari yapı Cumhuriyet döneminde işlevsizleştiriliyor.
Aslında 'işlevsizleştirmek' ifadesinden ziyade, bunun bir kurumsal dönüşüme evrilmediğini söylemek daha doğru olur. Çünkü Cumhuriyet dönemindeki uygulamalara baktığınızda, imparatorluktan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde Umumi Meclis'in zaman zaman toplanabildiğini görüyorsunuz. Benzer şekilde, Cismani Meclis ancak 1960'larda kaldırılıyor. Dolayısıyla, nizamnamenin bir anda tamamen yürürlükten kalktığını söyleyemeyiz. Daha ziyade, hükümlerinin parçalı ve seçici biçimde uygulanmaya devam ettiğini görüyoruz. Örneğin seçim süreçlerinde nizamnamenin belirli hükümleri işletiliyor; farklı dönemlerde farklı uygulamalar söz konusu oluyor.
Bu uygulamalarla ilgili Jamanak gazetesinde Türkçe olarak birkaç makale yazdım.[1] Orada da vurguladığım üzere, nizamnamenin tamamen hükümsüz kaldığını söylemek isabetli değil; aksine, belirli alanlarda ve belirli dönemlerde uygulanmaya devam ettiğini görüyoruz. Ancak 1950’den sonra nizamnamenin kurumları ve içeriği yeni düzenlemelerle daraltılmış ve Ermeni cemaatinin güncel dinamiklerini yansıtan legal bir çerçeve olmaktan çıkmıştır. Ancak yakın zamanda ilginç bir gelişme de var. Anayasa Mahkemesi'nin 2019 tarihli bir kararı bulunuyor ve bu karar da konuya farklı bir perspektif kazandırıyor.[2]
Bildiğiniz gibi Patrik Mutafyan'ın hastalanması nedeniyle yeni bir patrik seçimi gündeme geldi. Ermeni cemaatinde farklı talepler dile getirildi ve seçim süreci belli bir süre tıkandı. Derece mahkemelerine başvurular yapıldı. Sonunda cemaat mensupları tarafından T. C. Anayasa Mahkemesi’ne de bir başvuru yapıldı ve 22 Mayıs 2019 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı, Ermeni toplumunun dinî özgürlükler anlamında hak ihlaline uğradığına hükmetti. Bu, içinde dinî özgürlük kavramının çok geniş yorumlandığı, 30-35 sayfalık bir karar. Diğer önemli husus ise, Anayasa Mahkemesi’nin nizamnameye yalnızca yazılı bir iç hukuk kaynağı olarak değil; aynı zamanda Ermeni cemaatinin tarihsel uygulamalarıyla şekillenmiş bir teamül düzeni bağlamında atıfta bulunmasıdır. Bu da çok ilginç. Başka bir ilginç husus daha var: 1863 tarihli Ermeni Milleti Nizamnamesi'nin genel prensiplerini ortaya koyan bir mukaddime bölümü vardır. Bu bölüm Düstur'da yer almamıştır. Bildiğiniz gibi, Osmanlı döneminde ilan edilen bütün yasalar Düstur'da yer alıyor. Ama mukaddime bölümü Düstur'da yer almamıştır. Bu durum tarihçiler ve hukukçular arasında farklı şekillerde yorumlanıyor. Bazı hukukçular hiçbir kanunun mukaddime bölümünün Düstur'a zaten alınmadığını ileri sürüyorlar. Diğerleri ise nizamnamenin kaleme alınışı sırasında devletle cemaat arasında uzlaşı sağlanamayan bazı hususlar nedeniyle bu bölümün bilinçli olarak dışarıda bırakıldığını savunuyorlar. Buna karşılık Anayasa Mahkemesi 2019 tarihli kararında yalnızca nizamname maddelerine değil; bu mukaddime bölümüne de “dibace” başlığı altında birçok kez atıfta bulunmuştur. Metnin Cumhuriyet dönemindeki tartışmalı konumuna rağmen devletin güncel hukuki değerlendirmelerinde, yani sadece cemaatin hafızasında değil, devletin güncel hukuki değerlendirmelerinde de, hâlâ başvurulan normatif bir referans niteliği koruduğunu görüyoruz.
1915’te yaşananlar, hem bu anayasayı hem de Ermeni cemaatini nasıl etkiledi?
