Afrika’nın güney yıldızı: Ebubekir Efendi


Güney Afrika Müslümanları “Şeyh Yusuf” ismini iyi tanır ve bu kişinin bir siyasi sürgün olarak Malezya’dan Güney Afrika’ya gelişi bu bölgedeki Müslümanlar için bir milat hükmündedir. 2 Nisan 1694 tarihinde Güney Afrika’ya adım atan Şeyh Yusuf, o zamanlar Hollanda sömürgesi olan Güney Afrika’nın genel valisi Van Der Stel tarafından karşılanmıştır. Yine Hollanda sömürgesi olan Malezya’daki sömürgecilik karşıtı mücadele nedeniyle Afrika’nın en güney ucuna sürgün edilen Şeyh Yusuf, bu ülkede ilk İslâm cemaatini kurmuştur. Gerçek adı Abidin Tadiye Tjoessoep olan Şeyh Yusuf 1699 yılında Cape Town yakınlarındaki Macassar’da vefat etmiştir.

Avrupa üzerinden Ümitburnu’na

Şeyh Yusuf’tan sonra Uzakdoğu’da Müslümanlar sömürgeciler tarafından her sıkıştırıldığında soluğu batıda almışlardır. Ümitburnu bu menzillerin en önemli duraklarından biridir. 100-150 yıl boyunca binlerce kilometre yol kat ederek aşılan bu hicret yıllar yılı devam etmiştir.

Yıl: 1860. Ümitburnu’nda İngilizlerin sömürgesinde yaşayan Müslümanların iç çalkantılar içerisinde kıyasıya birbirlerini öldürdükleri görülür. Bu da bölgedeki İngiliz sömürge valiliğini rahatsız eder. Sebep şu: Hacca giden birkaç Müslümanın gerçek İslamı öğrendikten sonra ülkelerine dönüşte hakikati anlattıkları zaman büyük bir muhalefetle karşılaşır. İşte bu andan itibaren önü alınamayan, mahalli hükümetin inzibat güçlerinin bile baş edemediği kanlı bıçaklı çatışmalar başlamıştır.

Ümitburnulu Müslümanların önde gelenleri, modernleşme adına yapılan bir takım “tanzimat” ve “ıslahat”la uğraşan Osmanlı devletinden yardım ister. Bölgedeki Müslümanlar yıllardır İslamı yanlış anlamış ve olduğundan farklı yaşamıştır. Ta ki Hacca gidip dönen Müslümanlar halka, doğrusunu öğrendikleri İslamı olduğu gibi anlatana kadar. Menfaatlerine halel gelen cami imamları “biz atalarımızdan ve dedelerimizden böyle gördük, şimdi sizler herkesin itikadını fesada uğratacaksınız” diye halkın büyük bir kısmını arkalarına alarak hacdan dönen Müslümanlara karşı koymaya çalışırlar. [Tıpkı Malcolm X’in (Malik el-Şahbaz) hacca gidip döndükten sonra Amerika’da kendisini peygamber olarak tanıtan Elijah Muhammed ve çevresinin ipliğini pazara çıkarması gibi.]

Buradaki din adamları yıllardır kendilerine göre bir din anlayışı oluşturmuş, bu anlayışlarının tek tek yıkılmasıyla kavgaların arkası çorap söküğü gibi gelmiştir. Halkın tartıştığı konulara bakın: Yok efendim ölü gömülürken önce ayağının mı, yoksa başının mı toprağa gömüleceği, yutulan tükrüğün orucu bozup bozmayacağı, eğer bozarsa bunu önlemek için ramazan aylarında Müslümanların boyunlarına birer tükrük hokkası asmaları gerekeceği, sakal bırakan bir Müslümanın bunu kesmesi halinde kâfir olacağı, bıyıklarını kesmeyenlerin Müslüman dahi sayılamayacağı… gibi ipe sapa gelmez bir sürü bidat ve âdetler bütün bu çatışmaların sebepleri arasındadır.

İşte bu geçiş döneminde Müslümanların birbirine düşmesi, İngiltere’ye bağlı mahalli hükümeti hayli rahatsız etmeye başlamıştır. Genel vali, İngiltere kraliçesine bir mektup yazarak, Osmanlı devletinden “İslamı aslî şekliyle anlatıp ihtilafları giderecek” bir din âlimi ister. Kraliçe de durumu Osmanlı’nın Londra sefiri Kostaki Müsürüs Paşa’ya bildirir. Paşa da Bâbıâlî’ye yazar. Bu önemli konudan Sultan Abdülaziz haberdar edilir.

Osmanlı Arşivi’nde bulunan bir belgeye göre padişah “ahkâm ve akaid-i diniyyeyi ahaliye talim ve tefhime ve aralarında olan ihtilâfın izalesine muktedir ulemadan bir zatın seçilerek münasip miktar harcırahla gönderilmesi” fermanını Hariciye Nazırı Âlî Paşa’ya bildirir. Âlî Paşa da ulema ve bürokrasiyi çok iyi tanıyan Cevdet Paşa ile temas kurar. Cevdet Paşa ise Kerkük yakınlarında Şehrizor bölgesinden İstanbul’a bir iş için gelen Ebubekir isminde bir zatı bu iş için teklif eder. Bu isim etrafında uzlaşılır ve işlemler kısa zamanda tamamlandıktan sonra Ebubekir Efendi yanına Ömer Lütfi adında bir yardımcısını alarak İstanbul’dan ayrılır. Hocaefendi ve yardımcısı İstanbul’dan yola çıkarak Ege’yi geçip Akdeniz’deki Korsika, Sardunya, Marsilya, Paris ve Londra üzerinden 17 Ocak 1860 tarihinde Ümitburnu’na varır.

Ümitburnu’ndaki faaliyetler

Ebubekir Efendi Afrika’da bulunduğu yıllarda karışıklığın önüne geçmek için gözle görülür derecede büyük hizmetlerde bulunmuştur. Bu hizmet çizgisini hocaefendinin bu seyahatini konu edinen ve gördüğü herşeyi ayrıntılarıyla anlatan Ömer Lütfi’nin Ümitburnu Seyahatnamesi[1] isimli eserinden, Mecmua-i Fünûn dergisine çeşitli aralıklarla gönderdiği altı adet mektuptan ve Osmanlı Arşiv belgelerinden takip edebiliyoruz. Kendi diliyle “ferâiz-i diniyye ve akâid-i İslamiyyeden hiçbir şey bilmezler ve bir gün âmâl-i diniyyede bulunmazlar” diye tarif ettiği bölge Müslümanlarına kısa zamanda İslamî itikat ve ibadetleri öğretmeye çalışmıştır. Gündüz çocuklara, gece büyüklere yoğun bir şekilde dersler vermiştir.

Ebubekir Efendi, Ümitburnu’na varır varmaz çevresini alan bir takım kişiler tarafından elini çabuk tutması istenmiş. Ancak o akıllı davranarak etrafındaki insanları tanımak için biraz süreye ihtiyacının olduğunu belirtmiştir. Bir mektubunda “fesad maddesi çok büyük cesaret kazandığından teenni ve mülâyemetle” hareket ettiğini bildirir. İsmail Hakkı Bursevî’nin Ruhu’l-beyan tefsiri çerçevesinde halka vaaz ve nasihatlerde bulunur. Ünlü Mülteka’l-ebhur isimli fıkıh kitabını esas alarak Afrika dilinde hazırladığı Beyanü’d-din adlı risaleyi İstanbul’da Matbaa-i Amire’de bastırarak dağıtır. Ebubekir Efendi’nin Ümitburnu’ndaki çalışmaları Payitahtta da çok yakından takip edilir. İstanbul’a geldiği bir sırada sözkonusu çalışmalarından dolayı 13 Temmuz 1870 yılında Mecidî nişanıyla ödüllendirilir.

Ebubekir Efendi orada karışıklık ve kafa bulanıklığının önüne geçmek için ilmi ve sosyal alanlarda daha bir takım faaliyetlerde bulunur. Tarihe 93 Harbi diye geçen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Devlet-i Aliyye’nin yenik çıkmasına ve yaygın olan ümitsizliğe rağmen hocaefendinin o yıllarda İstanbul basınında oldukça ilgi topladığı görülür ve bunu o zamanki gazete ve dergilerden takip etmek mümkündür.

Ömer Lütfi’nin seyahatnamesinden öğrendiğimize göre, Ebubekir Efendi Afrika’nın güney ucuna ayak basmazdan evvel, kendilerine göre bir Müslümanlık oluşturan imamlar ahaliyi adeta haraca kesmişlerdir. İşin garibi bunu da İslam adına yaptıkları görülür. Bununla ilgili işte birkaç satır:

“İmamların her birisi güya bir mürşit gibi Müslüman ahaliyi yirmi fırkaya ayırarak her fırkası diğerine buğz ve adavet peyda eylemiş. Ellerindeki kitaplara herbirisi bir mana vererek ve kendisini başkasından ziyade âlim sayarak arkasından gidenleri kandırırdı. Ahali gayet sâlim kalpli olduklarından her ne sadakaları varsa uydukları imama verirdi. Ahalinin verdiği fitrelerle ambarlarını doldurur ve senelerce onunla geçinirlerdi. Kurban Bayramında 500 ve 600’den fazla kurbanlık koyunlar ve koçlar ayrı ayrı imam efendilere gelirdi. Onlar da bu gelen hayvanların bazısını satarak ve bazısını da kavurma yaparak kovalara basarlardı.

Bir kimsenin hanesinden bir cenaze çıkarsa vay o biçarenin haline. Zira cenaze çıkan hanenin sahibi her ne kadar fakir olsa da yine müridi olduğu imamın ne kadar müritleri varsa cümlesini davet ederek yedi gün boyunca devamlı yedirirlerdi. Artık o biçare adam kendi derdine mi yansın, yoksa bağlı bulunduğu imamın müritlerini mi doyursun! Zavallı adam hergün ancak beş on kuruş ekmek parası kazanıp idare ederken birden onbin kuruş borç altına girer ve senelerce o borcu ödeyemezdi. Velhasıl bu âdetler, buna rıza göstermeyen Müslüman ahalinin fikrini mucip oldu. Bundan sarfınazar mümkün olmayıp müteveffanın ölümünün “kırkıncı gün daveti” diyerek 40 gün sonra bir mükellef sofra daha kurdurarak imam efendinin cümle müritlerini doyururdu. Kezalik “yüzüncü gün daveti” namıyla 100 gün sonra bir davet daha düzenlenerek yine hapsi toplanır ve doyurulurdu. Ve ondan sonra da “sene daveti” diyerek bir sene sonra bir ziyaret daha çektirirler. Ardından yedi seneye kadar beher sene vefat ettiği günde bir ziyafet çekmesini farizadan sayarlardı. Lakin bu davetlerin birisini icrada kusur eder ise Allah indinde o müminin Müslümanlığının kabul olunmayacağı ve ilelebet cehennem ateşinde kalacağını imam efendi müteveffanın vasisine ifade edip korkuturdu. Elhasıl bu imamlar hergün birer hanede ziyafetten ziyafete koşturup senede ancak üç dört kere hanesinde yemek yerlerdi.”     

 

Sonrası

Yazımızın sonunda Ebubekir Efendi’nin ölümünü, Ümitburnu’nda bıraktığı izleri TDV İslam Ansiklopedisi’nden takip edelim: İstanbul’dan dönüşünden sonra çalışmalarına devam eden Ebubekir Efendi, 1880 yılının ortalarında vefat etti. Onun Cape Town’ın Bree caddesindeki İslami İlimler Yüksek Okulu ile karısının başkanlığında açılan Kız Okulu bugün bölgedeki İslami eğitim müesseselerinin öncüleri olarak değerlendirilmektedir. İslami ilimlerde muktedir bir âlim olarak yetiştirdiği büyük oğlu Ataullah Efendi 1884’te babasının yerine atandı. Bu dönemdeki çalışmaları nişanlarla ödüllendirilen Ataullah Efendi 1900’de Singapur’a ilk Osmanlı şehbenderi olarak atanmış ve 1903’te bir trafik kazasında vefat etmiştir. Mekke’de tahsil gören küçük oğlu Hişam Nimetullah Efendi ise çeşitli dönemlerde bölgede vazifeler alarak hizmetlerini devam ettirmiştir.

Not: Bundan tam 25 yıl önce 1994 yılında Yusuf Ziya Cömert’in yönetiminde İzlenim dergisi aylık olarak çıkıyordu ve benden de konu ile ilgili bir yazı talep edilmişti. Aynı zamanda o yıl Ümitburnu’nda “Şeyh Yusuf Yılı” ilan edilmişti. Bu kapsamda Ebubekir Efendi’nin torunlarından Tahir Salih İstanbul’a gelerek, İslamiyetin Güney Afrika’ya gelişinin 300. Yılı Kutlamaları için çalışmalara başlamışlardı.        


[1] Ömer Lütfi, Ümitburnu Seyahatnamesi (Haz. Hüseyin Yorulmaz), Ses Yayınları, İstanbul 1994, 112 s.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA