Fikir Coğrafyası platformunda bu köşede daha önce enflasyon ve işsizlik konusunu ele aldığımız, “Türkiye'nin başlıca makroekonomik göstergeleri” yazı dizisine bugün büyüme ile devam ediyoruz. Bu çerçevede bu yazıda ekonomik büyümenin ne olduğu, büyüme oranının yüksek veya düşük olmasının ne anlama geldiği, Türkiye'de reel ekonomik büyüme oranının son yıllarda ne düzeyde seyrettiği ve büyümenin hızlandırılabilmesi için neler yapılması gerektiği konusunu değerlendireceğiz.
Ekonomik büyüme, enflasyon ve işsizlik ile birlikte bir ekonominin performansını ölçerken başvurabileceğimiz en önemli üç göstergeden biridir. Ekonomik büyüme derken kastedilen şey Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) yahut bununla yakın akraba bir kavram olarak milli gelirin büyümesidir. GSYH bir ülke sınırları içinde belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin toplam piyasa değeridir. Dolayısıyla GSYH’nın da, ekonomik büyümenin de esas kaynağı üretimdir, bir ekonominin mal ve hizmet üretim kapasitesidir. Bir ülke geçtiğimiz yıla kıyasla bu yıl daha fazla mal ve hizmet üretebilmişse, ekonomi büyüyor demektir. Büyüme zenginleşme demektir, ihtiyaçlarımızı karşılamak için kullanabileceğimiz daha fazla mal ve hizmet demektir, refah demektir, dünya nimetlerinden daha fazla istifade etme imkânı demektir, dolayısıyla ekonomik büyüme iyi bir şeydir. Bir ekonomi ne kadar hızlı büyürse o kadar hızlı zenginleşir, yoksulluğu azaltma imkânları da o oranda artar.
Bu bağlamda “nominal büyüme” ile “reel büyüme” arasındaki farka dikkat çekmekte yarar vardır. Nominal büyüme fiyat artışlarının yani enflasyonun etkisinden arındırılmamış, kâğıt üzerinde büyüme demektir. Bu yıl ürettiğiniz mal ve hizmetlerin miktarını bu yılın fiyatlarıyla çarparak toplar, piyasa değerini hesaplarsanız, bu değer nominal bir değerdir. Reel değer ise miktara dayalı olan, fiyat artışlarının etkisinden arındırılmış, refahınızı artıran, gerçek değerdir. Dolayısıyla önemli olan nominal değil, reel ekonomik büyümedir.
İktisatçıların reel ekonomik büyümeyi hesaplamak için geliştirdiği yöntemlerin ayrıntısına burada girmeye gerek yoktur. Kısaca, geçmişte, ekonominin nispeten istikrarlı olduğu, “baz yılı” olarak belirlenen bir yılın fiyatlarıyla bu yıl üretilen miktarları çarparak değer hesaplamak bize baz yılı ile içinde bulunduğumuz yıl arasındaki dönemde fiyatlarda görülen artışlardan, yani enflasyondan arındırılmış, “reel” değerleri verecektir.
“Bir lokma bir hırka” felsefesini yürekten savunan, azla yetinmeyi yücelten, açlık ve sefalette fazilet arayan az sayıdaki istisnaları bir kenara bırakırsak, zenginleşme çoğumuz için iyi bir şeydir. Her şeyden önce hayata tutunmak için karnımızı doyurmak, temel ihtiyaçlarımızı karşılamak durumundayız. Hemen ardından eğitim, sağlık, seyahat, kültür, sanat, eğlence gibi hayatı bizim için çekilir, zevkli ve renkli kılan ihtiyaçlar devreye girer. Dini bütün Müslümanlar için zekât ve hac gibi dini vecibelerimizi yerine getirebilmek hali vakti yerinde olmayı, dini yönden “zengin” sayılacak imkânlara sahip olmayı gerektirir. Dolayısıyla zenginlik gerek hayatta kalmak, gerekse bazı maddi yükümlülüklerimizi yerine getirmek ve dünya nimetlerinden istifade edebilmek için iyi bir şeydir. Reel ekonomik büyüme de zenginlik ve refah artışı demek olduğuna göre, bir ekonominin hızlı büyümesi gayet arzu edilir bir şeydir.
Reel ekonomik büyüme sadece bireysel olarak değil, uluslararası ilişkiler bağlamında da önemli bir meseledir. Hızlı büyüyen ülkelerin dünya ekonomisi içindeki payı artmakta, bu ülkeler adından daha çok söz ettirmekte, ekonomik gücü artan ülkelerin siyasi gücü, diplomatik gücü ve caydırıcı gücü de artmaktadır. Efsanevi lideri Mao 1976’da öldüğünde, milyonlarca insan açlıktan ölürken esamisi bile okunmayan Çin’in, 1970’li yılların sonundan 2020’li yıllara nerdeyse yarım asır boyunca -uyguladığı isabetli politikalar sayesinde- %8-10 gibi olağanüstü hızla büyümesi sonucu bugün ABD’nin uykularını kaçıran caydırıcı bir güç haline gelmiş olması manidardır. Hızlı ekonomik büyümenin bir ülkeyi nereden nereye getirebileceğinin en çarpıcı örneklerinden biri Çin’in son kırk yıllık büyüme hikâyesidir. Trump yönetiminin başlattığı ticaret savaşları, korumacılık eğilimleri ve tehditkâr politikaların ardında esasen Çin gibi yükselen güçler karşısında yaşanan panik ve dünya egemenlik tahtını bu yükselen güçlere kaptırmama telaşı yatmaktadır.
Ekonomik büyümenin kaynakları, yani bir ekonominin hangi koşullar altında hızlı büyüyeceği konusunda geniş bir literatür vardır. Uzun hikâyeyi kısa keserek söylersek, bir ekonominin hızlı büyümesi için ekonomik ve siyasi istikrar önemlidir, tasarruflar önemlidir, yatırımlar önemlidir, nitelikli işgücü önemlidir, sermaye stoku önemlidir, teknoloji ve Ar-Ge önemlidir, tasarrufların yatırımlara aktarılmasını sağlayan finansal piyasalar önemlidir.
Ekonomik büyümenin ne anlama geldiği üzerine yaptığımız bu kısa gezintiden sonra biraz da Türkiye'nin ekonomik büyüme performansına bakmakta yarar var. Türkiye'nin ekonomik büyüme karnesi son yıllarda acaba nasıl bir görünüm arz etmektedir? 2010-2025 döneminde, yani son 15 yıllık dönemde Türkiye'de reel ekonomik büyümenin izlediği seyir Grafik 1’de gösterilmiştir.
Grafik 1’de de görüldüğü üzere, Türkiye'de reel ekonomik büyüme son 15 yıllık dönemde inişli-çıkışlı bir seyir izlemiştir. 2011-2019 arası dönemde büyümenin yavaşlaması çok belirgindir. 2021’deki sıçramanın ardından yeniden bir yavaşlama eğilimi dikkati çekmektedir. Son beş yılda (2020-2024 dönemi) yıllık reel ekonomik büyüme oranları sırasıyla %1,9, %11,4, %5,5, %4,5, %3,3’tür. 2025’in 3. Çeyreğinde %3,7 olan büyüme oranının yılın tamamı için %3,8 olacağı tahmin edilmektedir.
Grafik 1’den kolayca izlenebildiği gibi ekonomik büyümede zikzakların fazla, iniş-çıkışların sert olması istikrarsızlık işaretidir. Esasen bir ülkede ekonomik istikrarın olup olmadığı konusunda bir fikir verebilecek en tipik göstergelerden biri, ekonomik büyümenin orta ve uzun vadedeki seyridir. İstikrarlı bir ekonomide büyümenin seyri düzgün, yukarı yönlü, kırılmalar ve zikzakların nispeten az ve küçük boyutlu olduğu bir seyirdir. Türkiye ekonomisinde ise istisnalar dışında maalesef büyümenin seyri bu şekilde iniş-çıkışların baskın olduğu, istikrarsız bir seyirdir.
Türkiye'de uzun dönemli ortalama büyüme hızı, başlangıç noktası olarak alınan yıla ve dönem uzunluğuna bağlı olarak değişmekle birlikte, genellikle %4-4,5 civarındadır. Bu çerçevede örneğin 1985-2002 dönemi için bu rakam %3,9, 2002-2019 dönemi için %5.4’tür. Bu açıdan bakıldığında 2025 yılında ekonomik büyüme 1985-2002 dönemi ortalama büyümesine yakın iken, 2002-2019 dönemi ortalama büyüme oranının bir hayli altında kalmaktadır. Tahmin edilebileceği gibi ekonomik ve siyasi istikrarın olduğu dönemlerde ekonomi daha hızlı büyürken, istikrarsızlığın baskın olduğu dönemlerde büyüme yavaşlamakta, hatta negatif büyümeler, yani küçülmeler olmaktadır. Menderes iktidarının ilk yarısı (1950-1955), Özal dönemi (1983-1993) ve AKP iktidarının ilk yarısı (2002-2013) Cumhuriyet tarihinde en hızlı ekonomik büyümenin kaydedildiği yıllar olarak dikkati çekmektedir.
2008-2009 küresel ekonomik krizinde olduğu gibi zaman zaman dışsal faktörler de etkili olmakla birlikte, ekonomik büyümenin asıl belirleyicileri ekonomik ve siyasi istikrar, siyasi gerilimin düşük ve belirsizliğin az olması, öngörülebilirlik, iç tasarruflar, yatırım ortamının iyi olması ve piyasalara duyulan güven gibi içsel faktörlerdir. Hukuk devletinin tesis edildiği, keyfiliklerin olmadığı, kurallara göre iş yapılan, belirsizliğin ve ülke riskinin az olduğu ortamlarda yatırım iştahı artmakta, ülke yerli ve yabancı yatırımcılar açısından cazip hale gelmekte, yatırımların bolca yapıldığı ekonomi de hızla büyümektedir.
O halde ülkesini seven, vatandaşının refahı ve yaşam kalitesini önemseyen, ülkesinin dünyadaki itibarı ve caydırıcı gücünü artırmak isteyen yönetimlerin yapması gereken şey, ekonomik ve siyasi istikrarı sağlamak, hukuk devletini tesis edip kurumları güçlendirmek, keyfilikleri önlemek, belirsizlikleri ortadan kaldırmak, ülke riskini azaltıp yatırım ortamını iyileştirmektir.
https://www.mahfiegilmez.com/2020/01/turkiye-ekonomisinin-son-17-yl.html
Yeni yorum ekle