Bu süreçte nizamnamenin öngürdüğü Patrikhane kurumları çözüldü. Bu kurumlar katılımcı bir zihniyetle, halk katılımıyla işleyebiliyordu; ancak cemaat mensupları yaşam tehdidiyle karşı karşıya kaldıklarınından cemaat mekanizması işleyemez hâle geldi. 1863 Ermeni Patrikliği Nizâmâtı, 1916 yılında kaldırılmış ve yerine Ermeni Katolikos-Patriklik Nizamnamesi yürürlüğe girmiştir. Osmanlı döneminin son İstanbul Ermeni Patriği Zaven Der Yeğyayan İstanbul’dan Bağdat’a sürgün edilmiştir. 1918 yılında, Mütareke Dönemi’nde Osmanlı mevzuatı çerçevesinde 1863 nizamnamesi tekrar yürürlüğe konulmuş; Patrik Der Yeğyayan makamına geri dönmüştür. Cumhuriyet dönemindeki bazı rapor ve tutanaklar, nizamnamenin tamamen terk edilmediğini, ancak dönemin olağanüstü koşulları nedeniyle esnek biçimde uygulandığını ortaya koymaktadır. 1922–1926 yılları arasında Cismani Meclis'in olağan nizamname usullerinden sapılarak oluşturulduğunu gösterse de yine de bu sivil oluşum işleyebilmiştir. Burada sizi fazla ayrıntıya boğmak istemiyorum. Zaten bu konuları daha önce yukarıda zikrettiğim ve internetten ulaşılabilir pek çok makalemde dile getirdim.
Merkezî nizamın ortadan kalkması, Cumhuriyet döneminde Ermeni toplumunun kendi içindeki kurumlar arası koordinasyonu ve denetimi "nasıl" etkiledi? Eğitim kurumlarının finansal sıkıntıları veya mülk paylaşımı gibi toplumsal krizler, merkezî bir üst yapı olmadan günümüze kadar nasıl göğüslenebildi?
Tabii ki Cumhuriyet döneminde Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nin öngördüğü merkezî ve kurumsallaşmış yapıdan söz edemeyiz; bunun yerine daha parçalı bir örgütlenme ortaya çıkıyor. Bununla birlikte, vakıflar, Patrikhane'nin manevi otoritesi ve hayırseverlerin bağışları sayesinde cemaat kurumları bütünüyle işlevsiz hâle gelmiyor. Ancak cemaatin ortak bir politika üretme kapasitesi önemli ölçüde zayıflıyor. Oysa nizamnamenin temel amaçlarından biri, Cismani Meclis altında uzmanlık alanlarına göre işleyen farklı alt birimlerin, özellikle eğitim ve ekonomi alanında etkili politikalar ve bir kalkınma modeli üretme çabasına girmesiydi. Devlete ödenen vergilerin yanı sıra, nizamname hükümleri uyarınca cemaat üyelerinden mali imkânlarına göre maddi bir destek toplanıyordu. Cemaat bütçesine aktarılan bu kaynakların hangi ihtiyaçlar ve öncelikler çerçevesinde kullanılacağı ortak karar mekanizmalarıyla belirleniyordu. Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde ise bu tür kurumsal planlama ve önceliklendirme mekanizmalarından söz etmek güç. Nizamname kapsamında faaliyet gösteren Eğitim Komisyonu, ortak bir yönetmelik ve politika çerçevesinde sadece okulları yönetmeyi değil; aynı zamanda öğretmen yetiştirmeyi de hedefliyordu. Bugün cemaat okullarında görev yapan öğretmenleri, özellikle Ermenice konusunda yetiştirecek herhangi bir okul cemaat bünyesinde bulunmuyor. Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nin en önemli katkılarından biri de, ortak aklı ve toplumsal menfaati kurumsal mekanizmalar aracılığıyla güvence altına almasıdır. Bu ortak aklın hukuki çerçevesinin bugün olmaması nedeniyle, yöneticilerin toplumsal yararı ne ölçüde gözettiğini denetlemek kolay değildir.
Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte bu hukuki ve toplumsal hak arayışları "nerede" konumlandı? Cemaat içi tartışmalar sadece kilise salonlarına ve vakıf odalarına mı sıkıştı, yoksa yeni kurulan ulus-devletin modern hukuki kurumlarında (mahkemelerde, mecliste) kendine ne kadar yer bulabildi?
