Yazar-Eser Ezberlerken Kitapsız Toplum Olduk

16 Temmuz 2020

 

Şarkı ezberlenir, türkü ezberlenir, parola ezberlenir, sure ve dua ezberlenir. Bu ezberlemeler belli bir amaca yöneliktir. Ortada ezberlenecek türde bir metin vardır, zamanı gelir ezberiniz işinize yarar. Ezberinizdeki şey şarkıysa icap eder söylersiniz, sure ve duaysa ibadet ederken okursunuz, parola ise kullanırsınız. Bir de maruz kalarak “ezberlediğimiz”, hakikatini sorgulamadığımız bilgi ya da düşünce kırıntıları vardır, onlar da inanca ve kanaate dönüşüp hayatımızı belirler. En tehlikelisi budur, ancak bu tür ezber başka bir bahis. Yazının konusu olan ezber, insanın oturup çokça tekrar etmek suretiyle bir metni ezberlemesi biçiminde gelişen ezber.

Peki şarkı, türkü, dua gibi “Yazar-Eser” diye bir metin türü mü var?

Yok da var.

“Orhan Kemal’in başlıca eserleri; “Ekmek Kavgası, Murtaza, Hanımın Çiftliği, 72. Koğuş”tur... ” vb.

Bu ezber neden yapılır?

Sözel ve eşit ağırlık alanından üniversite sınavına hazırlanan öğrenciler sınavda bu konuda sorulacak soruları cevaplamak zorunda oldukları için.

Üniversite sınavında öğrencilerin biyografi ve bibliyografi bilgisini ölçmeyi amaçlayan bu sorular neredeyse yarım asırdır soruluyor. 70’li yıllardan itibaren sorulan bu soru tarzını 30 yıldır tecrübe ile biliyorum. Sözel ve eşit ağırlık alanından sınava hazırlanan öğrenciler yaklaşık 50 yılldır, edebiyat dersine ayırdıkları zamanın büyük kısmını “yazar-eser ezberleme”ye ayırıyor. Bu emek ve zamana karşılık da ilgili konudan 2-3 soru çıkıyor. Bir soru bir puanın ne anlama geldiğini bilen kaygılı öğrenciler “2-3 soru için bu emeğe değmez” diyemiyor ve trajikomik bir ezberleme işine girişiyorlar.

Yazar-eser ezberlemenin kendine has yöntemleri var: Yazarak ezberleme, karşılaştırma-gruplandırma yoluyla ezberleme, seçici ezberleme, küçük kartlarla ezberleme, absürt hikayelere dönüştürerek ezberleme, animasyonla ezberleme gibi.

Google’da arama motoruna “yazar eser ezberleme” yazıp arattığınızda 0.3 saniyede 73 bin sonuç çıkıyor. Ne kadar yaygın ve yerleşik bir ezberleme çeşidi olduğunu buradan da anlayabiliriz.

Son yıllardaki en popüler yazar eser ezberleme yöntemi ise yazarın eserlerini absürt bir biçimde hikayeleştirerek bu absürtlüğün zihinde kalıcı etkisini kullanıp ezberleme yöntemi.

Orhan Pamuk “Kar”lı bir günde “Masumiyet Müzesi”ni “Cevdet Bey ve Oğulları” ile gezerken “Benim Adım Kırmızı” dedi.

Haldun Taner “Huzur Çıkmazı”nda “Fazilet Eczanesi”ne girip “Yaşasın Demokrasi” diye bağırdı. Bu sırada “Şişhaneye Yağmur Yağıyordu” ve “On İkiye Bir Var”ken “Keşanlı Ali” destan yazdı.

İnternette yapacağınız basit aramalarla bu teknikle ilgili Orhan Pamuk ve Haldun Taner örneklerinde olduğu gibi çok sayıda absürt hikayeleştirmeye rastlayabilirsiniz. Dahası okul, etüt merkezi, hazırlık kurslarında bir çok edebiyat öğretmeni bu yöntemle oluşturdukları komik-absürt hikayelerle öğrencileri sınava hazırlıyor. Konuyla ilgili çok sayıda doküman, animasyon, görsel ve videoya rastlamak da mümkün. Maalesef bu durum bir ders işleme biçimine dönüşmüş durumda.

