Karl Popper’da Yanlışlamacılık

04 Mayıs 2020

 

Karl Popper bir yanda metodoloji ve epistemoloji, bir yanda sosyal-siyasi bilgiler aleminin 20 yüzyıldaki önde gelen düşünürleri arasında yer alır. Türkiye’de genelde bilim, özelde sosyal bilim alanında ‘yanlışlamacılık’ üzerine olan görüşleri ile sosyal-siyasal bilgiler alanında ise liberal düşünce, demokrasi, açık toplum üzerine olan görüşleri ile tanınır. Avusturya doğumlu, Hitler nazizminin zulmü yüzünden ülkesinden kaçmak zorunda kalmış. Avustralya’nın ücra bir yöresindeki bir üniversitede, bir taraftan İngilizcesini geliştirerek insanüstü bir çalışma temposu ile yıllar boyu uzun saatler ders vererek kendini ve ailesinin hayatını idame ettirebilmiş ancak hayatının ilerleyen yıllarında İngiltere’ye gidebilmiş bir çilekeş insandır Karl Popper. Avustralya’dan dönemin önde gelen dergilerine gönderdiği makaleleri yayımlanmak şöyle dursun cevaplanmaya bile değer bulunmamıştır. Ki bunlar arasında ilerleyen yıllarda bilim nosyonunda önemli dönüşümlere yol açan fikirleri içeren yazıları da vardır.  Karl Popper’ın günahı ya da suçu tahmin edileceği üzere Yahudi kökenli olmasıdır. ‘Kökenli’ diyorum zira babası Hristiyanlığa geçmiştir. Popper’ın Türkçe’ye çevrilen çok sayıda kitabı bulunmaktadır. Ancak onu anlayabilmek ve üzerinde layıkıyla konuşabilmek için okunması gereken kitap 2 ciltlik otobiyografisidir. Bu ciltler maalesef Türkçe’ye çevrilmemiştir. Otobiyografinin ilk cildinde Popper kendisi hayatını ve hemen her konudaki fikirlerinin nereden ve nasıl neşet ettiğini, nerede, neden, ne demek istediğini açık, net bir dille ifade etmektedir. Onun ‘yanlışlamacılık’, ‘dünya 3’, ‘kritik rasyonalizm’, ‘metodolojik bireycilik’, ‘mantıkçı pozitivizmi’ üzerine olan fikirlerinin en anlaşılabilir tarzda ifade edildiği metinler bunlardır. Otobiyografinin 2. cildinde Popper üzerine yapılan bir sempozyum çerçevesinde Popper’ın görüşleri hakkında yapılan değerlendirmeler, Popper’a yöneltilen yergi ve övgü içeren eleştiriler birinci dereceden bu iddiaların sahipleri tarafından dile getirilmektedir. Kitapta Popper’ın, görüş ve iddialarına yöneltilen eleştirilere karşı verdiği cevaplara da yer verilmektedir.  Kuşkusuz burada ne bu iki ciltlik kitaptaki metinler ne de Popper’ın tüm bu konulardaki fikirleri, açıklamaları ifade edilecektir. Üzerinde durmak istediğimiz konu onun ‘yanlışlamacılık’ üzerine olan görüşleridir.  

Öncelikle şunu belirtelim ki Karl Popper bilimin, bilimsel çalışmaların temeli, mantığı ve demokratik dünya düzeni üzerine bir ömür adamış, tüm çalışmalarını bu eksenler üzerinde yürütmüştür. Popper gençlik döneminde bulunduğu Viyana’da etkin bir grup olarak beliren Viyana Çevresi’nin benimsediği pozitivizm yorumuna karşı çıkar.  Hatta yıldızı 1929 da parlayıp 1931’de birdenbire sönen Viyana Çevresi’nin savunduğu mantıkçı pozitivizmin öldüğünden söz edilmesi üzerine bu “ölümün sorumluluğunu kabul etmek zorundayım” der. Ancak bu noktada şunu belirtelim ki Türkiye’de ve dünya bilim ve felsefe çevrelerinde ‘pozitivizm’ denince anlaşılan arasında bir fark vardır. Bizde pozitivizm, kapitalizm, emperyalizm, batı, modernite daha da somut olarak ABD, AB elbette Yahudilik ve Hristiyanlık eleştirileri içiçe geçmiş bir haldedir. Bu girift yumak içinden Popper gibi görüşleri son derece net olan bir düşünürü bile değerlendirmek pek kolay olmamaktadır.  

Şimdi yeniden ‘yanlışlamacılık’ konusuna dönerek Popper’ın mantıkçı pozitivizmi nasıl öldürdüğünü görelim. Bilindiği üzere bilgi üretmenin vazgeçilmez momenti akıl yürütme ya da kısaca uslamlamadır. Orta çağlar boyunca egemen bilgi kaynağı kutsal kitaplardır. Her din doğada ya da sosyal hayatta olan biten her şeyin dayanağı olarak inandığı kutsal kitabı görmüş, olan bitenleri onların ışığında açıklamıştır. Hristiyanlığın yaygın olduğu topraklarda bu açıklama tarzı tümdengelim, dedüksiyon olarak hayata geçirilir. Yeryüzüne ya da göklerde insanın gördüğü deneyimlediği ve düşünebildiği her olan bitenin açıklaması tümel bir ifadenin yansıması olarak kabul edilir. Yeniçağla birlikte bu anlayış bu ön kabul sarsıntıya uğrar. Humanizma, yani insan aklına olan güven öne çıkmaya başlar. Humanizma rasyonalizmi besler. Akılcılık öne çıkar. Bizde hümanizma insanın duyu organlarına indirgenmesiymiş gibi algılanır; oysa bu gerçekle bağdaşmayan bir görüştür. Humanizma rasyonalizmle kardeştir.  

Tümel önerme orta çağda dinsel metinler iken Rönesans dönemiyle, orta çağın bitip yeni çağın başlamasıyla (ki burada İstanbul’un Türkler tarafından alınması üzerine İtalya’ya giden bilgi insanlarının büyük etkisi olduğu kayıtlara geçmiştir) tümel önermelerin kaynağı insanın aklı olarak görülmeye başlanır. Kilisenin önde gelen felsefecileri insan aklının dinsel öğretilerle bağlantısını kurmak için epey emek harcamış, dinsel metinlerin temel bilgi kaynağı olarak kabul edilmesinin makullüğü üzerine yoğun çalışmışlardır. Bir 13. yüzyıl düşünür ve keşişi olan Aquinali Thomas bunların önde gelen adlarındandır. Arada geçen yüzyıllar boyunca ileri sürülen görüşleri atlayarak şu tespiti yapalım ki, bir kez insan aklının önemi kabul edilince ardından gelen insanın akıl dışındaki bilgi edinme organları olan gözü, kulağı, eli, damağı, burnu olur. Bu ise bilgi üretmeye yönelen insanın artık tümdengelimdeki ilk önermeleri sorgulamasına bu ilk önermelerin gözlem verileriyle uyumlu empirik düzenlilikleri ifade eden yasa benzeri önermeler olması gayretine düşmesine yol açar. İşte Viyana Çevresi bu anlayışın uç örneğini temsil eder.

 

Popper Viyana Çevresi’nin empirik düzenliklikleri ifade eden öncüllerden hareketle tekilleri açıklamasının mantıken mümkün olmadığını, empirik düzenliliklerden ibaret yasa önermesinin öncül önerme olarak alınmasının hatalı olduğunu söyler. Hiçbir sonlu sayıdaki empirik düzenlilik tespitinin bize sağlıklı bir öncül olarak hizmet edemeyeceğini düşünür. Böyle bir öncül önermenin geniş zamanlı bir önerme olamayacağını, düzenliliğin matematik ifadesine bakarak, matematiğin genel geçerliliğini düzenlilikler dünyasına transfer edemeyeceğimizi ileri sürer. Öncülünün doğası/yapısı hatalı olan bir uslamlama ise elbette hatalı sonuç verecektir.

Popper’ın bu açmazdan kurtulmak için önerdiği yol, öncülün sadece empirik düzenlilikleri ifade eden önerme olmaktan çıkartılması, onun yerine, ona hipotez, teori gibi aklın ürünü olan bir önerme muamelesi yapılması; arkasından da hipotez-teori kılınan evrensel ifadeli öncülün iddiasının yanlış olduğunu gösteren örnek kanıtların aranmasıdır. Hipotez gözlemlenenlere ilişkin geliştirilen geçici açıklamalardır. Popper çok sayıda hipotez kurulmasını önerir.

Popper’ın tümevarım eleştirisi ile bilim sahte-bilim eleştirisi el ele gider. Popper’a göre bilim ile sahte-bilimi, bilimsel ile metafizik olanı ayıran ölçüt yanlışlamacılık temelindeki sınanabilirliktir. Popper tümevarımın mümkün olmamasını mantıkla bağlantılandırarak açıklar. (Oysa Hume tümevarım eleştirisinde psikolojik alışkanlıklarımızı kullanmıştır). Popper’a göre tekil gözlemlerden hareketle kurulan önermelerden evrensel önermelere ulaşılamaz. Ama başka bir şey mümkündür: Genel önermeler tekil önermelerce çürütülebilir. Demek ki, bilimsel araştırmanın ilk adımı, empirik düzenlilikleri ifade etmesi zorunlu olmayan, yani içinde yasa ifadesi barındırması zorunlu olmayan bir genel önerme kurmaktır. Daha sonra, bu genel önermedeki iddianın, yargının tekil örneklerle sınamasını yapmak gerekmektedir. İlk, genel önerme, önermedeki iddiayı yanlışlayacak tek bir tekil örnek bulununca terk edilecektir; aksi halde, o tek örnek bulununcaya kadar geçerliliğini muhafaza edecektir. Açıktır ki, bu yol tamamen hipotetik-dedüktif akıl yürütmeye bağlı bir bilimsel metot önerisidir. Nitekim Popper da bunu ifade eder: Bilimsel metodun iskeletini hipotetik-dedüktifin teşkil ettiğini belirtir, tümevarımın değil. Hipotetik-dedüktif uslamlamayı ilk öneren kişi elbette Popper değildir. Ondan önce Comte, Comte’dan önce Whewell’in bu yönde görüş belirttiklerini biliyoruz.

Popper’a göre tümdengelimin geçerliliği tasım yoluyla kanıtlanamaz. Zira, o halde mantığı mantıkla kanıtlamış gibi olmaktayızdır. Bu ise, bir döngüdür; sadece güvenimizi artırmaya yarar. Bizim ihtiyacımız olan, gerçekleme değil, fakat yanlışlamadır. Yanlışlama ilkesine göre, tümel önerme karşıt örnek bulunmadığı sürece, geçerlidir. Yanlışlama ilkesi bize nesnel bir sınama metodu sunar. Popper’a göre teori-serbest gözlem olamayacağına göre teori-serbest dil de olamaz, teori-serbest matematizasyon da olamaz. Dolayısıyla, tümevarım bir mittir. ‘Tümevarım mantığı’ diye bir şey yoktur. Olasılık konusunun da tümevarımla ilgisi yoktur.

Kanımızca Popper’ın bu tespit ve iddiaları tamamen yerinde, sahi ve gerçektir. Popper’ın bu görüşleri sayesinde bilimsel araştırmanın D-N (dedüktif-nomolojik) veya I-S (indüktif-istatistik) yerine H-D (hipotetik dedüktif) ile yürütülmesi mümkün olabilmektedir. Zira D-N modelin kullanılabilmesi için elimizde olması gereken empirik düzenliliğe ilişkin bir dedüktif yasa önermesine artık ihtiyacımız kalmamaktadır. Böylece, yasamız olmadan da yanlışlandığı anda terk etmeye hazır olduğumuzu baştan ilan ettiğimiz bir hipotetik dedüktif önerme ile bilimsel araştırmaya başlayabilmekteyizdir.

Bize göre bilimsel araştırmanın hipotetik karakterde de olsa dedüktif bir bütünlükten hareketle başlatılması, ki bu bütünlüğün teori, kavramsal model veya kavramsal çerçeve olarak adlandırılması mümkündür, bilimsel etkinliğin ilk meşru basamağına empeiria’nın değil ama theoria çizgisinden gelen teorinin yerleştirilmesi demektir. Karşımıza teori, kavramsal çerçeve veya kavramsal model olarak çıkabilen bir bütünlüğün, inceleme nesnesine ilişkin kaba gözlemlerden, inceleme nesnesini konu eden ilgili literatürdeki veri ve bulgulardan ve o inceleme nesnesinin içine taşınabileceği kavram ve/veya teoriden hareketle oluşturulması araştırmacıya incelemesinin başında ne’yi, nasıl ve hangi sebeple araştıracağına ilişkin derin bir içgörü kazandırır.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.