Yolcu ve Yolculuk: Kavramların Dolaşımı *

07 Ocak 2020

Bu yazıdaki seyyah, yolcu, gezgin, kâşif, turist, seyahat, sefer, yolculuk, gezi, yol, sınır, kavram, dolaşım derken üzerine bastığımız zemin sosyolojidir. Bu zemindeki sözümüz de seyahatimiz de seyahatimizdeki duraklarımız da sosyoloji üzerine olacaktır.

Kadim meselemiz: Batıda Batılı sosyologlarca geliştirilen yaklaşımlar, teoriler ve kavramlarla Türkiye’ye bakmak ne denli isabetli bir tavırdır?

Aslında bu soru sorulmadan, ama ardında bu soru yatarak, konuşmalarda söylenen ve kastedilen hep şudur: Batıda, Batılı zihniyet, mentalite ile geliştirilen yaklaşım ve teorilerle Türkiye’ye bakılamaz. Batılı toplumlar için yine Batılılılarca geliştirilen yaklaşım, teori ve kavramlar bize uymaz. Kaldı ki, kavramlar içinde geliştirildikleri bütünsellik olan teori içinde anlamlıdır, anlamlarını ait oldukları o teoriden alırlar. İşte, seyyah, gezgin, yolcu, sınır derken maksadımız sözünü ettiğimiz yaklaşım teori ve kavramların birer seyyah olarak görülebilme imkânlarını sorgulamak ve bu imkân varsa yolunun ne olduğuna dair kendi akıl yürütmemize dayalı metnimizi oluşturabilmektir.

Sosyoloji zeminindeki yolculuklarımıza hazırlanırken bavulumuza ilk yerleştirdiklerimiz hiç değişmez: Kullandığımız kelimelerin gerek kendi zihnimizde tekabül ettiği imge veya kavramlarının gerek dışımızdaki dünyada işaret ettiklerinin ne(ler) olduklarını ifade etmek. Bu önemli, zira hem kendi zihnimdeki bağlantılar hem dinleyici/okuyucunun zihnindekilerle kurmaya niyetlendiğim bağlantılar ancak bu ameliyeden sonra sterilize ve stilize hale gelebiliyor. Öğrencilerim ya da okuyanlarım bilir, kendi metnimi oluşturmaya üç temel sayıltıyla başlarım: Bu dünya vardır. Onto, episteme’ye önceldir. İnsan sosyabil’dir. Dünyayı biliyoruz; kastımız sosyal ya da doğal olan dünyadır. İnsanın sosyabil (sociable) olması derken kastımız insanın sosyal olmaya yazgılı ve muktedir olduğudur. Buradaki ‘yazgılı’ ve ‘muktedir’ kavramları ne mistik ne metafizik ne de kültür-tarih bağımlı anlamlar yüklüdür. Aksine, sosyabil olmanın doğuştan getirdiğimiz tek yetimiz olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır.  Sosyabil olma ifadesi insanın ancak diğer insanlarla birlikteliği içinde kendi insanlığını sergileyebileceğini ‘kendini gerçekleme’nin ancak böyle olacağını işaret etmek için kullanılmıştır.  Episteme doğru olan sözdür. Onto ise var olduğunu sayıltıladığımız dünyayı da içeren bir var olanlar bütünüdür. Onto bilginin istihraç edildiği kaynağın, yapıp etmelerimin nesnesinin, imgeleme ve simgelemelerimin esin perisinin, düşünme ve söylemelerimin gözesinin ne’liği, mahiyeti, oluşturucu ögeleri ile bunların işleyiş düzeni, işleyiş mekanizmasıdır.

Dünyaya sosyoloji evinin içinden sosyoloji evinin penceresinden bakarak konuşanlar bu kaynağın, bu gözenin ne’liği konusunda farklı betimlemeler getirmişlerdir. Bu betimlemelerin farklı olmalarının nedeni farklı sayıltılardan hareket ediyor olmalarıdır. İşte sosyal var olanın/onto’nun ne’liğine, mahiyetine, oluşturucu ögelerine ve işleyiş düzenine ilişkin geliştirilen bu sayıltılar bütününe yaklaşım diyoruz. Sosyolojideki yaklaşımların sayıltıları, tabiri caiz ise, analitik yargılar, daha da isabetlisi sentetik apriori önermeler gibidir. Analitik yargılar, değil olay ve olguları, onlara ilişkin teorileri, kavramları bile açıklamaya yönelmezler. İsmail Kıllıoğlu’nun belirttiği gibi mealen “analitik yargılar kavramların tanımlarında saklı olan nitelikleri açığa çıkarmaya hizmet eder. Analitik yargılar yüklemin bizzat konu (subject) içinde bulunduğu yargılardır. Burada yüklem bizzat konudan varsayılarak çıkarılır, ona dıştan eklemlenmemiştir” (1990).

Sayıltılar sentetik apriori önermeler gibidir derken kastımız sayıltıların tecrübeye de yer veriyor olmalarıdır.  Örneğin organizmacı yaklaşım canlılar gibi toplumların da doğup büyüyüp öldüğünü ileri sürerken (ki İbni Haldun’da da bu döngüsellik vardır) gözlem verisini de dikkate almaktadır.

