Yalan ile Hakikat Arasında Siyaset

26 Nisan 2024

İnsanlık tarihinde yöneten-yönetilen ayrımının başladığı günden bugüne siyasette yalan ve hakikat ilişkisi hep varolagelmiş ve tartışılmıştır. İktidar elde etmek ya da sürdürmek ve istikrar, düzen ya da nizam adına siyasi yalanlar hakikat kılığı altında meşruiyetini sürdüregelmiştir. Hannah Arendt (1906-1975) perspektifinde söylersek (bkz. Yalanla Siyaset, Sel Yay., 2021) yalan ile siyaset arasında çok sıkı ve kurucu bir bağ olmakla birlikte tarihsel süreçte siyasi yalanlar, gerçekliği ortadan kaldırmak ve bozmak adına değil, kitlede bir hakikat etkisi yaratmak adına işlevselleştirilmiştir. Bu yönüyle yalanın siyasette eylemsel bir yönü bulunmaktadır.

Doğruculuğun hiçbir zaman siyasi erdemler arasında sayılmadığını, yalanın ise siyasi emelleri gerçekleştirmede savunulabilir bir araç olarak kullanılageldiğini vurgulayan Arendt’e göre siyasi yalan, klasik ve modern olarak ikiye ayrılır. Bu tasnife, yalanın biçim ve doğasının hepten dönüştüğü ve çatallandığı post-modern yalanı da eklemek gerekir. Siyasette klasik yalan, hakikatin gizlenmesi yani doğrunun söylenmemesidir. Platon’un Devlet’inde, hakikatle ayrıcalıklı bir ilişki kurduğuna inanılan bilge yöneticinin polis’in (site/devlet) düzeni, sulh selameti, adaleti ve iyiliği adına hakikati gizlemesi ya da söylemesi meşru görülen “soylu yalan” (genna-ion pseudos) bu kabildendir. Benzer şekilde, Machiavelli’nin Prens’inde, hükümdarın iktidarı elde etmek ve sürdürmek adına, tilki gibi kurnaz ve göründüğünden başka olmasını salık veren, iktidarı tehlikeye girdiğinde daha önce verdiği sözü geri almasını bir gereklilik gören “zorunlu yalan”, siyasette klasik yalanın tipik örneğidir. Klasik yalanda yalan söyleyen yönetici ya da iktidar, içini kemirse de hakikati gizlediğinin farkındadır ancak yalanı “soylu”luk ya da “zorunluk” adına siyasileştirir. Klasik yalanda, yalan toplumsallaşmamış ve her tarafa yayılmamıştır.

Modern yalanın, basın, radyo ve benzeri tüm tekniklerin yalanın hizmetine sunulduğu ve yalanın bu şekilde kitleselleştiği ve bütüncül bir karaktere büründüğü rejimlerde ortaya çıktığını “Modern Yalanın Siyasal İşlevi” başlıklı makalesinde (Bkz. Yeni Türkiye Hakikatsiz Siyaset Soylu Yalan, Ed. Betül Yarar, Phoenix Yay., 2018 içinde) inceleyen Alexandre Koyre (1892-1964), modern insanın yalanın içinde yüzdüğünü, yalanı soluduğunu ve varoluşunun her anında yalanın esiri olduğunu dile getirir. Koyre, modern teknolojiler ve propaganda teknikleri ile doğruluk ve hakikat karşıtlığı temelinde kurulan modern siyasi yalanın düşman yaratma ve üretme potansiyeli ile hayatiyet kazandığının altını çizer. Arendt ise modern yalanın klasik olanın tersine örgütlü yalan olduğunu ve küresel bir manipülasyon içerdiğinden bahisle varlığını hayal gücüne borçlu olduğunu yazar. Modern yalan, imaj yoluyla olgusal gerçekliği dejenere etme, manipüle etme, gerekirse yok etmeyi önceleyen ve siyasetin çıkarına uygun bir ‘hakikat’ yaratma edimidir. Başka bir deyişle modern yalan, söyleyenin bile neyin hakikat olduğunu bilemediği, yalanın her tarafa yayılıp toplumsallaştığı olgusal hakikatlerle ilgilidir. Olgusal hakikatler, bilimsel ve rasyonel hakikatlerin tersine siyasetin toplumla buluştuğu eylemsellik alanında oluşur ve oldukça kırılgandır. Olgusal hakikatlerin manipülasyonu ve imaj yaratma tertibi içinde cereyan eden siyasi yalanlar çoğu zaman mantığa ters düşmeyebilir. Olayların ve olgusal hakikatlerin tam da bu karakterinden dolayı, hakikat gizlenmekle kalmaz, yalan yeni bir hakikat kılığında adeta yaratılır.

