Evine dönen yazar: Cemil Meriç


 

Bir önceki yazımızda, 1981 yılında Cemil Meriç’le yaptığımız bir konuşmanın serüvenini anlattıktan sonra Ümit Meriç Hanım’ın geçtiğimiz yıl genişletilerek yeniden yayımlanan Babam Cemil Meriç kitabından hareketle, “Yaşamak, vermek demektir.” parolasıyla üstadın çevresi ve adam yetiştirici özelliği üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda ise, Beşir Ayvazoğlu’nun Yahya Kemâl için kullandığı “eve dönen adam” tanımlamasından ödünç alarak, “evine dönen yazar” diye ifade ettiğimiz Cemil Meriç’in sol ve Marksist bir dünyanın eşiğinden “iman ilahî bir hidayettir” noktasına gelişini hikâye edeceğiz. Zira “İnsan inançlarını kaybedince çomarlaşıyor. Dinsizlik irticaların en affedilmezi.” diyen de odur. Şunu da belirtmek gerek ki, Marksizmin “inanç” olarak kabul edildiği bu topraklarda Cemil Meriç ve Kemal Tahir gibi bir elin parmaklarını geçmeyen birkaç düşünür bu ideolojiyi “metot” olarak benimsemişlerdir.   

Kaderin karşısına çıkardığı genç

1960’lı yılların sonunda Kadıköy PEN Kulüp’e davet edilmiş bir Fransız romancı Jacques Bellefroid, bir etkinlikte konuşmasını yaptıktan sonra sorulan soruları cevaplandırır ve çevresindekilere “Ülkenizde çok sayıda sanatçınız, düşünürünüz vardır herhalde, onlardan biriyle beni tanıştırabilir misiniz?” diye sorar. Sonra da Fransız dili ve kültürüne en az bir Fransız aydını kadar vâkıf olan Cemil Meriç’in evine getirirler. Fransız yazar, dört tarafı kitaplarla çevrili salonu görünce hızla rafları gözden geçirir, sonra da savaş kazanmış mağrur bir eda ile yazarımızın yüzüne karşı şu cümleyi kurar: “Mösyö Merik bu kütüphane mükemmel bir Fransız entelektüelinin kitaplığı. Ama siz Türk’sünüz. Sizin kütüphaneniz nerede?”

Bu soru Cemil Meriç’in yüzünde adeta bir tokat gibi patlar ve kulağında günlerce çınlayarak dolaşır. Oysa İbn-i Haldun’dan Ahmed Cevdet Paşa’ya, şair Bâkî’den Yahya Kemâl’e kadar yazılarında bu isimlere göndermede bulunan, kendi tarihinin temel dinamiklerini gündemden düşürmeyen de odur. Bu karşılaşmadan hemen sonra bir Konya yolculuğuna çıkar. Zira o tarihlerde sık sık Konya’ya gider ve “Kendimi Mevlânâ’nın vatanında huzur içinde hissediyorum.” der. O yolculukta, “kaderin karşısına çıkardığı genç bir üniversiteli” ile bir süre konuştuktan sonra, “Sen bizden değilsin!” cevabını alır. Bu da ikinci bir tokattır.

Fransız romancının sarsıcı sorusu ile üniversiteli gencin söylediği bir araya gelince, “imanın ilahî bir hidayet” olduğuna inanan Cemil Meriç bu konuya adamakıllı kafa yormaya başlar: “Evet, ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi. Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece birer oyuncuyduk. Avrupa’yı tanımamak gaflet; Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lânet çemberinden nasıl kurtulacağız?”

Cemil Meriç 1965 yılında yazdığı Jurnal’ine: “Biz Müslüman olduğundan, Doğulu olduğundan, Türk olduğundan utanan, aczinden, tarihinden, dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik.” cümlesiyle başlar. Bu yıllardan sonra Cemil Meriç’in bir takım dergilerde kaleme aldığı Batı ve Avrupa eleştirilerinin geniş yankı bulduğunu görüyoruz. Bir mektubunda da elli yaşına kadar “uzun süren bir çıraklık”tan bahsederek insanlığın düşünme tarihini tavaf eden bir şakirt olduğunu söyleyen Cemil Meriç, o tarihten sonra kendisini bütün hakikatleri tenkit süzgecinden geçirmiş, hakikatten başka tecessüsü ve yaşayış sebebi kalmamış insan olarak tarif eder.