Bence bu tartışmalar tek bir alanda değil, farklı mecralarda yürütülüyordu. Kilise salonları ve vakıf yönetim kurulları bunların başlıca tartışma zeminleriydi. Bunun yanında cemaat basını son derece önemli bir işlev görüyor; pek çok mesele önce burada gündeme geliyor, bazıları daha sonra ulusal basına da yansıyordu. Hukuki ve idari sorunlar ise çoğunlukla mahkemelere ya da devletin yürütme organlarına taşınıyordu. Özellikle Vakıflar Genel Müdürlüğü, İç İşleri Bakanlığı, belediyeler, inşaat onarım sorunları olduğu zaman Anıtlar Kurulu ve yerel yönetimler, toplumsal hak arayışlarının konumlandığı merciler...
Tarihsel sürece baktığımızda, cemaat vakıflarının seçim yönetmeliği ve kurumsal temsiliyet krizlerinin çözülmesi için "ne zaman" ve hangi koşullar altında köklü bir zihniyet değişimi mümkün olabilir? Geçmişin nizamı, bugünün tıkanmış bürokratik süreçlerine ne zaman referans olmalıdır?
Tarihçi olarak belli bir tarihe işaret etmek, ne zaman köklü bir zihniyet değişimi olabilir, bunu öngörmek tabii çok kolay değil. Bence bu noktada Ermeni toplumuna da önemli sorumluluklar düşüyor. Kurumsal sorunların sağlıklı biçimde çözülebilmesi, toplumun ortak ilkeler etrafında uzlaşabilmesine ve katılımcı bir istişare kültürünün güçlenmesine de bağlı. Bence Ermeni toplumu bir konsensüs toplumu değil. Yani kalıcı ve sürdürülebilir çözümler, farklı görüşlerin meşru bir zeminde müzakere edilerek asgari müştereklerde buluşulabildiği bir uzlaşı ortamı gerektiriyor. Belki de bu gerekli zihniyet dönüşümünün zamanı da tam olarak bu toplumsal uzlaşının olgunlaşabileceği bir zaman dilimi. Çok farklı görüşler dile getiriliyor Ermeni toplumunun kendi içinde. Ama ortak bir strateji yok. Bence ortak bir strateji geliştirebilen ve asgari müştereklerde uzlaşabilen kararlı bir topluluk, devlet nezdinde sorunlarına daha kalıcı ve kapsamlı çözümler üretilmesini kolaylaştırabilir. Buna karşılık, ortak bir zeminde buluşmadan, farklı aktörlerin birbirinden ayrışan taleplerle devlete başvurması, çözüm süreçlerini zorlaştırabiliyor ve zaman zaman tıkayabiliyor. Bu nedenle, ortak aklın işletilmesi ve önceliklerin birlikte belirlenmesi, hem devletle yürütülen diyaloğu daha sağlıklı hâle getirir hem de çözüm süreçlerinin daha yapıcı ve verimli ilerlemesine katkı sağlar.
Ancak tarih bize önemli bir gözlem olanağı sunmaktadır: 1863 Ermeni Milleti Nizamnamesi de kendi döneminin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere, Osmanlı Devleti'nin hukuki dönüşüm süreci içerisinde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla nizamnameyi değerli kılan husus, hükümlerinin değişmezliği değil; dönemin siyasal ve toplumsal şartları içinde halk temsili, hesap verebilirlik, ortak yarar, refah ve kalkınma, meşru yönetim ilkelerini hukuki bir çerçeveye kavuşturmuş olmasıdır. Reformun temel koşulu olarak görev ve yetkilerin açık bir şekilde dağıtılmasını esas alan nizamname, idari ve denetim işlevlerini farklı organlar arasında paylaştırmıştır. Her alt organın bir üst organa karşı sorumlu olduğu hiyerarşik bir sorumluluk zinciri kurarak, güçler ayrılığı ve karşılıklı denetim ilkeleri üzerine inşa edilmiş etkin bir kurumsal denetim mekanizması oluşturmuştur. Ancak bu denetim mekanizmasının da sınırları olduğunun altını çizmek lazım. Diğer imparatorluklarında ilan edilen nizamnamelerde olduğu gibi, Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi’ndeki esas sorun, cemaat erkinin Patrikhane gibi kurumsal bir yapı üzerinden kamu gücüne eş değer cezai yaptırım doğurabilecek kudrete sahip olmamasıdır. Bu nedenle nizamnamede geçen çoğu hüküm uygulama aşamasında değerini yitirmekte ve bir yanılsamaya dönüşmektedir. Hukuki metinlerin uygulanma ve cezai yaptırım gücü olması, cemaat kurumları ve devlet arasında karşılıklı iyi niyete dayalı bir dayanışma mekanizmasını gerektirir. Benzer şekilde günümüzde de cemaat vakıflarının seçim yönetmelikleri veya kurumsal temsiliyete ilişkin sorunların çözümü, yalnızca geçmişteki düzenlemelerin aynen ihya edilmesiyle değil; günümüz hukuk düzeni içerisinde katılımcılığı, kurumsal koordinasyonu, hesap verebilirliği ve her şeyden önemlisi yaptırımı güçlendirecek yeni mekanizmaların oluşturulmasıyla mümkün olabilir. Geçmişin nizamı, bugünün hukuki ve idari sorunlarına birebir çözüm sunan bir model olarak değil; kurumsal ilkeler ve yönetim anlayışı bakımından ilham veren tarihsel bir tecrübe ve arka plan olarak değerlendirilmelidir.
O nizamnamenin bazı süreçleri tıkadığından bahsettiniz. O dönem bu nizamname tartışmaları Masis ve Varaka-i Havadis gibi birtakım gazetelerde nasıl tartışıldı, bu tıkanmalar çözülebildi mi?
Nizamname çok sayıda alt komisyon öngörüyordu. Bunlar kuşkusuz uzmanlık alanlarına göre tasarlanmıştı ve bu yönüyle önemli bir işlev üstleniyorlardı. Ancak diğer taraftan, bu yapı zaman zaman ağır işleyen karar alma süreçlerine dönüşüyordu. Alt komisyonların belirli toplantı ve karar yeter sayıları vardı; üyelerin her zaman toplantılara katılamaması nedeniyle bu yeter sayılara ulaşmak güçleşiyor, dolayısıyla karar alma süreçleri de gecikebiliyordu. Dönemin basınında da bu aksaklıklara ilişkin eleştiriler görmek mümkün. Bu nedenle, çok sayıda alt komisyon yerine daha sade, daha esnek ve daha hızlı işleyebilen bir kurumsal modelin, cemaatin ihtiyaçlarına daha etkin cevap verebileceği düşünülebilir.
Bu konuda gazetelere yansıyan somut bir tartışma veya yazı mevcut mu?
Bu konuda çok sayıda örnek var. Yakın zamanda, Jamanak gazetesinin kurucusu Misak Koçunyan'ın başyazıları hakkında bir makale hazırladım; Tarih Vakfı tarafından yakında yayımlanacak. Koçunyan'ın dikkat çektiği önemli bir mesele —ki bence pek çok meselenin temelinde yatar— nizamnamenin öngördüğü kurumsal mekanizmaların yaptırım gücünden yoksun olmasıdır. Bunun temel nedeni, devletin Patrikhane'nin varlığını tanımasına rağmen, onu esasen dinî bir kurum olarak görmesi ve din dışı ya da hukuki meselelerde talep, aktarım ve müracaat hakkını yeterince dikkate almamasıdır. Oysa Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nde patrik yalnızca ruhani bir lider değil; aynı zamanda Patrikhane bünyesindeki meclislerin devlet nezdindeki temsilcisiydi. Ona göre patriklik makamının konumunu güçlendirmek, nizamnamenin uygulanışında önemli bir öncelikti. Koçunyan Patrikhane’den Babıali’ye nice takrirler gönderildiğini; ancak iletilen sorunların çözüme ulaşmadığına dikkat çeker. Bu takrirlerden dikkate alınan konular, sadece okul veya kiliselerin inşaat sorunları ile ruhanilerin görev beratları olmuştur. Koçunyan, Ermeni patriğinin yetkinlikleri ne olursa olsun, burada esas olan hususun, patriğin şahsiyeti değil; patriklik makamının yetki ve konumunun güvence altına alınmasıdır.
Günümüzden baktığımızda; o nizamnamenin yazılmasını doğuran sorunlar ve sebepler arasında bir fark mevcut mu? O sorunlar ve sebepler çözülebildi mi?
Toplum dinamikleri zaman içinde değişmiş olsa da, nizamnamenin benimsediği şeffaflık, hukuki çerçeve, meşruiyet, temsil, katılımcılık ve hesap verebilirlik ilkeleri güncelliğini korumaktadır. Bunun yanı sıra, eğitim hizmetlerinin geliştirilmesi, sosyal dayanışmanın güçlendirilmesi ve kaynakların etkin kullanımı gibi hedefler de önemini korumaktadır. Bu yönüyle nizamname, yalnızca hukuki bir düzenleme değil; yönetim ile toplumsal gelişimi birlikte ele alan kapsamlı bir vizyon ortaya koymaktadır. Bu ilke ve hedefler, dönemin Ermeni toplumunun kendi iç dinamiklerinden doğan ihtiyaç ve taleplerdi; başka bir ifadeyle, Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'ni doğuran temel saiklerdi. Nizamname, bu talepleri kurumsal ve hukuki bir çerçeveye oturttu. Aradan geçen uzun zamana ve değişen toplumsal koşullara rağmen, bugün de cemaat yönetimine ilişkin beklentilerin özünde büyük ölçüde aynı ilke ve ihtiyaçların yer aldığı söylenebilir. Temel arayışlarda önemli ölçüde bir süreklilik bulunmaktadır.
Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi'nde talep edilen şeyler bugün günümüze kadar gelen süreçte karşılanabildi mi?
Hepsi kuşkusuz karşılanmadı. Dönemin gazetelerine bakıldığında, nizamname sürecinin güçlü bir kamuoyu oluşturduğu görülmektedir. Basında yürütülen yoğun tartışmalar, cemaat yönetimine ilişkin meselelerin geniş kitlelere ulaşmasını sağlamış ve zengin bir fikir ortamı yaratmıştır. Geriye, dönemin siyasal ve toplumsal dinamiklerini anlamaya imkân veren, son derece zengin bir basın mirası kalmıştır. Millet-i Ermeniyân Nizamnamesi, ortak bir hukuki ve kurumsal çerçeve oluşturarak geniş Osmanlı coğrafyasında yaşayan Ermenileri aynı yönetim anlayışı, hak ve sorumluluklar etrafında bir araya getirmiş; bu yönüyle güçlü bir Ermeni kimliğinin şekillenmesine önemli katkı sağlamıştır. Nizamnameyi kaleme alanların öncülük ettiği dil reformu, basın sayesinde geniş kitlelere aktarılmış ve modern Batı Ermenicesi önemli bir gelişim göstermiştir. Bugün hâlâ aynı Ermeniceyi konuşuyoruz. Ancak bugün aynı ölçüde güçlü bir dil bilincinden söz etmek güçtür.
Ayrıca, nizamname ile kurumsallaştırılan Eğitim Komisyonu ve onun benimsediği eğitim politikaları sayesinde Osmanlı coğrafyasında yaygın ve güçlü bir okul ağı oluşturulmuştur. Dönemden günümüze ulaşan ders kitapları, müfredatlar ve gazete yazıları, okulların sıkı bir denetim mekanizması içerisinde faaliyet gösterdiğini, bir yandan çağın Avrupa merkezli eğitim anlayışının yakından takip edilirken, diğer yandan geleneksel Ermeni ve Osmanlı kültürünün gereklerine sadık kalındığını yansıtmaktadır. Bu sayede eğitim alanında belirli bir standartlaşma sağlanmış, ortak bir kültürel ve dilsel birikimin oluşmasına önemli katkıda bulunulmuştur. Ermeni feminizmi de bu ortamda şekillenmiştir.
Bununla birlikte, bu okul ağı günümüze aynı ölçekte ulaşamamıştır. Demografik değişimler, öğrenci sayısındaki azalma ve ekonomik güçlükler nedeniyle birçok okul zaman içinde faaliyetini durdurmuş ya da kapanmıştır. Bu nedenle, nizamnamenin eğitim alanında ortaya koyduğu kurumsal başarının tarihsel mirası önemli olmakla birlikte, bu mirasın günümüzde aynı kapsam ve yaygınlıkta sürdürülebildiğini söylemek güçtür.
Okuyucularımız başta olmak üzere Ermeni halkına bir mesajınız var mı?
Ben size ve Fikir Coğrafyası’na çok teşekkür ediyorum. Ermeni toplumunun kendine özgü deneyimlerini ve meselelerini okuyucularınızla paylaşma fırsatı sunduğunuz için ayrıca müteşekkirim.
[1] Aylin Koçunyan, “Nizâmnâme-i Millet-i Ermeniyân: Bir Rapor ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçişe Dair Bazı İpuçları I & II”, Jamanak gazetesi, 19 & 20 Mayıs 2016; “Retrospektif Çağrışımlar: Ermeni Milleti Nizamnamesi, Cumhuriyet Dönemine Toplumsal İzdüşümler I & II”, Jamanak gazetesi, 20 & 21 Ekim 2016.
[2] Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi. Levon Berç Kuzukoğlu ve Ohannes Garbis Balmumciyan Başvurusu. Başvuru No. 2014/17354. Karar tarihi 22 Mayıs 2019. Resmî Gazete, 10 Temmuz 2019, sayı 30827.
Yeni yorum ekle