Gücün merkezileştiği, kutuplaşmanın arttığı, komplo teorilerinin kol gezdiği, siyasi operasyon ve manipülasyonların ayyuka çıktığı bir siyasi iklim, yalan söylemenin ve inanmanın kolay, hakikati ortaya çıkarmanın ise çok zor olduğu gri bir alana tekabül eder. Böylesi zamanlarda örgütlü siyasi yalana başvuranlar, kitlenin refleksleri ve duymak istediklerine uygun bir şekilde yalanı hakikat kisvesi altında sunarak, siyasal olguları kitlenin güvenlik, çıkar ve zevklerine uyumlu hale getirerek yalanı hakikatten daha cazip hale getirebilirler. Modern zamanlarda hakikat kılığında ileri sürülen siyasi yalanlar, kuzu postunda kurt misali gibi ikna ediciliği ve ısırıcılığı/korkutuculuğu daha yüksektir. Siyasette hakikat, çoğunlukla kimsenin/kitlenin umrunda değildir. Çünkü hakikat yalın ve çıplak gerçekliği ile can sıkıcı ve konfor bozucudur. Bu düşünce ile duygunun birey ve kitlede edindiği yere benzer. Kendilik bilincine sahip olamamış, bağımsız düşünme yetisini elde edememiş bir kişinin, bir kimlik, bir grup ve bir otorite ile özdeşleştiği ve özneleşemediği bir yerde modern siyasi yalanların yeni bir ‘hakikat’ üretme potansiyeli her zaman daha yüksektir.

Modern örgütlü yalanların inşa ettiği siyaseti, hakikat şahitliği ve anlatıcılığı (filozof, sanatçı, tarihçi, tanık ve bilim insanı gibi) ile yalandan korumanın mümkün olduğunu zikreden Arendt, ikna ve şiddetle olgusal hakikat ne kadar çarpıtılırsa çarpıtılsın eninde sonunda gerçeğin rahatsız edici yönünün açığa çıkacağına inanır ve Kant’tan mülhem, “Adalet yerini bulsun da gerekirse dünya yıkılsın” (fiat justitia, pereat mundus) diye haykırarak, hayatta kalamasa da hakikat anlatıcılarının dünyayı değiştirme yönünde bir başlangıç yapacağını vurgular.

Bununla birlikte Arendt’in ötesinde, siyaset ile yalan arasındaki ilişkiyi incelerken yalan ile hakikat arasında bir karşıtlık olduğu kabulünden yola çıkan çalışmaların yanılgısının, yalanı etkili kılanın hakikat karşıtı bir duruşu değil, hakikati taklit etmesi olduğunun altını çizen Ahmet Murat Aytaç, siyasi yalanın edimsel ve performatif yönüne dikkat çeker (“Hakikatin Kendinde Menkul Bir Enerjisi Yoktur, Hakikati Savunmak Gerekir”, Bkz. Yeni Türkiye Hakikatsiz Siyaset Soylu Yalan, Ed. Betül Yarar, Phoenix Yay., 2018 içinde). Yalanın olgusal hakikatlere dair epistemolojik boyutundan ziyade etik boyutunun yani hakikati taklit eden bilginin özne ve toplumsal ile girdiği ilişki çerçevesinde çözümlenmesinin daha üretken sonuçlar vereceğini ifade eden Aytaç’ın, yalanın bilgisizlik ya da cehaletin bir ürünü değil, etik-politik bir sorun olduğu dile getirmesi tam da post-modern siyasi yalanların dönüşen doğasına işaret etmesi bakımından dikkate değerdir.

Post-modernist dünyanın açtığı çatallaşan yarıkta, sosyal medya ve sanal alem teknolojileri altında bilgi ve malumat bombardımanına tutulan bireyin neyin hakikat neyin yalan olduğunu bilemediği bir belirsizlik ve hiçlik duygusu altında yaşamasının ötesinde, Arendt’çi perspektiftle yalana karşı hakikati savunmak yetmemekte, yalana hakikat kılığı geçiren, yalanın ‘hakikat’ üretme ve hakikati temsil etmesini mümkün kılan toplumsal psikoloji ve koşullara odaklanmak ve yalana inanma arzusunun altında yatan psikolojiyi çözümlemek büyük önem arz etmektedir.

Post-modern yalan döneminde siyasetin hem ilişkisel hem eylemsel hem de dijital performansı ile gerçekliğe dokunarak hakikat etkisi yaratan yalan üretme potansiyeli karşısında, sadece hakikati haykırmak yetmemekte, Derridacı bir yöntemle söylemek gerekirse, söylenenlerden ziyade söylenmeyenlere odaklanmak gerekir. Başka bir deyişle, sadece siyasi yalanları yapı-söküme uğratmak yetmemekte, siyasetin eylemsel yönü ile söylenmeyenler üzerinden söylenen yalanları çıplaklaştırmak ve boşa düşürmek hayati önem arz etmektedir.

Post-modern yalan döneminde, siyasi yalanlar basitçe olgusal hakikatleri çarpıtmak ya da manipüle etmenin ötesinde daha çok hakikat etkisi yaratacak eylemlerle işlevsellik kazanmaktadır. Post-modern dönemde siyasi yalanlar, bir hakikatin gizlenmesi ya da çarpıtılmasının ötesinde, düşmanlaştırılan ve ötekileştirilenlerin hak ettiklerini alenen teşhir etmeye yönelmiştir. Post-modern dönem siyasetçisi hakikat etkisi yaratacak yalanların kitlelerin psikolojisinde yaratacağı belirleyici etkinin farkında olarak yalanı daha görünür kılacak stratejiler gütmektedir. Bunun için reklamcı ve pazarlamacıların yaratıcılıklarından ilham alan halkla ilişkiler uzmanları, üniversite ve düşünce kuruluşlarından gelen yüksek ünvanlı sorun çözücü aydınlar ile kamuoyunu biçimlendiren basın kullanılır. Tüm bunlar, yalanlarında ne kadar başarılı ve ne kadar ikna edici olurlarsa o kadar kendi yalanlarına inanırlar. 

Post-modern dönemde siyasi yalanlar çarpıtma ya da inananların sadece çıkarları yüzünden yalanları görmezlikten gelmesinin ötesinde, yalanın insanlar üzerinde yarattığı psödolojik karakterinden bağımsız değerlendirilemez. Psödologya, öznel olarak doğru ve gerçek olan bir şeyi, olgusal hakikat ve nesnel gerçekliğe uymasa da “gerçek” olarak almak anlamına gelmektedir. Post-modern dönemde siyasi yalan o kadar çatallaşmıştır ki insanların çoğunluğu, gerçeği araştırmak yerine yaldızlı imgelerler bezenmiş yalanın hakikat yaratıcı temsilleri ile tatmin olur hale gelmiştir. Psikiyatri literatüründe katlanılması güç hakikatlerin yadsınması yoluyla ortaya çıkan bir yalan türü olan düşlemsel yalan/psödologia fantastika (Halime Arslan-Yunus Emre Evliçe, “Psödologia Fantastika, Kriz Dergisi), siyasi yalanların sokaktaki insan üzerinde yarattığı etkiyi açığa çıkarması bakımından oldukça işlevseldir. Siyasi yalan, kitlenin bilinçli ya da bilinçdışı özlemlerini harekete geçirdiği için kitle de özlemlerine uygun bir düşleme kapılabilmektedir. Post-modern dönemde bu türden düşlemler, toplumun gerçeği değerlendirme yetisini hepten kaybetmesine yol açmaktadır.

Günümüzde siyasi yalanların hakikat yaratıcı etkisinden azade kalmanın yolu, olgusal hakikati bilginin nesneyle kurduğu bir ilişki olarak değil, varoluşsal bir kategori olarak ele almaktan geçmektedir. Siyasal arenada hakikat, bağlama göre belirlenebilir bir olgu haline gelmişse, hakikati dile getirmek yetmemekte kişinin özne ve yurttaş olarak özneleşmesini mümkün kılan kamusal alanda söz söyleme ya da doğruyu söyleme (parrhesia) cesaretini elde etmesidir. Bu da kişinin topluluk ya da cemaatlerin itaatkar üyesi olmanın ötesinde kendilik bilinci ile bağımsız düşünme yetisini kazanması ile ete kemiğe bürünecektir.               

Siyasi yalanların hakikat kılığında topluluklarda yarattığı etki yüzünden bugün Türkiye siyasetinde kötülük, Arendt’in bahsettiği türden sıradan olmaktan çıkmış doğal ve normal hale gelmiştir. Ne yazık ki Türkiye siyasetinde siyasi yalanların yol açtığı kötülük, baştan çıkarıcı bir ameliyedir. Ne yazık ki siyasette en geçer akçe kötülük haline geldi. Türkiye siyasetinde kötülüğün doğal, normal ve sıradan oluşu büyük prim yapmaktadır. Çünkü doğru ve iyi kitlenin umrunda değildir. Çünkü kitle düşünmez, haysiyeti kendilik bilincinden değil, bir kimlik, grup ve otorite ile özdeşleşmekten almaktadır. Birey bilinci ve yurttaş aidiyeti olmayan topluluklara aidiyet gösteren kişiler, siyasi yalanla kendilerine düşlemsel bir gerçeklik evreni yarattıkları için siyasete yalan ve kötülük hakimdir.

 

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
1 kez görüntülendi. 93 kez görüntülendi. 0 yorum yapıldı.