1966 yılı Cemil Meriç’in doğumunun 50. yılıdır. Yarım asrı devirdikten sonra evine dönmenin yollarını arar. Bu yıllarda talihin karşısına çıkardığı bir takım isimler ve dergiler vardır: Hisar dergisi ve bu dergide yazmasına sebep olan Ahmet Kabaklı mesela. Elazığ’da hocalık yaptığı 1954 yılından beri tanıştığı Kabaklı’nın uzun bir aradan sonra karşısına çıkması ve derginin sahibi Mehmet Çınarlı ile tanıştırması ile Hisar dergisinde yazmaya başlaması aşağı yukarı aynı tarihlerdir. Bir gün Ahmet Kabaklı’ya şunu söyler: “Ahmet, her meselede, her konuda, memlekete, dünyaya bakışta seninle beraberim. Düşüncelerimiz bir, kaygılarımız aynı, yalnız tarzlarımız elbette farklı olacak.” Bu ifade aynı zamanda, Cemil Meriç’in sol ve Marksist dünya ile bağlarını kopardığı bir açıklamadır. Başka bir mektubunda da Kabaklı’dan bahsederken, “Ben kapısı her çalana açık bir mabet gibiyim. Gerçek dostlarım gelmediler. Ve mabet katır sinekleriyle doldu.” der. Ardından da hepinizin büyük günahı var, beni yalnızlıktan beter bir yalnızlığa, kalabalık bir yalnızlığa siz mahkûm ettiniz, diye dert yanar.

Bunun üzerine Ahmet Kabaklı, Bir Dünyanın Eşiğinde kitabının bir bölümü olan “Hind ve Batı” kısmını Hisar’a yollar. Yazılar yayınlanınca Cemil Meriç umduğunu bulamaz, “Hisar’da yazılarım yayımlanınca Türkiye’de olaylar olacak sanıyordum, olmadı.” der bir konuşmasında. Daha sonra “Fildişi Kuleden” başlığı altında diğer yazılar arkası arkasına gelir. Bu noktada Mehmet Çınarlı’yı dinleyelim: “Meriç’in şiirli, heyecanlı üslûbuyla anlattığı olağanüstü şeylerin uyandırması gereken yankıları, boş yere bekledik durduk. Fakat ne zaman ki Cemil Meriç Hint’ten ve Batı’dan yurdumuza döndü, Türkiye’den ve bizlerden bahsetmeye başladı, yazıları etrafındaki ilgi çemberinin birden bire genişlemeye başladığını gördük. Hele bu yazıları Bu Ülke ve Umrandan Uygarlığa adındaki kitaplarında toplanınca, değerli yazar birden bire günün kahramanı oluverdi. Çünkü Cemil Meriç’ten yükselen, milletin uzun yıllardır duymayı istediği bir sesti.”

Cemil Meriç’ten yükselen bu ses, gerçekten beklenen bir sesti ve oldukça yankı buldu. Bu sesin yankılandığı sıralarda 1974 yılında Türk Edebiyatı dergisinin bir anketine verdiği cevapta şöyle der Üstad: “Bir çağın vicdanı olmak isterdim; bir çağın daha doğrusu bir ülkenin. Mazlum bir kavmin sesi olmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbâle bağlayacak köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü… Herkes herkese düşman. Sanat adamının ilk vazifesi, dili kurtarmak. İdrak kendiliğinden canlanır. Hafızasını kaybeden bu zavallı nesillere baktıkça insanın ızdırabtan çıldırası geliyor. Onları biz mahvettik. Bu cinayet hepimizin eseri, hepimizin yani bütün aydınların.”

“Dinsizlik irticaların en affedilmezi” diyen Cemil Meriç, dönemi aydınlarının, havlamasını bile unutmuş, efendilerinin fırlattığı kemikleri yalamakla meşgul olduğunu anlatır. Faşizmin tehlikeli bir hayat olduğunu, sosyalizmin de Türk insanını Türk insanına düşman ettiğini anlatır. Bu Ülke’de “Din asırlardan beri yaşayan ve nesilleri huzura kavuşturan, tecrübeden geçmiş bir inançlar manzumesi; sıcak, dost, köklü…” diyen yazarımız şöyle açar bu cümlesini: “Bu ülkenin bütün ırklarını tek ırk, tek kalp, tek inşa haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik değil, moral bir vahdet. Yani vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. Aynı şeylere inanmak. Aynı şeyleri sevmek. Aynı şeyler için ölmek ve yaşamak. Lâzı, Kürdü, Arnavudu düğüne koşar gibi ölüme koşturan bir inanç bu. Altı yüzyıl aynı potada erimek ve kâinata meydan okumak, zaferden zafere koşmak, beraber ağlayıp, beraber gülmek. İnsan inançlarını kaybedince çomarlaşıyor. Dinsizlik irticaların en affedilmezi.”

Cemil Meriç düşüncesini çarpıcı ve daldan budaktan sakınmadan vurucu bir şekilde söyleyen korkusuz bir yazardır. 1963 yılında yazdığı Jurnal’inde, “Bugün bizde neden mütefekkir yetişmiyor?” diye sorar ve cevabını da kendisi verir: “Kartallar uçmadan önce ücra kayalıklarda talim yaparlarmış. Tefekkür tek insanın işi değil. Ben bir Descartes, bir Spinoza olamazdım. Neden olamazdım? Bu bir kromozom meselesi değil. Hotantolar içinde büyüdüm. Okumak istediğim zaman dövdüler, kitaplarımı yırttılar. Nihayet kütüphanem yağma edildi, hapse atıldım vs. Cemiyet belkemiğimi kırdı. Uçmak istediğim zaman ancak sürünebiliyordum.” 

Cemil Meriç’in kurulu düzene karşı buna benzer çarpıcı tenkitleri ve yazıları Hisar’da yayınlanmaya başladıktan sonra sağ ve İslamî camiada dikkatle takip edilmeye başlanır. Kadir Mısıroğlu’nun yönetimindeki Sebil dergisinde yazmaya başlaması da aynı tarihlerden sonrasına denk düşer. Ziya Gökalp’le ilgili bir çevirisi Sebil Yayınları’ndan çıkar. Türk Edebiyatı ve Hareket’te yazar. Milli Gençlik Dergisi, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Büyük Doğu, Pınar, Köprü, Mavera, Yazko Edebiyat vs. dergilerde yazıları görülür. Ortadoğu, Tercüman, Yeni Asya, Son Havadis, Yeni Devir… gazetelerinde yazdıkları dikkatli bir şekilde okunur. Kitapları Ötüken’den basılır. Kitapların sağ bir yayınevinden çıkması eski solcu arkadaşlarının kendisinden soğumasına sebep olur ve etrafından uzaklaşırlar. Bir gün onlara karşı sesini yükselterek şöyle der: “Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogtan kaçıyor, küskün; Ötüken’in bastığı kitap okunmazmış. Peki, siz basın. Cevap yok.”

Şunu da belirtmek gerek ki, elli yaşından sonra söylemlerinde radikal değişiklikler yapan Cemil Meriç’in zaman zaman çelişkiye düştüğü de olmuyor değil. 1974 yılında Attila İlhan’ın taltif edici bir mektubuna karşı yazdığı cevapta şöyle der: “Kitaplarımı okumanı mutlaka isterim. Samimiyet ve zekâsına saygı duyduğum birkaç insandan birisin. Kendimi senin aynanda görmek, yani senin ölçülerinle değerlendirilmek beni çok memnun eder. Sağcı dergi ve yayınevleriyle çalışmama gelince: bu yolu ben seçmedim. Solun kadirnaşinas davranışı beni ister istemez ‘gerici’lerin kucağına değil, yanına itti. Bu yakınlığın fikrî iffetim için bir tehlike teşkil etmediğini kitaplarımı okuyunca görürsün. Yalnızım ve yazdıklarım hiçbir yankı uyandırmıyor dostlar arasında.”

Benzer serzenişlere yazarın 1964 yılındaki bir Jurnal’inde de rastlarız: “Benim trajedim şu birkaç satırda: Sevebileceklerim dilsiz, dilimi konuşacaklarla konuşacak lakırdım yok. Yani dilimle, zevklerimle, heyecanlarımla, yarımla Büyük Doğu kadrosundanım. Düşüncelerimle, inançlarımla Yön’e yakınım. Bu bir kopuş, bir parçalanış.”  Büyük Doğu malum, ismi Necip Fazıl’la özdeş bir dergidir; Yön dergisi ise 27 Mayıs İhtilâli’nden sonra yayımlanan, Doğan Avcıoğlu ve arkadaşlarının çıkardığı sol bir dergidir.

Attila İlhan Cemil Meriç’in solda kalmasını söyler. Hangi solda? diye cevap verir o da. “Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İlerici düşünceye istikamet veren son derece mürteci üç organı var: Cumhuriyet, Varlık, Türk Dili. Cumhuriyet, kurulduğu günden beri tefekkürü felce uğratmağa memur. Kurulu düzenin gerçek koruyucusu. Varlık, Cumhuriyet’in aylık nüshası.” Memlekette düşünen insanların türeyememesini bu “iki düzenbaz”ın marifeti olarak görür. Sonra da “Ne ben kendim kalarak bunlara katılabilirim, ne onlar beni içlerine alırlar.” der. Ayrıca Cemil Meriç kullandığı dilin, solun bütün nüanslarıyla kaynaşmasına mani büyük bir engel olduğunu ifade eder. Ondan vazgeçmenin ise bütünden vazgeçmek olduğunu anlatır. Ayrıca Meriç’e göre sağ cenahın en büyük problemi belki iman etmesinden, belki devlete aşırı bağlılığından soru sormaya cesaret edememesi olduğunu belirtir. 

Cemil Meriç’in kızı: Timüçirem

Cemil Meriç’in ismini ve soyismini tersinden okuyarak kızına taktığı bir lakaptır: Timüçirem. Victor Hugo’nun kızı Adélé’in babasının ismini hecelerken yer değiştirerek “Torvic Gohu” demesi gibi, o da kızının ismini tersinden okur ve şaka yollu “Timüçirem Kraliçem” diyerek latife yaparmış. Zaman zaman ona iltifat ederek, “Sen kendini insan zanneden bir meleksin” dermiş kızına.

Ümit Meriç babasının yukarıda bahsettiğimiz eve dönüşünü o kadar içten ve o kadar içeriden bir kişi olarak anlatmış ki başka bir araştırmacı ve yazar kuşkusuz bunun üstesinden gelemezdi. Bunun altında babasının 24 saatini takip eden, aldığı nefesi bile tahmin eden tecessüs sahibi bir imza vardır. Bunu da ancak yazar bir babanın okuma ve araştırmaya meyyal yazar bir kızı (veya oğlu) yapabilirdi.

Ümit Meriç doktorayı verdikten sonraki bir buhran gecesinin sabahında ilk namazını kılar, sonra sabah akşam ve nihayetinde beş vakit namaz kılmaya başlar. O da “sıcak, dost, köklü bir inançlar manzumesi”ni paylaşan insanlar kervanına katılmıştır artık. Babası onun asabiyetini alan namaz kılmasından memnundur. Bu arada Karagümrük’teki Cerrahi tekkesine gitmeye başlar. Başlarda kızının bir tarikate girmesine sıcak bakmayan Cemil Meriç bir gün bir rüyâ görür. Rüyâsında gördüğü kişi, Cerrahî Tekkesinin şeyhi Muzaffer Efendi. Evlerine gelen Efendinin eğilip elini öpmüş, sonra da Muzaffer Hoca ‘Haydi beraber denize girelim’ demiş ve denize girmişler. Yine bir gün Cemil Bey bu defa kendisini yaşlanmış, yanakları sarkmış bir halde rüyâsında görür ve vecd halinde “Lâ ilâhe illallah. Lâ ilâhe illallah” diyerek uyanır. Ümit Hanım’ın bu rüyâya yorumu şöyle: “-Büyük dedesini kastederek- acaba Hafız İdris Efendi’nin evlatları ve torunları için yüzyıl önce ettiği duaları, Allah şimdi mi kabul ediyor?”