Yaklaşık elli yıldır değişmeyen “Aşağıdaki sanatçı-eser eşleştirmelerinden hangisi yanlıştır?” tarzında öğrencinin yazarların eserlerini bilip bilmediğini soran soru tipinin amacı, ölçmeye çalıştığı şey nedir?

Fatih-Harbiye, Sinekli Bakkal, Kırık Hayatlar, Kiralık Konak, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Yeni Hayat gibi eserleri ve Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Yaşar Kemal, Semiha Ayverdi, Nahit Sırrı Örik gibi sanatçıları tanıyıp onların eserlerinden en az birini okuyan öğrencileri seçmek, o öğrencileri diğerlerinden ayırmak.

Ancak bu soru tipi ile beklenilen sonuca ulaşmanın imkânı yok. Yani öğrenciler bu tarz sorular sorulacak diye o sanatçıları tanıyamaz, eserlerini de okuyamaz. Bu pratik olarak mümkün değildir. Sadece şimdi yaptıkları gibi yazarların ve eserlerin isimlerini ezberler. Bu soru tipinin edebiyat, sanat, fikir, kitap kavramlarıyla da olumlu bir ilişkisi yok. Hiçbir romancı okurlar kitabımı okumasın ama kitabımın adını ezberlesin; hiçbir şair, şiirimi okumasınlar ama şiirimin ismini bilsinler gibi akıl ve mantık dışı bir motivasyona sahip değildir.

Beklenilen olumlu sonuca ulaşılamamasının sebebi nedir?

Kitap okuma alışkanlığımızın olmaması, kitapla ilişkimizin sorunlu olması gerçeğini bir yana bırakalım. Bunlar da sebepler arasında, ancak asıl sebep şu: Lise öğretimi boyunca öğrenciler “baştan sona Türk edebiyatı tarihi” okuyor. Bu bağlamda yüzlerce şair ve yazar; binlerce eser var. 4 yıl içinde çocukların bu yazar ve şairlerden birer kitap okuması zaten mümkün değil.

En azından belli başlı yazarları okusunlar, denilebilir. “Belli başlı yazarlar” “Her ihtimale karşı, ayrıntı bir soru gelir, herkesi geçmeliyim, tüm soruları doğru cevaplamalıyım.” motivasyonu ile “tüm yazarlara” eviriliyor. Dershane, kurs, özel ders, veli, öğretmen, öğrenci sınırları belli olmayan “belli başlı yazarları” ne olur ne olmaz diye “tüm yazarlar ve tüm eserleri” şekline dönüştürüyor. Zaten “belli başlı yazarlar” diye somut bir liste de yok. Türk edebiyatı dersinin müfredatında yazar-eser ezberleme diye bir başlık da yok. Öğrenci dört yıl boyunca gördüğü Türk edebiyatı tarihinin konusu olmuş tüm yazar ve eserlerden sorumlu. O zaman da asla gerçekleşmesi mümkün olmayan bir sonuç ortaya çıkıyor: Şöyle bir soru soralım, şu yazarları tanıyan ve şu eserleri okuyan öğrencileri diğerlerinden ayıralım.

O soruyu sorma amacına uygun öğrenci, yani o kitabı okuyan öğrenci belki 100 binde bir öğrencidir. Ancak tuhaf biçimde o yazarın o eseri yazdığını ezberleyen öğrenci 100 binde 15-20 bin öğrencidir. Bu durumda okuyan öğrencinin ezberleyen öğrencilerden bir farkı olmuyor. Hatta ezberlemek okumaya göre daha avantajlı bir durum oluşturuyor. İki kitap okuyana kadar 2 bin maddelik bir liste ezberleyebilirisiniz.

Yani öğrenciler bu şair ve yazarları tanıyacak, onların eserlerini okuyacak… Gerçekleşmesi “asla” mümkün olmayan bir hayal. Bu hayal; sanat, edebiyat, fikir, kitap bağlamında da herhangi bir “değer” ifade etmiyor.

Sanatçı ve eserleri tuhaf, komik bir şekilde hikayeleştiriyorsunuz. Ve sanatçının eserleri aklınızda kalıyor. Size sorulunca da cevap veriyorsunuz. Ezberiniz nispetinde başarılı oluyorsunuz. Sınav sonunda da bunları unutuyorsunuz. Sonuç bu. Peki bunun faydası ne?

Fayda: Bir faydası olmadığı gibi üstelik bazı zararları var.

Zarar: Edebiyat, kitap kelimesini duyunca ilgisiz ve uzak duran bir nesil... Bir yıl boyunca zamanının büyük bir kısmını binlerce maddeden oluşan uçsuz bucaksız bir listeyi ezberlemeye harcayan bir genç düşününün. Ne teorikte ne de pratikte faydası olan bir emek israfı, nihayetinde edebiyat ve kitap kavramlarına karşı olumsuz duygular beslenmesine yol açıyor. Üstelik kitapla arası pek olmayan bir toplumsal iklimi de hesaba katarsak doğacak sonuçları daha kolay tahmin edebiliriz.

“Ne olsun, edebiyattan soru sorulması mı, çocukların kitap okuma yeterliliği ölçülmesin mi, öğrenciler yazar ve şairlerimizi tanımasın mı? Bunlar nasıl ölçülecek?” diye sorulabilir. Edebi kavram ve terimlerle ilgili metin üzerinde uygulamaya yönelik sorular soruluyor zaten, bu konuda bir problem yok. Kitap okuma ve anlama becerisi paragraf sorularıyla ölçülüyor, bunda da bir problem yok. Şair ve yazarları tanımaya gelince “yüz temel eser” tarzında başyapıt sayılacak ve lise öğretimi boyunca okunmasında fayda mülahaza edilecek belli sayıda yazar ve eserden oluşan bir liste hazırlanıp buradan sorulacak soru adedi belirlenip okumaya teşvik ederek bir yöntem geliştirilebilir, bu da uzmanların üzerinde çalışarak halledecekleri bir meseledir. (Tabi bu listenin hazırlanışı sırasında ortaya çıkacak ideolojik tartışmalar da ayrı bir konudur.)

Yüzlerce yazar, bunlara ait binlerce eser. Hiçbir biçimde izahı olmayan bitimsiz bir ezberleme çabası. Üstelik ciddi mahzurları olan bir ezberleme. Maalesef bu konu kimsenin gündeminde değil. Öğretmenler, sınava hazırlık için içerik üreten yayıncılar, öğrenciler, veliler, eğitimi yönetenler, akademisyenler yani konuyla ilgili olanlar her şey gayet normalmiş, olması gerekenler oluyormuş gibi bir tavır içinde. Ya olan biten gayet normal, olması gerektiği gibi ve bende bir sorun var ya da herkes sorunu görüyor ancak kimse umursamıyor. Bu sırada geleceğimize yazık oluyor. Edebiyattan ve kitaptan hızla uzaklaşan “sözelci, eşit ağırlıkçı” bir nesil kalabalıklaşıyor. Toplumsal hayatın “yönetimden eğitime” tüm sosyal sahalarında söz sahibi olan insanların çoğunun “sözel ve eşit ağırlık” kökenli olduğunu, bu insanların çoğunun da kitapla aralarının olmadığını unutmayalım.  Diplomalı insanların kitapla yaşadıkları bu yaygın ve yerleşik problem, öğrencilik geçmişlerindeki travmatik yazar-eser ezberleme eziyetiyle ve edebiyat dersi tecrübeleriyle yakından ilgilidir. Aralarında sebep-sonuç ilgisi kurmak gayetle mümkündür. Bu yazar-eser ezberleme tuhaflığı öğrenciyle kitap arasındaki ilişkiyi olumsuz biçimde tesis eder. Tabi ki öğrenci ve kitap arasındaki ilişkinin sağlıksız gelişimi sadece bununla ilgili değildir. Çocuklara kitap okumanın gereği anlatılırken yaygın şekilde kullanılan bir söylem vardır: “Kitap okursanız kelime dağarcığınız gelişir, kavrama hızınız artar, paragraf sorusu çözerken zorlanmazsınız, matematik, fizik, kimya sorularını çözerken de bu işinize yarar. Soruları daha iyi anlarsınız. Daha kolay cevaplarsınız. Ve sınavlarda çok net yapar başarılı olursunuz.” Edebiyat öğretmenleri “bile” bu söylemi kullanır. Bu söylem öğrenci ve kitap arasındaki ilişkiyi yakın dönemde akademik başarıyı önceleyen bir “çıkar ilişkisi” biçiminde geliştirir. Evet, düzenli kitap okumanın belirtildiği biçimde basit faydaları vardır. Bir insanın yaşamını baştan sona belirleyecek olan önemli, entelektüel bir faaliyeti “çok net yaparsınız” sıradanlığı ile pazarlamak kitabı değersizleştiren, basitleştiren, yakın hedefe ulaşıldığında da kitabın yok sayılmasını doğuran bir yaklaşımdır. Halbuki “kitap ve okur” ilişkisi bir yaşam biçimi şeklinde kurulması gereken, hayat boyu gelişmeyi hedefleyen, net sayısını değil de “hakikat ve insan” arasında kurulacak bağı tesis etmeye çalışan bir ilişkidir. Sınava hazırlanırken zorla kitap okuyan öğrenciler üniversite ve sonrasında ellerine pek kitap almazlar. Kitap okuyup çok net yapmışlar, üniversite kazanıp diploma almışlar ve kitap işlevini tamamlamıştır. Bu tarz bir öğrencilik yaşayıp öğretmen olmuş insanlar arasında yapılacak “kitap okuma” konulu bir istatistik çalışması büyük ihtimalle ürkütücü sonuçlar verecektir.

Hülasa öğrencilerle kitabı bir araya getirmeye çalışırken kitaba dair kullandığımız bu sağlıksız dil; yazar-eser ezberleme tuhaflığıyla ve kitapla başı hoş olmayan toplumsal iklimle birleşince “kitapsız toplumun” duvarlarını tahkim ediyor. Sosyal hayatımızın “kitapsız” bir iklimi besleyecek biçimde üretiliyor olması gelecekte daha büyük tehditlerin bizi beklediğini gösterir. Bunu öngörmek zorundayız. Öngörmek de herkesten önce yetki ve sorumluluk sahibi insanların görevidir.

Yazar-eser konusunda binlerce öğretmenin, yüzbinlerce öğrenciye aylar boyunca absürt hikayeler etrafında papağan gibi ezber yaptırmalarının akılla, bilimle, pedagoji ile bir izahı olmalı. Eğer bir izahı yoksa bu tuhaflığı akıl ve vicdan sahiplerine havale ediyorum.

 

 

 

 

 

Mustafa B.

Haklısın üstadım, yerden göğe kadar haklısın. Cevizi tatmak için kabuğunu kırıp yemek icap eder lakin biz dışından yalayıp yalayıp ömrümüzü heba ediyoruz. Hayatımızın her anında yaşadığımız bu keşmekeş tabi ki tedrisatımızın da temel problemlerinden bir tanesi. Neyi, hangi saikle yaptığımızın şuurunda olamamamız; vakıaların ve kavramların künhüne varmakta müşkülat yaşamamıza, neticede bir kaç kelimelik solanganlarla rüzgarın önündeki yaprak misali bir oraya bir buraya savrulmamız sonucunu aşikârane ediyor. Yani söylemem o ki eğitim(!) diye isimlendirilen tezgahın bir tarafında giren hammade diğer taraftan çıkıyor, aynı boyda, aynı ebatta ve aynı boşlukta... Velhasılı kelam elin, kalemin dert görmesin. bayramın mübarek olsun.

Per, 07/30/2020 - 13:03 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.