Bize göre yaklaşımların hepsi aynı metafizikten, Aristoteles metafiziğinden, kaynaklanmaktadır. Bu konuda Doğu-Batı ayrımı yapılması isabetli bir tavır olarak görülemez. İster Yunan, Roma, Judeo-Hristiyan ister Taocu, Budist, Şintoist, Hindu ister İslamî karakterli insanı ve evreni temellendirme tarzları olan yorumlar olsun hepsi Aristoteles metafiziği içinden konuşmaktadır. Kabaca ifade edersek, hepsi ‘ikici’dir. ‘İkici’ olmadıklarını iddia edenlerin bile ilerleyen cümlelerinde bu ‘ikicilik’ kendini gösterir. Öte yandan, yaklaşımlar da tarihseldir ve değişmeye açıktır ama bu değişim onların temel sayıltılarında bugünden yarına köklü değişimlerin yaşandığı, yaşanacağı anlamına gelmez.  Gözde oldukları ışıltılı dönemler ve elbette gözden düştükleri dönemler de olur. Arada ortaya çıkan neo’ları onları asla eski etkili günlerine döndüremez.  Yaklaşımlar tarihseldir ama kültür-bağımlı değildir. Yukarıda da değinildiği gibi yaklaşımlar dil, din, kültür, ırk, milliyet, coğrafya… bağımlı değildir. Bu nokta önemli. Yaklaşımların yapıtaşları dayandıkları sayıltılardır. Evet, bazı yaklaşımlar bazı tarihsel birikimler üzerine oturan birliktelikler için daha çekicidir, daha makul gibidir. Ama bu özsel bir red ya da kabul konusu değildir. Öte yandan, teoriler yaklaşımların temel sayıltıları altında geliştirilir. Teorilerin yapı taşları kaynaklandıkları yaklaşımın sayıltıları ve o konuya/olguya ilişkin önceden yapılmış araştırma bulgularından hareketle geliştirilen genellemeler ve en önemlisi de doğrudan kendilerine konu ettikleri ve özgün bir tarih ve kültüre sahip olan olaylar, olgular, fenomenlerdir. Metot ve teknikler yaklaşımlara değil teorilere yakın durur. Zira spesifik olgu veya fenomen açıklanması /anlaşılması için hangi uslamlamanın ve araştırma aşamalarının kullanılması gerektiğini adeta araştırmacıya dikte eder, onu yönlendirir. Teoriler, yineleyelim, olgusal/fenomenal içeriklidir. Teorilerin oluşturucu ögeleri arasında elbette yaklaşımla bağlantılı analitik ögeler de vardır ama bunlar sınırlı sayıdadır. Teorilerin oluşturucu ögelerinin ana ‘içindekiler’i sentetik ögelerdir. Yani bakılan somut toplumun nitelikleri, özellikleriyle yoğrulmuştur.

Sosyolojideki yaklaşımları önce iki ana kümeye ayırıyoruz: Holistik olanlar ve Aksiyonel olanlar. Holistik olanlar bireyin üzerinde bir bütünün, bütünselliğin var olduğunu sayıltılar: Organizmacı, evrimci, tarihi-maddeci, sistem, yapısal, işlevsel, yapısal-işlevsel yaklaşımlar gibi. Aksiyonel olanlar ise sosyal hayattaki var olanların bireyin yapıp etmeleriyle fikir, söz, simge ve imgeleriyle aktler, aksiyonlar, fiil ve amellerle inşa edildiklerini sayıltılar. Sembolik-etkileşimci, anlamacı, yorumlayıcı, etnometodolojik, ilişkisel vb yaklaşımlar gibi. Sosyolojideki ana akım eğilim aksiyonel yaklaşımlara doğrudur. Bu nokta önemli. Zira günümüzde sosyal teori dediğimizde kastedilen holistik yaklaşım içinde geliştirilen toplum teorileri değildir. Zira artık sosyolojik analizde ‘whole’ olan bir teoriden, toplum teorisinden hareket edilmiyor. Bu eğilim 20. yüzyılda yürürlükteydi. Ama 20. yüzyılın sonlarından itibaren holistik yaklaşımlar altında geliştirilen toplum teorileri eski etkinliklerini yitirmişlerdir. Peki, yerine gelen ne? Benim gördüğüm, aksiyonel yaklaşım altında geliştirilen teoriler de etkili olamadı. Peki ne oldu? Çok önemli bir dönüşme oldu. Artık sosyolojide kapsamlı toplum teorilerini göremiyoruz. Ama sosyal teori yine de yaşıyor. Nasıl? Kavramlar yoluyla yaşıyor. Ait oldukları belirgin bir teori olmamasına rağmen sosyal olayları, olguları açıklama gücü oldukça yüksek olan kavramlar yoluyla. Günümüzde teori dendiğine kastedilen 19. ve 20. yüzyılın kapsamlı toplum teorileri değil ama anlam içeriği zengin olan kavramlarla kurulan kavramsal çerçevelerdir. Bu noktada günümüzde sosyal teorinin odak noktasının ‘toplum’ değil fakat kavramsal çerçeveler olduğunu vurgulayalım. Kavramlar artık anlamlarını teoriden değil ama kavramsal çerçeveyle birlikte kazanmaktadır. Artık teorize etmek derken bilelim ki kastedilen kavramsallaştırmadır. Bu kavramlar manalarını bilinen herhangi bir teoriden değil ama teorisyenin kurguladığı kavramsal çerçeveden alıyorlar. Burada çok önemli bir husus teorisyenin kurguladığı kavramsal çerçevenin bilgi üretimi süreci, yani araştırma süreci içinde hem konuyu aydınlatıcı, betimleyici ve açıklayıcı olarak kullanılması, hem de bu kullanımdaki isabetliliğe göre o kavram ve kavramsal çerçevenin aynı süreçte güçlenmesi ya da revize edilebilmesidir. Adeta araştırmacı konusunu ve kavramsal çerçevesini birlikte inşa etmektedir. Açıktır ki bu bir temsiliyet kurma serencamıdır da. Günümüzde herkesin içinde çalıştığı bir ana toplum teorisi bulunmamaktadır. Ama her araştırmacının kendine göre konusu (subject) için isabetli bulduğu kavramlarla ördüğü bir kavramsal çerçevesi vardır. Bu çerçevenin genelleşmek, benzer tüm tekil ve tikellikleri kapsamak, evrensel olmak gibi bir iddiası yoktur.  Kavramsal çerçeveler sadece konu ettikleri olayı, olaylar dizisini, onların süreçlerini ve olgusallaşma maceralarını aydınlatmaya yönelmektedirler. 

İşte bu noktada bu metnin asıl meselesine geliyoruz. Batıda Batılılarca geliştirilen yaklaşım, teori ve kavramlarla Türkiye toplumuna bakmak ne denli isabetli bir tavırdır? Şimdi yaklaşımların tarih-kültür bağının yüzeysel ve arızî olduğunu söyledik. Orayı geçelim. Bizim konumuz şimdi teori ve kavramlardır. Onların kültür-tarih bağımlılığı halleridir.  Biliyoruz ki Batı coğrafî bir ad. Türkiye’nin batısı derken kastımız Balkanlardan ziyade, ki orada izimiz vardır, daha ilerisi, Orta Avrupa bile değil, Atlantik’in iki yakasında kıyısı olanlardır. Biz bu coğrafyanın mensuplarına kapitalist, emperyalist, modern de deriz. Bu coğrafya, kapitalizmin neşet ettiği yer olarak bilinir. Kolonyalizme, emperyalizme kapitalizmin uygulamaya dönük zalim yüzleri olduğu için karşıyızdır. Kapitalizmin kardeş çocuğu olan moderniteye de ‘modern’ olarak adlandırılan halkların toplumsal ve sosyal düzenlerine, onların dünyayı algılayış, yorumlayış ve temellük ediş tarzlarına, yaşama desenlerine, kurumsal düzenlemelerine de dışlanması gereken bir hayat ve yaşama tarzı muamelesi yaparız. Burada kapitalizm, modernleşme, kentleşme, laikleşme, demokratikleşme, kalkınma vb. süreçler ve olgular arasında hemen hemen hiçbir ayrım da yapmaz, hepsini toptan ‘yabancı’, ‘yaban’ hem de ‘tehlikeli’ olarak nitelendirmekte beis görmeyiz. (Bu arada ulus-devlet’in ve milliyetçiliğin de aynı ailenin çocukları olduklarını gözardı eder, onları candaşımız, kandaşımız olarak bağrımıza basarız. Yine bu noktada bazılarımız için kapitalizm ve modernite arası eser miktarda da olsa bir ayrım gözetildiğini, moderniteye görünüşte bile olsa eleştiri yöneltmede idareli davranıldığını da belirtelim).  İşte sosyal teori dünyası içinde de Batıda geliştirilen yaklaşım, teori ve kavramlara bu mentalite ile yaklaşmaktayız. Burada şu tespiti yapalım: Doğu-Batı derken, demek ki coğrafi bir ayrımdan söz etmiyoruz. Yani ‘doğal’dan değil ama ‘sosyal’ bir ayrımdan hareket ediyoruz. Bilelim ki ‘sosyal’ olan tarihseldir, kültüreldir, değişmeye açıktır. Çok önemli bir nokta daha var ki o da ‘sosyal’ olan asla tek başına var olamaz. Sosyal olan daima ister muhatap ister öteki olsun (‘muhatab’ı yüzyüze olduğumuz, ‘öteki’yi yüzünü görmediğimiz ama etkileşim, ilişki ve hatta iletişim içinde bulunma olasılığımızın yüksek olduğu sosyal kişi ve kolektif kişilikler için kullanıyoruz), başka ‘sosyal olanlar’la birlikte var olur. Sosyal olmak, sociable olmak, aynen insan gibi, insan birliktelikleri için de diğer insan birliktelikleriyle birlikte olmak demektir. Bu birliktelik her zaman barış içinde olmayabilir, savaş da mücadele de rekabet de çatışma da olur, dostane münasebet de işbirliği de anlaşma da mutabakat da ateşkes de… olur.  Aynen ne gibi? Biz-onlar ayrımı gibi. ‘Biz’in olabilmesi için ‘onlar’ın olması gerekli. Biz onlar’a, onlar biz’e muhtacız, yazgılıyız. İyi, muhtacız, yazgılıyız (zira kendimizi karşımızdaki üzerinden tanıyabiliyoruz. Sosyal ben sayesinde ferdî benimiz var olabiliyor) ama bu böyle diye ve zaman içinde her şey akar, değişir, dönüşür diye, yüzyılların birikimi olan kültürümüzü de bir kalemde silip atacak mıyız? Üstelik, bu karşılıklı birbirini kurma,, inşa etme sürecinde hiç mi ferdî ben’imize yaşama, ortaya çıkma, sahne alma, rol oynama, dans etme, konuşma, yapma etme, yaratma imkânını vermeyeceğiz? Hep pasif, hep ‘alıcı olan’mı olacağız? Elbete, hayır. Peki ama bu hayır’ı nasıl hayata geçireceğiz? Burası önemli. Hayır’ı söylemek kolay da bundan sonrası zor. Şimdi burada “toptan karşıyım, her şeyine karşıyım” gibi cevaplar verilemez. Bu, söyleyecek sözü olmayanların dilidir. Biz dili olan, çünkü kültürü olan insanlarız. Ne dedik? Karşımdaki olmadan ben var olamam dedik. İkimiz de var olacağız. Aramızda etkileşimin olması kaçınılmaz. Demek ki dansımızı tek başımıza değil ötekiyle birlikte yapacağız.

Etkileşiyoruz, bu etkileşim bir ilişki formuna da yol açıyor. Konumuza dönersek, sosyoloji öğrenimimiz boyunca çeşitli konuları dersler halinde alıyor, o konuyla ilgili nerelerde nelerin olup bittiğini, bunları açıklamada kullanılan yaklaşımları, teorileri, kavramları bu bilgileri elde etmenin metot ve tekniklerini öğreniyoruz. Yukarıda ne demiştik? Doğu-Batı fark etmeden hepimizin Aristoteles metafiziği içinden dünyaya baktığımızı ileri sürmüştük.  Demek ki metafiziğimiz aynı. Yaklaşımların sayıltılarını da geçebiliriz, zira onların özellikleri de yukarıda belirtilmiş, asıl meselenin yaklaşımda değil teoride olduğu ifade edilmişti. Zira genelde sosyolojideki teorilerin somut bir tarih ve kültür içinde ve o gerçeklik göz önüne alınarak geliştirildiği söylenmişti.

Teorinin bir özelliği odak noktası haline getirdiği süreç ve birliktelik formlarını, bunların içerdikleri etkileşim, iletişim ve hatta iletişim ağlarıyla birlikte kapsayarak ele almasıdır. Hiçbir sosyal teori, hiçbir toplum teorisi her şeyi kapsadığını iddia etmez. Ama yine de kapsadığı süreç, form ve ağlar nitelik ve nicelik olarak o teoriye dayanarak genelleme yapmaya, düzenlilikleri tespit etmeye müsait olacak ölçüdedir. Tekilin teorisi yapılmaz, yapılamaz. Tekilin bilimi bile yapılmaz. Aile teorisi, devlet teorisi, tabakalaşma teorisi dendiğinde kastedilen tekil süreç ve kurumlar, yapılar, birliktelikler değildir. Ama teorilerin bu genleşme özelliklerine, hatta genleşme özlemlerine bakıp güçlerinin o içeriği kapsamaya yeteceğini düşünmemek gerekir. İşte mesele de o ele alınan konu, nesne, subject’in tarihsel ve kültürelliğiyle bağlantısında yatmaktadır. (Dikkatli bir okur bu noktada teori yerine kavramsal çerçeve koyma eğilimimize rağmen teoriyi toptan reddetmek gibi bir katı tutum içine bulunmadığımızı, teori yerine kavramsal çerçeveyi yerleştirme girişimimizi hassas bir dengeyi gözeterek gerçekleştirmeye çalıştığımızı fark edecektir, umarım). Bu noktada şunu da bilelim: teoriler birer soyutlama iseler de her teorinin soyutluk seviyesi aynı değildir.  Bazı teoriler konu, nesne, subject ‘lerini nispeten somuta daha yakın bir seviyede ele alırken bazıları o nesne ve onun teorizasyonu arasında epey geniş bir mesafe koyar. Soyutlama merdiveninde üst sıralara doğru tırmanır. Teorisyen bu nedenledir ki gözlem sayısını ve literatür taramasını zenginleştirme peşindedir. Ne kadar çok sayıda ve çeşitteki örnekleri, istisnai gibi görünenleri de kapsayabilme gücüne sahip olursa, ne kadar çok o konudaki başka araştırma raporlarını da titizlikle takip edebilirse bilir ki kendi teorizasyonu da o kadar değil sadece zengin içerikli fakat geniş kapsamlı da olacaktır. Bu isteğin ardında yatan motif, emperyal talep değil soyutlama gücünü yükseltebilmektir. İşte teorisyen bu soyutlama seviyesini artırmak için yeni kavramlar da kullanma zorunda kalır, onları arar, bulamazsa kendi geliştirir, ya eski bir kavrama yeni içerikler kazandırarak ya da eski bir kelimeye yeni anlam içerikleri ekleyerek. İlkine örnek ‘karizma’dır. İkincisine örnek ‘anomi’dir. Sosyal gerçeklik socius’dan dolayımlanmış olan tüm sosyal birimlere ister kişi ister herhangi bir kollektif kişilik formu olsun, verdiğimiz addır. Bu dolayımlanma karşımıza etkileşim, ilişki, iletişim ağları, süreçler, olgular, değerler, grup üstü birliktelikler, kategoriler, yığınlar, birincil ve ikincil gruplar, kurumlar, yapılar, örgütler olarak çıkabilir ama biliriz ki bunların hiçbiri özsel olarak öyle var olmamıştır. Bir süreç içinde, sosyal olarak öyle olmuşlardır.  

Bu noktada teori kavramına biraz daha yakından bakalım: James Clifford’ın yazdığına göre Yunanca ‘theorein’ sadece âleme bir derin bakış, nazar etme değil fakat aynı zamanda bir gezi pratiğidir de (2010). Buna göre teori yer değiştirmenin, karşılaştırmanın, belirli bir mesafeden bakmanın ürünüdür. Her ne kadar bir kelimenin etimolojik kökeni bugünkü kullanımının belirleyicisi değilse de teorize etmenin evden ayrılmakla gerçekleştiğini bilmek de önemli olsa gerek. Bize göre, evden ayrılmak kendini, kendi bilgi içeriğini, bilme tarzını gittiği yeni yerlerdeki bilgi içerilerine, biliş tarzlarına empoze etmek, dikte etmek için değil, bizatihi kendi bilme ve bilgi içeriğini zenginleştirmek için yapılmaktadır.   Evden ayrılan teorisyen zihnindeki mevcut fotoğrafla, hikayeyle, anlatıyla, besteyle yetinmemiş zihnindekilerin arasına daha önceden bilmediklerini, görmediklerini, işitmediklerini katmak, zihnindekileri bunlarla beslemek, belki eskilerle yenileri karşılaştırmak, belki eskilerin kapsamını genişletmek, içeriklerini zenginleştirmek istemiştir. Bu noktada teorisyen ve teori Janus’un iki yüzü gibidir. Teorisyen de teori de birlikte bir yolculuğa çıkmıştır. İkisi de yolcudur, seyyahtır, gezgindir. Akla şu soru gelebilir: Teorisyenin niyeti midir yoksa teorinin (teorisinin) uzandığı/seslendiği muhatabının, takipçisinin, talibinin, müşterisinin/alıcısının üzerinde bıraktığı etki midir sorgulanması gereken? Bu noktada farklı görüşler ileri sürülebilir. Bana göre sorumluluğumuz niyetlerimize göre değil fiillerimizin sonuçlarına göre değerlendirilir. Konumuzla bağlantılandırılarak ifade edersek teorisyenin niyeti değil, ya da daha açıkçası teorisyenin teorisi üzerinden kendini ve kimliğini ve hatta referans grubunu vurgulama, etkilileştirme niyeti değil fakat bizatihi teorinin edindiği yeni deneyimlerle, yeni içeriklerle kazandığı yeni açıklayıcılık gücüdür. Literatür taraması, konuya ilişkin önceden yapılmış araştırmaların bulguları işte bunun için önemlidir.

Geldiğimiz bu nokta teorisyenin değil ama teorinin yer değiştirmesinden söz etme hakkımızın da teslim edildiği noktadır.

Teorilerin yolculuğunu literatüre sokan kişi edebi eleştiri alanının duayen adlarından Edward Said’dir. Edward Said’i Türkiye’de hemen herkes tanır: Özellikle Entelektüel ve Oryantalizm üzerine yazdıklarıyla. Onun bir kitabı daha vardır ki o çevrilmemiştir: The World, The Text and The Critic. 1983 yayını. Said orada 1982’de yazdığı Traveling Theory başlıklı bir metnini de yayımlar. 1994’te ise bu ilk makalesinin gözden geçirilmiş halini yayımlar. Said teorilerin yolculuğunun dört aşamalı olduğunu yazar.  (Gerek Said gerek diğer yabancı yazarlardan yaptığım çevirilerin hepsi tamamen kendi yorumumu ifade etmektedir. Asıl metnin mota mot çevirileri değil fakat benim o metinden anladıklarımın ifadeleridir).

  1. Köken, ki bu evdir; kalkış noktası da diyebiliriz.
  2. Alınan mesafe, ne kadar uzağa gidildiği, evden ne kadar uzaklaşıldığıdır.
  3. Varış yerindeki kabul veya red koşulları; gidilen yerde yolcumuz nasıl karşılanmıştır, ya da o kendini kime nasıl tanıtmış, sunmuştur.
  4. Yolcunun gittiği bu yeni zaman ve mekânda işgal ettiği pozisyon, bu pozisyona geliş ve orada kalışında deneyimlediği transformasyonlar, yolcunun yeni zaman ve mekâna duhul etme süreci ve gerçekleşti ise iş birliğinin nasıl olduğu, nerelere uzandığı.

Evet, Said’in Yolculuk Teorisi’nde değindiği (ve benim kendi yorumumla ifade ettiğim) dört adım/aşama bunlar. Şimdi buradan hareketle, ulaşabildiğim kaynakların sınırları içinde gerek Said gerek başkaları bu konuda neler yazmışlar, biraz ona bakalım. Sonra kendi görüşümü de yazacağım.

James Clifford mealen diyor ki, artık teori ‘batı’da kendi evinde değildir. Batı bir zamanlar bilginin, bilimin ve hatta tarihin (burada ‘tarih’ derken kastettiği tarihin akışını etkileyebilme gücüdür) güçlü mekânı, bunların toplandığı tercüme edildiği ve dünyanın diğer yerlerine genelleştirilerek dağıtıldığı yer iken artık bu ayrıcalığını kaybetmiştir. Batı’nın bu ayrıcalıklı yeri artık tartışılmakta, farklı açılardan eleştirilere maruz kalmaktadır. Farklı kültür, dil, din, ırk ve cinsiyetlerin geliştirdiği bilgilerle eklemlenmeler deneyimlenmektedir. Clifford bu noktada şu soruyu soruyor: “Aynı bir teori farklı mekânlarda nasıl bir yolculuk deneyimliyor, zorlukları, müşkülleri, kabullenilişleri nedir, nedendir, nasıldır, bunları aşma girişimleri nedir, nasıldır?”

Clifford yine mealen genelde konvensiyonel olarak teorinin büyük resim olduğunu, tüm kültürleri ve zaman dilimlerini kapsadığının düşünüldüğünü, yerelleşmenin, yerelliğin teorinin statüsünü zayıflattığının varsayıldığını ifade eder ve örnek olarak psikoanalitik teorinin Freud tarafından 20. yüzyıl başlarındaki Viyana burjuvazisindeki kadınların sorunlarından hareketle geliştirildiğinin ileri sürülmesiyle statü kaybı yaşadığını yazar. Ama ekler: “Yine de psikoanalitik teori vardır. Freud ve hatta Marx Batılı olmalarına rağmen zaman mekân farkını aşabilen teorisyenler oldular, teorileri belirli bir adresin değil ama potansiyel olarak her yerin teorisi olabilmenin bir biçimde yolunu bulabildi. Bu teoriler, onlara yolcular diyelim, yolculuklarını sürdürebildikçe içerikleri zenginleşti, kapsamları genişledi. Yolculuk, teorinin ufkunu genişletti “(Clifford, 2010). Şimdi burada söyleneni yukarıda ifade ettiğimiz kendi görüşlerimiz ışığında yeniden okuyalım. Ne diyebiliriz? Psikoanaliz bir teori ya da bir kavramsal çerçeve olarak mı var? Günümüz klinik psikolog ve psikiyatrları Oedipus kompleksini hiç mi yeni kavramlarla zenginleştirmedi? Bu soruya verilecek en ilginç örneği Malinowski’den hareketle Mark Abrahamson verir: Örneğin anaerkil toplumlarda Oedipus kompleksinin yöneltildiği kişi baba değil dayı olarak bulunmuştur (1990:46). Teori ya da teknik olarak daha isabetli bir adlandırma ile kavramsal çerçeveler alandan edinilen yeni verilerle sürekli genişler, zenginleşir böylece entelektüel ve kültürel formasyonların yol açabileceği engeller aşılmış olur.

Yeniden Said’e dönelim. Ona göre teoriler sabit manalara sahip değildir. Nerede, nasıl ve ne zaman kullanıldıklarına, tatbik edildiklerine göre manalar üstlenirler. Teoriler bir yerden ötekine gidince güçlerinden kaybederler mi? Yoksa tersine güçlenirler mi? Said yolculuğu olumlar.

Bu noktada Paul Fussel’in görüşleri yeni bir pencere açmaya imkân sunar gibi görünmektedir. Clifford’un aktardığına göre Paul Fussel yolcuyu üç tipe ayırır: Kâşif, turist, yolcu. Kâşif (explorer) keşfedilmemişi arar. Kâşif bilinmeyenin riskiyle karşı karşıyadır. Günümüzde keşfedilmemiş yer yoktur. Zaten kimin nereyi keşfettiği de ayrı bir sorunlu konudur. Dolayısıyla onu bir yana bırakabiliriz. Turist (tourist) ticari bir kavramdır. Girişimcinin aktörüdür, kitleye yönelik tanıtım broşürlerine göre gezen kişidir. Klişenin güvencesi içindedir. Onu da bir yana bırakabiliriz. Yolcu (traveler) ise bu ikisi arası bir yerdedir. Ne güvenceye sahiptir ne de riske maruzdur. Yolcu vaktiyle öğrenmiş olduklarından aklında kalanının peşinde olan kişidir. Yolcu bir yandan kâşif gibi henüz karşılaşmadığına ulaşma heyecanını yaşarken bir yandan da o henüz karşılaşmadığının nerede olduğunu bilmenin rahatlığını yaşar (1996).

Fussel’in bu ayrımında ‘yolcu’ olarak adlandırdığı kategoriyi biz teori ya da kavramsal çerçeve olarak düşünerek şöyle bir yeniden okuma yapabiliriz: Yolcu gittiği yerde karşılaştıklarıyla kendini genişletir, genleştirir, zenginleştirir. Ama mesele burada sonlanmaz. İki ayrı değişme daha deneyimlenir. Yolcu muhatapları, karşılaştıkları üzerinde de bir değişmeye yol açar. Yolcunun karşılaştıklarına yerliler diyelim. İşte bu yerliler bir yandan ziyaretlerine gelen yolcu hakkında bilgi sahibi olur, onu tanırken bir yandan da bu yolcu üzerinden, yolcu dolayımıyla kendilerine ilişkin tanımalarını da genişletmiş olurlar. Zira bu anlatıda yolcu kadar yolculuk da bir kategori olarak belirmektedir. Bizatihi yolculuğun yolculara ne gibi bir güzergâh çizeceğini baştan kestirmemiz her zaman mümkün olmayabilir, ne de olsa teorimiz de teorisyenimiz de turist değil ama yolcudur.

Bu yorumumuzla bağlantılı bir yorumu Burawoy’da görüyoruz. Michael Burawoy 2015’te mealen şöyle yazar: Teoriler yola çıktıklarında manalarında da bir değişme olur. Ya radikalce değişirler ya da kısmen değişir ya da hiç değişmezler. Ona göre yolcuya ne olacağı, alıcı konumundaki yerlinin zihinsel bağlamına da bağlıdır. Gelen teoriyi, yani yolcuyu, burada ne temellük edecek, yeniden düzenleyecek, yeniden inşa edecektir.  Bize göre bu bakışta ‘ikici’, ego-alter ayrımını yansıtan ve de besleyen, farklı olanı ‘öteki’leştiren bir tavrın izleri yatmaktadır. Teoriye adeta bir kargo muamelesi yapılmaktadır. Teorinin ya da teorisyenin evden uzaklaşmakla, yol yapmakla varlık kazandığı, evden uzaktakine nazar eylemeyi gerektirdiği sanki göz ardı edilmektedir. Yola çıkmak bizatihi değişmeye, transformasyona açık olmayı göze almak da demektir.  Burawoy, bizce yolda olmanın, yola çıkmanın, yolcu olmanın teoriyi teori kılan olduğunu dikkate almamakta gibidir. Teoriler yola çıkarlar ve bu yolda yolculuğun getirdikleriyle muhatap olurlar. Teoriyi ilaç prospektüsünden, kullanma kılavuzundan ayıran da budur.

Felsefeci Karl Jaspers felsefeyi “yolda olmak” diye ifade etmiş. Teori de bir tür felsefe olduğuna göre biz de teori yolda olmaktır diyebiliriz. Felsefeci Hakan Poyraz ’yol’ kelimesinin hemen tüm dillerde hep iyiye, hakikate, aydınlanmaya, doğru yola, gafletten uyanmaya, dalaletten ayrılmaya işaret ettiğini yazar (2019: 27-30).  Yolculuk bir transformasyon sürecidir de. Bize göre yola çıkarken nazar eyleyeceğimin beni yeni bir kavramsallaştırmaya yönelteceğinin, baktığımda gördüğümün o konudaki bilgimi değiştirebileceğinin ve bu değişmenin bana da yansıyıp beni de yeni bağlantılar kuran biri haline getireceğinin, bilgimle birlikte beni de transforme edeceğinin farkında olmam gerekir.

Bu transformasyon süreci teoriyi metaforlara da açık hale getirir. Zira teori yolculukta genişlemekte, genleşmektedir. Teori geniş zamanlara ve geniş mekânlara açılmaktadır. Hakan Poyraz’ın şu ifadesi benim için de aydınlatıcıdır: ”Hayat metaforlarla genişliyor“ (2019: 31). Hakan Poyraz bunu daha çok felsefî ve edebî metinler için yazmıştır. Ama sosyoloji evimizin duvarına açtığımız yeni pencereden baktığımızda Poyraz’ın bu tespitinden hareketle bilimsel teoriler için de benzer sözler söyleyebiliriz. Bilimsel teoriler de yolculuk sürecinde metaforlarla genişleyip zenginleşmekte, içerik zenginleştikçe de kapsama alanı genleşmektedir.

Metafor ne basitçe bir söz sanatı ne de iğreti bir yakınlık, benzerlik kurma girişimidir. Metafor algılananlardan hareketle doğrudan algılanamayana ulaşma, onu da fark etme ve ona da zihinde yer açma, onu da içine alabilme imkanıdır. Metafor nasıl sanatçı ve edebiyatçıya ifade imkânı sunuyorsa teoriye (ve teoriste, yolcuya da) bir açılım, bir yeniden sunum, bir yeni nefes alma, bir soluklanma, bir temsiliyet imkânı sunmaktadır. Teoriye yolculuğunun kendi üzerindeki etkisini ifade etme fırsatını vermektedir. Bu ise bize teori inşasının sadece bir düşünme ve söyleme eylemi değil ama bir imgeleme ve simgeleme eylemi de olduğunu göstermektedir. Teori inşasının aynen bir sanat eseri inşası gibi yaratıcı bir teori-pratik de olduğunu ima etmektedir. Zira teori yolculuğu sayesinde daha geniş bir temsiliyet alanı kazanmaktadır. Bu yolculuğun çıkış noktasının adresi tektir ama varış noktasının adresi daima açıktır. Her muhatap, her öteki, her alıcı teoriyi yeni baştan kurmaktadır. Teori hep yoldadır, teorinin yolculuğu hep sürmektedir.

Bu noktada en baştaki sorumuzu hatırlayalım; “Batıda, Batılı sosyologlarca geliştirilen yaklaşım, teori ve kavramlarla Türkiye’ye bakmak ne kadar isabetli bir tavırdır?”  Buraya kadar yazılanlardan çıkan sonuç herhalde dikkatli bir okur için yeterince açıklıkla verilmiştir. Bu soruya cevabımız şudur: Teoriler de bir yolcudur ve bütün yolcular gibi onlar da yolculukları sırasında deneyimledikleriyle değişir, dönüşür, zenginleşirler. Bu yolculukları sayesinde teoriler zamanın tek bir aralığının ve mekânın tek bir mesafesinin söze dökülen tasviri olmaktan uzaklaşırlar.  Kendilerini geniş zamanların ve geniş mekânların uzamında var kılmaya doğru yürür giderler. Ancak soruyu Burawoy’un teoriyi kargoya indirgeyici tarzı bağlamında cevaplamaya yönelirsek şunu söyleyebiliriz: Kargo paketimizi açmadan önce, tarihimizin ve kültürümüzün dip sularının nerelerden nasıl akıp geldiğine ilişkin belirli bir farkındalığımızın olması gerekir.  Ancak bu farkındalığımızdan sonradır ki açtığımız paketteki teori ya da kavramlaştırmayı okuduğumuzda onun bize bir sözünün olup olamadığını da anlayabiliriz.  Şu bir gerçek ki yerkürenin tüm dip suları sınır tanımaksızın aynı büyük denizlere akar; aynen gerçeği ifade eden sahi sözlerin hakikate ulaşması gibi.  

 

(*) 25 Aralık 2019 günü Ankara Us Atölyesi’nde Seyyah ve Sınır: Kavramların Dolaşımı başlıklı konuşmanın metnidir)


KAYNAKÇA

Abrahamson, Mark (1990) İşlevselcilik. Çev. Nilgün Çelebi. Konya: Sebat Matbaası.

Burawoy, Michael (2015)”Traveling theory”, Open Democracy/ISA RC-47: Open Movements, 21 March. https://opendemocracy.net/michael-burawoy/traveling-theory.

Clifford, James (2010) “Notes on travel and theory” Return to Inscriptions vol 5. http://culturalstudies.ucsc.edu/PUBS/Inscriptions/vol_5/Clifford.html. Erişim tarihi: 8.25.2010.

Fussel, Paul (1996) Abroad: British Literary Traveling Between the Wars. Oxford Univ. Press.

Kıllıoğlu, İsmail (1990) Sosyal Bilimler Ansiklopedisi. İstanbul: Risale Basın Yayın Ltd.

Poyraz, Hakan (2017) “’Yol’dan çıkan kavramların ahlakî çerçevesi”. Bir Metafor Olarak Yol ve Yolculuk. Ed. İbrahim Şahin ve Deniz Depe, İstanbul: Doğu Kütüphanesi.

Said, Edward (1983) “The travelling theory” The World, The Text and the Critic.Harvard Univ. Press.

 

 

 

 

 

Yazıyı bağlarken şöyle diyorsunuz: "Şu bir gerçek ki yerkürenin tüm dip suları sınır tanımaksızın aynı büyük denizlere akar; aynen gerçeği ifade eden sahi sözlerin hakikate ulaşması gibi." Bunu bir kenara koyarak kafama takılan husus şu.Ontoloji epistemolojiyi,epistemoloji metodolojiyi belirliyorsa, yolcuyu kabul edelim de, tüm dip suların büyük denizlere akdığında büyük denizlerin ontolojisi ne olacak?

 

Per, 01/09/2020 - 22:40 Kalıcı bağlantı
Altay ünaltay2

In reply to by Adnan Tekşen

Varlık ve bilgideki "zaman" boyutunu vurguladığı için nilgün hocaya teşekkürler. ("yolculuk" mecazı). Kısaca: aristo felsefesinin ilk önermesi olan "herşey kendine benzer" (a=a) ilkesi yanlıştır, a bir an sonra b olmuştur. Hepimiz de değişmekteyiz, geçen yılki biz değiliz. Değişmeyen hiçbirşey yoktur, molla sadra bunu esfar-ı erbaa adlı eserinde "hareket-i cevheri" (sadece sıfat ve arazlarda değil, özde, esasta değişim) kuramıyla açıklar ve sufi bunu iyi bildiğinden kendine "ibn ül-vakt" (zamanın çocuğu) der. Nilgün hocanın yazısında tasvir ettiği "fil"in ben de bu tarafından tutmuş olayım.. Selamlar.. :-)

Cu, 01/10/2020 - 13:58 Kalıcı bağlantı

Adnan abiye cevap: Sanırım sorun biraz şu: Kadim çağlardan beri ontoloji denilene Müslüman filozoflar, vahiyden ayırt etmek için ayet diyorlarmış. Bu durumda, "bende, bir ben var benden ari düşünen" demek ile "düşünen benim,=ego cogito, bedenim=res extanse bile olsa, benim dışımda bende düşünen olamaz" demek arasındaki can alıcı fark birdenbire tebarüz ediyor. Bugünkü anlayamadığımız ise bana göre şu: Öyle epistemolojik gerçekliklerimiz var ki, hiçbir ontolojik gerçeklik ile kıyas kabil değil. Para örneğin. Yaşadığımız hayatta para, farkında mıyız bilmiyorum ama, şu beşikte yatan bebeğimizden daha fazla gerçek.

Cu, 01/10/2020 - 15:01 Kalıcı bağlantı
Nilgün Çelebi

In reply to by Adnan Tekşen

"Ontoloji epistemolojiyi o da metodolojiyi belirler" gibi bir 'determinist' tavır içinde olduğum izlenimini verdiysem üzülürüm. Yazdıklarımdan bu anlam çıkmamalıydı; zira öteden beri bunlar arasında gerekirlik değil, olsa olsa bir yakışma bağı kurulabilir diye düşünürüm. Bunu bir yerlerde yazmış olmam da gerek. "Bazı epistemolojik yaklaşımlar bazı ontolojik yaklaşımlara daha çok yakışır diyebiliriz" derim, demişimdir. Ama sorunuzun cevabı için bu eşitliğin ya da özdeşliğin ya da belirleyiciliğin kurulması gerekmiyor. Soruya cevabım şudur (Ki bu cevabı da daha önce başka bir yerde yazdım): Tamamen kendi metafiziğim içinde, öyle düşünürüm ki gerçek olan, var olan'dır. Bu gerçeklik 'doğa gerçekliği' ya da 'sosyal gerçeklik' olabilir. 'Sosyal gerçeklik' socius'dan yani insan birlikteliklerinden dolayımlanmış onto'dur. Gerçeklik onto ile ilgilidir. Ama o gerçekliği ifade eden söz epistemolojinin alanına girer ve işte o söz 'sahi' olmalıdır. 'Sahi' olan söz 'gösterdiği' ile çakışır. Bu çakışma 'gösterilen'i tüketiyorsa o zaman ona 'hakikat' diyoruz. 'Hakikat' gerçekliğin yerine geçebilen sözdür. 'Gerçek' veya 'sahte' olma ne'lik ile ilgilidir. Ama gerçeği ifade eden ya da etmeyen söz olma yani sahi ya da yalan olma söz ile ilgilidir. (Bilimde sözün doğru, sahi ve benim eklememle bir de haklı olması gerektiğinden bu söz alanını epistemoloji içine yerleştiriyoruz). Bir gün gelecek, ve o gün biz tüm onto'lara, tüm gerçeklere isimlerini vermiş olabileceğiz. O gün, o isimlerin o onto'ların o gerçeklerin yerine geçtiği gün olacak.Bu durumda onto'ya gerek kalmayacak çünkü kelimeler onların yerini alacak. Onun içindir ki, "Önce söz vardı" her ne kadar şiirselliğinden dolayı insanı hemen sarıp sarmalıyorsa da aslında gerçeğiifade etmemektedir. O var olan söz "Ol" sözüdür. İnsanın sözü değil. İnsan sözünü önce değil sonra söyleyecek. Ontoların ismini koyduğunda o isme artık hakikat diyebileceğiz. Yineleyelim hakikat söz olan onto, onto olan sözdür. Yani onto ve söz aynı olmuş olacak. İşte yukarıdaki metnin sonunda ifade etmek istediğim bu idi. Dip sularının okyanusa ulaşması gibi onto'lar da söz dolayımıyla hakikate ulaşacak. Tekrar vurgulayayım bu benim metafiziğim. Ama şunu da çok iyi biliyorum benim bilimselliğim ve metafiziğim ayrı kompartımanlar halinde değildir. Metafiziğim benim "dışan kale"mdir, bilim ise "içan kale"m.

Pa, 01/19/2020 - 01:08 Kalıcı bağlantı
Altay ünaltay2

Adnan hocanın uyarısı üzerine tekraren:

"Varlık ve bilgideki "zaman" boyutunu vurguladığı için nilgün hocaya teşekkürler. ("yolculuk" mecazı). Kısaca: aristo felsefesinin ilk önermesi olan "herşey kendine benzer" (a=a) ilkesi yanlıştır, a bir an sonra b olmuştur. Hepimiz de değişmekteyiz, biz geçen yılki biz değiliz mesela. Değişmeyen hiçbirşey yoktur, molla sadra bunu esfar-ı erbaa adlı eserinde "hareket-i cevheri" (sadece sıfat ve arazlarda değil, özde, esasta değişim) kuramıyla açıklar ve sufi bunu iyi bildiğinden kendine "ibn ül-vakt" (zamanın çocuğu) der. Nilgün hocanın yazısında tasvir ettiği "fil"in ben de bu tarafından tutmuş olayım.. Selamlar.. :-)"

Not: ben de konya doğumluyum nilgün hocam, tekraren selamlar..

Cu, 01/10/2020 - 20:45 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.