Ümit Meriç artık yeni okumalara başlar. Muzaffer Efendi’nin üç ciltlik İrşad’ını altını çize çize okuduğu görülür. Elmalılı Hamdi Efendi ve Hasan Basri Çantay’ın Kur’an meallerinden sonra Buharî’yi, Müslim’i, Tirmizî’yi bir mühtedi heyecanıyla okur ve altını çizerek fişler. Ahmet Cemil Akıncı ve Yaşar Kandemir’in Asr-ı Saadet ve Peygamberimizi anlatan kitaplarına merak sarar. Mahir İz’in Tasavvuf’unu bitirir. Baba-kız birlikte Mesnevi’ye başlarlar. Cemil Meriç Mısır radyosundan sahura kadar Kur’an-ı Kerim dinleyerek hane halkını sahura kaldırır. 

Bir gün Cemil Meriç uzun bir süre sustuktan sonra kızına şöyle der: “Ümit, ben ölümden çok korkuyorum!” Bu konularda babası her zaman açılmazdı kızına. O da babasının bu içinden gelen açılışı üzerine teskin etmeye çalıştı. Benim için ölümle hayatın hiçbir farkı yok dedi. Şimdi yaşayan tarafım ölümden sonra da devam edecek, yalnız topraktan gelen tarafım toprağa gidecek diye devam etti. Konuşmasında tam bir Müslüman teslimiyeti vardı. Ümit Meriç sözlerini bitirdikten sonra Cemil Meriç, “Beni sev Ümit! Sevgine ihtiyacım var…” diyebildi ancak. Kızının mütevekkilâne konuşmasından çok etkilenmişti.

Bu arada Ümit Meriç doktorasını verdikten sonra hayat ve ölüm hakkında düşünmeye başlar. Dünyaya gelişimizin amacı konusunda kafa yorar, tefekkür eder. Gençlik yıllarında tutamadığı oruçları tutar. 15 yıllık bu oruçların toplamı 450 gün eder ve aralıksız tutmaya başlar. Ümit Hanım bu manevî yönelişten dolayı son derece huzurludur. Ancak baba Meriç, “Bu ne orucu evladım, evliya mı olacaksın?” der. 15 yıllık orucu tuttuktan sonra pazartesi ve perşembe günlerinde de niyet eder. Kızının namaza başlamasından sonra Cemil Meriç de namaza başlar. Artık babasını tek başına namaz kılarken görür. Babasını önceki yıllarda namaz takkesiyle rüyâsında gören Ümit Hanım buna son derece sevinir. Kızı, Cemil Meriç’in namaza başladığını eski komşularından Antepli Aydî Dede’nin torunu İsmet Aydınoğlu’na söyleyince o da şöyle demiş: “Cemil Meriç altmış yıldır gerilmiş bir yaydır. Onu namaz için camiye götürme. ‘Allah’ derse kubbe yıkılır. Namazını açık havada kılsın, gökyüzü dayanır.” 

Necip Fazıl’a 1982 yılında Türk Edebiyatı Vakfı tarafından “Sultanu’ş-şuara” ödülü verilen toplantıya Cemil Meriç de davet edilmişti. Ümit Hanım’ın rivayetine göre Cemil Meriç, Üstada namaza başladığını söyleyince o da “cennetten müjde gelmiş gibi” sevinmiş. Bu konuda bir rivayet de Mustafa Özel’den. Cemil Meriç’i kastederek, “benim arkamda kaç defa namaz kılmıştır” diyen Özel, “inancı da bütün o şüphe bulutu içinde bile bir cevher gibi yaşayan insan” diye anlatır. 

 

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA