Yapay Zekâ Çağında Türkiye’nin Kültür Sınavı

30 Eylül 2026
Image

Kültür… Bir milletin tarihsel hafızası, kimliği, ortak değerler kümesi ve geleceğe dair medeniyet tasavvuru.

Kültür politikası ise konser organizasyonları, müze biletleri, tiyatro perdeleri ve festivaller.

Kültür kavramının tanımı doğru da, kültür politikası ne alaka demeyin. Bunu biz yaptık. El birliğiyle kültürü sığ bir paranteze hapsettik.

Bugün yapay zekânın ve dijital ağların belirlediği yepyeni bir çağın başlangıcındayız. Böyle bir çağda kültür politikasını konuşmak, müzedeki tarihi eserleri pasifçe korumaktan ibaret olamaz. Asıl mesele, millî hafızayı ve birikimi yarının teknolojileriyle yeniden üretebilmektir.

İlk adım idari ve zihinsel alanda atılmalı. Kültür ile turizm birbirinden ayrılmalı. Çünkü bu iki alanın öncelikleri aynı değil. Turizm demek döviz girdisi, pazarlama, hizmet sektörü ve ticari getiri demek. Kültür ise kimlik, hafıza, dil, sanat ve estetik üreten kurucu unsur. İkisini aynı bakanlığa hapsederseniz, kültürün uzun vadeli hedefleri, turizmin kısa vadeli ekonomik öncelikleri karşısında zayıflar. Bin yıllık kültürel miras, turistlere sunulan bir meta’ya dönüşür. Çözüm net: Kültür yönetimi, turizmin ticari kaygılarından kurumsal olarak ayrılmalı ve müstakil bir Kültür Bakanlığı kurulmalıdır. Böyle bir yapı, kültür politikasına çok daha güçlü bir kurumsal ağırlık kazandıracak, enerjisini millî kültürün derinleştirilmesine ve geleceğe taşınmasına harcayacaktır.

Peki, Türkiye bu çağda nasıl bir kültür politikası inşa etmeli? Müstakil bir Kültür Bakanlığı kurduk diyelim. Bu yapının harcı ne olacak?

Cevap net. Koruyucu ve üretken, özgün, dinamik bir kültür. Türk dilini, edebiyatını, musikisini, mimarisini ve düşünce mirasını kurucu unsur sayan kapsayıcı bir anlayış. Bu yaklaşım pasif bir muhafazakârlık ya da nostaljik bir geçmişe övgü değil. Geçmişe çekilmek hiç değil. Geçmişten güç alarak geleceği inşa etmek. 

Ziya Gökalp’in hars-medeniyet ayrımını bugünün diliyle yeniden düşünürsek, yapay zekâ ve dijital teknoloji, medeniyetin ortak araçları olabilir. Fakat bu araçlarla ne üreteceğimizi belirleyecek olan kendi millî kültürümüzdür.

Kökleri korumak, ama ağacı yarının ikliminde büyütmek.

İşte bu fikrin arka planındaki en güçlü pınar Nurettin Topçu’dur. Topçu, kültürü taklitçi bir Batılılaşma ya da mekanik bir kurumsal düzenleme olarak görmez. Onun için kültür; ahlâk, eğitim, Anadolu irfanı ve hepsinden önemlisi şahsiyet meselesidir.

21. yüzyılın dijital dünyasından baktığımızda Topçu’nun felsefesinin bugüne çözüm ürettiğini görüyoruz: Dijital çağın niteliksiz içerik bombardımanına ve edilgenliğe karşı durabilecek tek kale, şahsiyet inşa eden bir kültür anlayışıdır. Doğunun despotizmiyle Batının kapitalizmi arasında sıkışıp felç olan pasif bir zihniyet yerine, kendi değerlerine dayanan özgün bir kültür üretimi ancak bu felsefi temelle mümkün olabilir.

Algoritmik Kapı Bekçiliği ve Dijital Sömürgecilik

Bir şarkı düşünün. Bir kitap düşünün. Bir kısa film düşünün.

Eskiden bunların kaderini kurumsal ve ticari aracılar belirledi. Ama her aşamasında insan vardı: Yayınevi editörü. Jüri. Eleştirmen. Radyo programcısı. Müze küratörü.

Image

Bugün bu aracılara platform algoritmaları eklendi. Hatta bazı alanlarda kararı çoğunlukla bir algoritma veriyor.

Spotify bir şarkıyı öne çıkarır ya da gömer. YouTube bir videoyu milyonlara ulaştırır ya da görünürlüğünü büyük ölçüde sınırlar. TikTok bir kültürel formu bir gecede küresel yapar ya da yok sayar. Netflix hangi dizinin çekileceğine bile izleyici verileriyle ve algoritmik analizlerle karar verir.

Bu algoritmalar tarafsız değil. Belirli verilerle eğitilmişler. O verilerin, yani küresel yapay zekâ sistemlerinin önemli bölümünde İngilizce ve Batı merkezli içeriklerin ağırlığı Türkçe içeriklere göre çok daha fazla. Sonuçta Türk kültürünün küresel görünürlüğü kendi elinde değil. Silikon Vadisi’ndeki bir mühendisin yazdığı kodda. Bir platformun ticari hedeflerinin sınırını çizdiği alanda veya bir yapay zekâ modelinin eğitim verisine hapsedilmiş durumda.

Kültür politikası için yeni bir mesele bu. Artık sadece eseri desteklemek yetmiyor. Eserin, dijital sistemlerde nasıl temsil edildiğini ve algoritmalarda görünür olmasını da düşünmek gerekiyor.

Bir rakam verelim. Yapay zekâ modellerinin eğitildiği en büyük veri kaynağı Common Crawl’dır. Bu kaynaktaki web sayfalarının yüzde 99’u Türkçe değil. Türkçenin payı yüzde 1’lerde. Bunun anlamı şu: Dünyanın konuştuğu büyük yapay zekâ modelleri Türkçeyi ikinci sınıf bir dil olarak öğreniyor. Daha doğrusu öğrenmiyor. Türk kültürünü, Türk tarihini, Türk düşüncesini de öyle.

Bu tablo bize yabancı değil. Klasik sömürgecilikte de böyleydi. Ham madde bir yerden çıkar. İşlenir. İşlenir ama başka bir yerde. Ürün olarak geri satılır. Bugünün ham maddesi veri. Üstelik klasik anlamda ham madde kullandıkça tükenir. Ama veri tam tersine. Kullandıkça tükenmiyor. Yeniden üretilebiliyor. Çoğaltılabiliyor. Başka yeni verilerle zenginleşebiliyor. Gelişiyor, büyüyor. Bugün ham maddeyi (veriyi) işleyen yer, büyük teknoloji şirketleri. Ürün, bize satılan yapay zekâ.

Buna dijital sömürgecilik diyoruz. Klasik sömürgecilikten farklı. Toprağa değil veriye, silaha değil algoritmaya dayanıyor. Veriokrasi çağının sömürgecilik biçimi. Aslında Türkiye bu tablonun farkında. TÜBİTAK, Türkçe için kendi büyük dil modelini geliştiriyor. Amaç açık; dışa bağımlılığı azaltmak. Ama tek bir kurumun projesi yeterli değil, millî bir öncelik olmalı. Bütçesi, insan kaynağı, siyasi desteği buna göre büyümeli. Yoksa büyük ümitlerle başlatılan ama sonuçta rafa kalkan millî teknoloji hamlelerimizin onlarca projesinden biri olur.

Millî teknoloji projelerimizin çoğu kez akamete uğraması, bu projeleri sadece birer yazılım olarak görmemizden kaynaklandı. Ülke olarak arkalarına güçlü bir kültür politikası, toplumsal benimseme ve yaşayan bir eko-sistem koyamadık. Türkçe Dil Modeli de arkasına millî kültür vizyonunu alamazsa aynı kaderi paylaşır.

Sürekli aklımızda tutmamız gereken soru şu: Türkçenin ve Türk kültürünün yapay zekâ çağındaki yerini kim belirleyecek? Biz mi? Yoksa bizim adımıza başkaları mı?

Geleneksel sömürgecilik madenleri toplar. Dijital sömürgecilik ise kültürel veriyi toplayarak zihinsel kodlarımızı şekillendirir. Bu girdaptan çıkışın yolu, veriyi toplayan, toplanan veriyi kendi medeniyet iddiamızla işleyen ve dünyaya yeni bir fikri ve estetik dil sunan bir kültürel üretim hamlesidir.

Image

Veriokrasi Çağında Dünyada Kültür

Dünyada kültür artık iki kutup arasında sıkışıyor.

Bir yanda veri kapitalizmi var. Kültür orada bir metaya dönüşüyor. Sanat, etkileşim için optimize edilen bir içeriğe indirgeniyor. Algoritma neyin izleneceğine, neyin dinleneceğine karar veriyor. İnsan, kültürün öznesi değil, verisi oluyor.

Öte yanda dijital diktatörlük var. Kültür orada bir devlet aracına dönüşüyor. Algoritma bu kez piyasanın değil, iktidarın hizmetinde. Hangi içeriğin görüneceğine, hangisinin silineceğine merkezî irade karar veriyor. İnsan yine özne değil, bu kez gözetimin nesnesi.

Türkiye bu iki kutuptan birini seçmek zorunda değil. Zaten seçmemeli. Doğrusu, ne piyasanın metalaştırdığı ne de devletin gözetlediği bir kültür anlayışının uygulanması. İnsanın, kendi iradesiyle, kendi seçimiyle kurduğu bir kültür.

İşte tam bu noktada Nurettin Topçu yeniden karşımıza çıkıyor.

Şahsiyetten Algoritmaya: Topçu’nun Işığında Kültürel Özerklik

Nurettin Topçu, şahsiyeti ahlâkî bir inşa süreci olarak görür. İnsan, kendi iradesiyle kendi çabasıyla bir şahsiyet kazanır. Pasif değildir bu süreç. Aktiftir.

Şimdi herhangi birini düşünün. Mesela kendinizi.

Elinizde telefon. Önünüzde sonsuz bir akış. Ekranı kaydırıyorsunuz. Algoritma size ne göstereceğine karar veriyor. Siz seçmiyorsunuz. Seçilmiş olanı tüketiyorsunuz.

Bu, Topçu’nun tarif ettiği şahsiyetin tam tersi. Orada irade var, burada edilgenlik var. Orada seçim var, burada algoritmanın dayatması var.

Yapay zekâ çağında kültür politikasının en derin meselesi de burada. Mesele sadece Türkçe içerik üretmek değil. Türk insanının bu içerikle aktif, seçici, eleştirel bir ilişki kurmasını sağlamak. Bunu okulda yapabiliriz. Medya okuryazarlığıyla. Kütüphaneyle. Edebiyatla. Sanatla. Topçu’nun diliyle söylersek, şahsiyet inşa eden bir eğitimle. Yoksa gelecek nesil, kendi kültürünü seçen değil, algoritmanın kendisine seçtiğini tüketen bir nesil olur.

Unutmadan… Veri egemenliğini sağlamak ve teknik altyapıyı kurmak tek başına bir amaç değildir. Kurulacak dijital altyapı, insanımızın algoritmik vesayete teslim olmadan kendi zihnini, iradesini ve şahsiyetini özgürce inşa edebileceği korunaklı bir kültürel alan açmak içindir. Şahsiyetin korunmadığı bir dijital altyapı, sadece teknik bir kaleden ibaret kalır.

Dijital Sömürgeciliğe Karşı Dört Adımlı Çıkış Yolu

Image

Şu ana kadar yazdıklarımızın merkezinde temel bir mesele var:

Kültürel veri, stratejik bir millî kaynaktır.

Kamunun elinde devasa kültürel veri birikimi var. Bu zenginliğin küresel yapay zekâ şirketleri tarafından yağmalanmasına izin veremeyiz. Kendi dijital egemenliğimizi kurmak için dört adımlı bir mimariye ihtiyacımız var.

Birincisi, veri tasarrufu ve sınıflandırma. Her eser aynı değil. Kimi kamu malı. Kimi hâlâ telifli. Kimi kişisel veri taşıyor. Önce bunu ayırt etmek gerekir. Kamunun elindeki her veri sınırsızca kullanılamaz. Kamu malı eserler, telifli eserler ve kişisel veriler net biçimde ayrıştırılmalı. Hukuki statüsü belirsiz hiçbir eser yapay zekâ eğitim verisine dahil edilmemelidir. Telif demişken… 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, yapay zekâ çağında ortaya çıkan soruların çoğuna hâlâ cevap vermiyor. Eğitim verisi kullanımı. Lisanslama. Sentetik içerik. Eser sahibinin itiraz hakkı. Yapay zekâ üretimlerinin hukuki statüsü. Hepsi kanunda yeniden tanımlanmalı.

İkincisi, şeffaf ve adil lisanslama. Kamu malı eserler yüksek kaliteli dijital kopyalarla erişime açılmalı. Kamu tarafından üretilen yeni dijital edisyonlar için açık kullanım şartları belirlenmeli. Telifli eserler için sanatçıyı ve yayıncıyı koruyan toplu lisanslama modelleri kurulmalı. Hak sahibinin itiraz ve kullanımının sınırlandırılmasını talep etme hakkı net olmalı.

Üçüncüsü, güvenli işleme. Millî kültürel veri, ham hâliyle dışarı çıkarılmamalı. Mahremiyeti ve mülkiyeti koruyan kapalı devre teknik altyapılar üzerinden işlenmeli. Ama unutmayalım: Hiçbir teknik mimari sıfır risk vaat etmez.

Dördüncüsü, çıktının statüsü. Devlet, geliştirdiği modeli kapalı bir ticari ürün gibi saklamamalı. Model, mümkün olduğunca açık ağırlıklı ve denetlenebilir olmalı. Açık ağırlık, açık kaynak değildir. Bu ayrımı net tutmak gerekir. Devlet altyapıyı kurar. Yerli girişimci, akademisyen ve sanatçının erişimine açar.

Hedef sıfır risk değil. Hedef, denetlenebilir, güvenli ve mümkün olduğunca bağımsız bir kültürel yapay zekâ altyapısı kurmak.

Image

Kültürü Korumak Yetmez, Geleceği Kurmak Gerekir

İlk baştaki soruyu tekrarlayarak bitirelim: Kültürü geçmişin müzelik bir kalıntısı olarak görüp korumakla mı yetineceğiz, yoksa geçmişten aldığı güçle geleceğin dünyasında söz söyleyen kurucu bir irade mi ortaya koyacağız?

Sadece geçmişi muhafaza etmeye çalışan pasif bir muhafazakârlık, yapay zekâ ve veriokrasi çağının kasırgası karşısında ayakta kalamaz. Türkiye’nin ihtiyacı, millî kültürün köklerinden beslenen, Nurettin Topçu’nun ahlâk ve şahsiyet ilkesini rehber edinen ve yapay zekâ çağında dijital egemenliğini ilan eden kuşatıcı bir kültür hamlesidir.

Kültürümüzü korumak yetmez.

O kültürle geleceğin dünyasını yeniden inşa etmek gerekir.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.