Azmin zaferi: Emin Işık Hoca


“Bir Neslin Öncüsü Celâl Hoca” (2011) çalışmasını hazırlarken kapısını en çok çaldığım hocaların arasında Emin Işık geliyordu. Zira talebeleri arasında hoca hakkında en çok kalem oynatmış, konuşmuş kişi oydu. Aynı zamanda yaşayan talebeleri arasında Celâl Hoca’yı en iyi tanıyan da. Emin Hoca bir konuyu anlatırken “efrâdını câmi ağyârını mâni” bir şekilde çok yönlü anlatır, en ufak ayrıntıları bile gözden kaçırmazdı. Yakından tanıdığı hocasını ondan dinlerken meğer kendisini anlatmış. Biz bu yazımızda, elimizdeki notlardan da yararlanarak muhtasar bir Emin Işık portresi çizmeye çalışacağız. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Emin Işık Hocamıza ve onun da hocalarına rahmet niyazı ile…

Azmin zaferi

1936 yılında Hatay Kırıkhan’da doğdu ve ilkokulu burada tamamladı. Babası Hoca Şemseddin Efendi oğlunun eğitimi üzerinde hassasiyetle durduğundan onu ilçedeki Kur’an Kursuna verdi. Burada hıfzını tamamladı. Aynı zamanda Kırıkhan Büyük Camide müezzinlik yapıyor, müftüden de özel ders alıyordu.    

Emin Işık Kur’an kursunda okurken 1951 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı bütün müftülüklere İmam-Hatip Okullarının açılacağına dair bir genelge yolladı, bu okula gidecek o muhitteki öğrencilerin yönlendirilerek teşvik edilmesi isteniyordu. Genelgeden de anlaşılıyor ki Türkiye’de yedi vilayette İmam-Hatip Okulu açılacak. Henüz 15-16 yaşlarında öğrenme aşkı ile dolu bu genç adam vekil müezzinliği de başarıyla sürdürüyordu. Müftü bir gün Emin’i yanına çağırarak, yedi ilde İmam-Hatip Okulu açılacağını, bunlardan birinin de Kırıkhan’a en yakın yer olan Adana’da faaliyete geçeceğini söyledi ve gitmesini teşvik etti. Sonra babasıyla da konuştu. Babası önce tereddüt etti. Evladım dedi, sen burada en iyi hocalardan ilim öğreniyorsun, daha yeni Kafiye’ye başladın, orada sana ne okutacaklarını bilmiyoruz. İlimse ilim, burada okuyacaksın dedi babası. Müftüden Arapça dersi alıyordu. Hamarat bir çocuk, hem müftü odasını temizliyor, hem Arapça okuyor, hem de müezzinlik yapıyordu.

Emin babasına itiraz etti, okul başka dedi, ben bu okulda okuyacağım diye diretti. O zamanlar her çocuk babasına karşı böylesine dobra bir şekilde direnemez, söz söyleyemezdi. Babası da bu mekteplerin programını bir araştıralım o zaman dedi alttan alarak, ne okutacaklar, ne öğretecekler diyerek endişesini belirtti. O günün şartlarında Milli Eğitimin sahici bir din eğitimine sıcak bakacağını sanmıyordu. Milli Şef döneminden yeni çıkılmış. DP büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiş ama millet ne olduğunu beklemeye çalışıyordu. Milli Eğitimde ve Talim Terbiye Kurulunda Milli Şef döneminin muktedirleri iş başındaydı. 1946 yılında kaybettiği halde iktidarı vermeyen CHP, ne oldu da 1950’de DP’ye iktidarı teslim etti?! Bütün bunlar bir soru işareti idi baba Şemseddin Efendi için!

Mehmet Uyanık İslahiye müftüsü ve aynı zamanda babasının arkadaşıydı. Emin öteden beri ona amca diye hitap ederdi. Mehmet Amca dedi İslahiye müftüsüne bir gün, yeni açılan İmam-Hatip Okulları hakkında ne düşünüyorsun, ben gitmek istiyorum ama babam çok da taraftar değil. İslahiye müftüsünün cevabı, ilim öğrenme aşkı ile yanıp tutuşan Emin’i ikna etti: “Evladım daha iyisi yok ki seni oraya gönderelim!” Babasına Mehmet Amcasının söylediklerini de aktardı. Buna rağmen bir sene babasını ikna etmekle geçirdi.

1952 yılının şubat ayında Antakya’dan tanıdığı Zeki Ünal isminde hafız bir arkadaşı ile sokakta tesadüfen karşılaştı. Zeki adı gibi zeki ve çalışkan bir çocuktu. O da Emin gibi hafızdı. Meğer o erken davranıp Adana İmam-Hatip Okuluna kaydını çoktan yaptırmış, okulun bir numaralı öğrencisi olarak bir sömestr ders de görmüşlerdi. Zeki arkadaşını görür görmez, senin burada ne işin var dedi Emin’e. Sen tam da bizim okulun aradığı talebesin. Bak hafızlığın da var, sesin de güzel, üstelik Arapçayı da az çok öğrenmişin. Daha ne duruyorsun, bu okulun tam senin gibi öğrencilere ihtiyacı var!        

Ya Zeki dedi Emin Işık arkadaşına, senle Kırıkhan’a beraber gidip bu söylediklerini bir de babama söylesene! Ben ikna edemedim, belki senin birinci ağızdan söylediklerine inanır. Gerçekten de Zeki’yi Kırıkhan’a aldı götürdü, üç gün de kendi evlerinde misafir etti. Babası çocuğun safiyane bir şekilde anlattıklarından sonra ancak ikna olabildi.

Adana İmam-Hatip Okulu

Bu arada müezzinlik yaptığı Büyük Camiye kadro da gelmiş, resmi olarak müezzin de tayin edilmişti. Yaşı itibariyle zaten 18’inden küçük olduğu için görev de alamıyordu. Fahri olarak yapıyordu bu işi. Babası oğluna bıraktı tercihi. Emin Işık Adana’ya tek başına gitti ve kaydını yaptırdı. Kayıt işi o kadar da kolay olmaz. Müdür muavini Mustafa Gül nüfus hüviyet cüzdanını görünce yaşı büyük olduğu için kayıt yapmakta tereddüt etti ve müdür İsmail Hakkı Ergin’e çıktılar birlikte. Müdür bir nüfus cüzdanına baktı, bir Emin Işık’a; ondaki enerjiyi ve çakmak çakmak bakışlarını görünce kıyamadı, bu çocuğu mutlaka buraya almalıyız, bu bize lâzım dedi. Babacan, talebe canlısı bir adamdı. Hatta şu yaştan yukarısı alınmaz şeklinde bakanlıktan bir yazı gelirse, mahkemeye gider yaşını bile küçültebiliriz, diye düşündü. 

Emin Işık beşinci sınıfın sonuna kadar Adana İmam-Hatip Okulunda okudu. Aynı okuldan Hüseyin Top üçüncü sınıftayken İstanbul’a gitmiş, okul müdürü Celâl Hoca olduğu için zorluk çıkarmadan hemen kaydını yaptırmıştı. Celâl Hoca İmam-Hatibe gelen her bir talebeye yangından kurtarılacak kişi gözü ile baktığı için kıyamaz, herkesi okula kaydedermiş. Üstelik sınıflarda yer olmadığı halde, bahçeye prefabrik sınıflar kurarak.

Emin Işık İstanbul’a üçüncü sınıfta 1955 yılı eğitim ve öğretim döneminde geldi. Ama o Hüseyin Top gibi şanslı değildi. Çünkü Celâl Hoca müdüriyetten el çektirilmiş, yerine ateist görüşleriyle tanınan bir edebiyat ve felsefe öğretmeni getirilmişti. Başarı bir kez daha cezasız kalmamıştı. Emin o yıl kayıt yaptıramadı. Vefa’daki binada sınırlı sayıda sınıf bulunduğu için öğrenci kabul edilmiyordu. Hatta ortalık bir yere baraka türü bir şey kondurarak bir iki sınıfı orada okutuyorlardı. Gelenler geri gönderiliyor, birkaç yıl içinde Çarşamba’da yeni büyük bir bina yapılıyor, inşallah yatay geçiş yapmak isteyenleri oraya kabul ederiz deniliyordu. O umutla bekledi.

Emin Işık gözleri arkada olduğu halde Adana’da iki yıl daha okudu. Ancak bu arada gidip gelenlerden haber alıyor, Çarşamba’da yapılmakta olan binanın bitip bitmediğini bin kilometre öteden takip ediyordu.

İstanbul İmam-Hatip Okulu

İstanbul Çarşamba’daki İmam-Hatip binası 1958 yılının eğitim ve öğretim dönemine yetiştirilerek tamamlandı ve açılışını da başbakan Adnan Menderes yaptı. Emin Işık tasdiknameyi alarak doğru İstanbul’a geldi. Müdür: Mahir İz’di. Kayıt yapan memur kabul edemeyeceklerini dolayısıyla yerlerinin olmadığını söyledi. Halbuki iki sene öncesinden söz almıştı, Çarşamba’daki bina bitince kayıt yapabileceklerini söylemişlerdi kendisine. Ortada kaldı.

Emin mahzun ve gözü yaşlı bir şekilde bir köşede otururken okulda görevli bir memur vicdanının sesine kulak vererek ona bir tüyo verdi: Burada eskiden müdürlük yapmış ama hâlâ sözü geçen bir Celâl Hoca adında bir kimse var, hocaların üzerinde de çok nüfuzu var, onu bulursan senin işini halleder dedi. Bunun üzerine Celâl Hoca’nın Bayezid Soğanağa Mahallesi’nde aynı ismi taşıyan camide cumartesi günleri İhya dersleri okuttuğunu öğrendi Emin Işık. Haftasonuna da daha üç gün var. Çarnaçar bekledi. İple çektiği cumartesi gelince ikindi namazına Soğanağa Camii’ne gitti. Kendisi kamet getirdi, namaz kılındı. Namazdan sonra ders başladı. Çevreden hocalar, mütekait bürokratlar, esnaftan insanlar katılıyordu daha çok bu derse. Celâl Hoca dersin sonunda katılanlardan birine bir aşir okutur ve dua yaparak bitirirdi. Birine işaret etti Kur’an okuması için. Derste bulunan esnaftan Hacı Ahmet Efendi Celâl Hoca’ya dönerek, aramızda genç bir misafirimiz var, taa Adana’dan, Hatay’dan buraya kadar gelmiş, o okusun dedi. Olur, anlamında başını salladı Celâl Hoca da.

O anda Emin Işık aşkla ve şevkle okudu Kehf suresinden birkaç âyeti. Tabi bu kadar aşkla ve şevkle okumasının sebebi biraz da Celâl Hoca’nın gözüne girmek için. Hocaefendi okuyuşunu çok beğendi ve memnun kaldı. Sen dedi mahreçleri Arap şivesine göre çıkarıyorsun, nereden nasıl öğrendin bunu? O da anlattı dilinin döndüğü kadarıyla. Derdini döktü. Celâl Hoca Emin’i İlim Yayma Cemiyeti’nin yönetim kurulunda bulunan Hacı Nafiz Çelebi’ye gönderdi, git o senin işini halledecek, ben söylerim dedi. Gitti ve Emin’in kaydı Celâl Hoca’nın sayesinden bir pürüz çıkarılmadan yapıldı.

Vefa’daki eski binada kayıt yaptırdı, Çarşamba’da yeni yapılan binada eğitim ve öğretime başladı. 2019 yılında ölümüne kadar payitahtı mesken edinen Emin Hoca’nın bir türlü bırakamadığı İstanbul hayatı bu şekilde başlamış oldu. Burada öğrencilik yıllarında imamlık yaptı. Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdi. Bir süre öğretmenlikte bulundu. Burada akademisyen olarak çalışmaya başladı. Nihayet emekli oldu ancak sanki daha çok çalışmak için emekli olmuştu. Ahir ömründe İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin birçok vilayetine Mesnevi dersleri vermek ve konuşma yapmak üzere gidiyordu.

Hayru’l-halef

Emin Hoca birkaç yıl önce Celâl Hoca adıyla hacmi küçük ama değeri büyük bir kitap çıkardı.[1] Daha doğrusu Celâl Hoca’nın 1961 yılında ölümünden sonra, Hoca’nın dostları ve yakınlarının görüşlerini havi derleme bir çalışma. Kendisinin de görüşlerinin yer aldığı küçük bir kitap. İşte Celâl Hoca ile ilgili değerlendirmelerinden altı çizilmesi gereken birkaç paragraf:

“Celâl Hoca şer’î ilimlere derin vukûfiyetinin yanında tasavvufa da aşk derecesinde ilgisi ve bağlılığı vardı. Her iki yolun ulularına hürmet ve hayranlık duyar, onları minnet ve rahmetle anardı. Sadettin Taftazani’yi olduğu kadar Seyyid Şerif Cürcani’yi, İmam Gazali’yi olduğu kadar Mevlânâ’yı da severdi. İmriü’l-Kays’a, Züheyr’e, İbnü’l-Fârız’a, Fuzûlî’ye ve Mehmed Akif’e hayrandı. İzmirli İsmail Hakkı Bey’den “Üstad-ı hakîmim” diye bahsederdi. Dinde taassuba yer yoktur derdi; din adamının taassup ehli olmasını bizzat din için zararlı ve tehlikeli bulurdu. Taassup denilen şeyin cehâletten ileri geldiğini, onun bir sonucu olduğunu söylerdi.

Hani altının kıymetini kuyumcu bilir derler ya, aynen öyle! İlim ehlinin kıymetini de ancak âlimler bilir. Hoca o büyüklerden bahsederken sanki onlarla beraber okumuş ve birlikte gezip dolaşmış gibi konuşurdu. Bir yandan onların dine ve millete yaptığı hizmetleri hayranlıkla dile getirirken, bir yandan da benzer hizmetler yapmanın arzusunu ve aşkını gönlünde taşırdı. İşte bu aşk ve istek yüzünden, İmam-Hatip Okullarının açılması yolunda bitmez ve tükenmez zahmete bilerek katlanmıştır.

Büyük insan, büyük hayâlleri, yüce idealleri olan insandır.

Laikliğin din karşıtlığı olarak uygulandığı ve her türlü dinî faaliyetin ve ibadetin irtica sayıldığı bir dönemde, Celal Hoca, din ilimlerinin tedris edilmesi gerektiğini, din adamı yetiştirmenin lüzûmunu öne sürmüş ve bunu başarmış bir insandır. Bu uğurda gösterdiği çabalar sözkonusu olduğunda, onun sadece büyük bir İslâm âlimi değil, aynı zamanda büyük bir İslâm mücâhidi olduğu da kesinleşir.

Celal Hoca’nın din eğitim ve öğretimi uğrunda verdiği hizmet, İslam tarihinde ve bu milletin hayatında büyük bir dönüm noktası olarak yer alacak ve zamanla daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü öyle bir devirde, hem de kanuni yollardan giderek ve resmi statüyü zorlayarak, çok büyük bir iş başarmıştır.

Celal Hoca bilinmeli, şahsiyeti tanınmalı ve mücâdelesi iyi anlaşılmalı. Çünkü başta Kur’an öğretimi olmak üzere, İslamî ilimlerde bir “ba’sü ba’del-mevt” devri başlatmış, yeniden diriliş çığırının kapılarını açmıştır.”

Şunu önemle belirtmek gerek ki İmam-Hatip Okullarının açılışının arkasında üç isim vardır: Plan ve projesini hazırlayan Celâl Hoca, bu plan ve projeyi Milli Eğitim Bakanlığında kabul eden ve bürokratlarını ikna eden Tevfik İleri ve nihayetinde herşeyi göze alarak projenin altına imza atan Başvekil Adnan Menderes. Bu arada Emin Işık Hocanın Nurettin Topçu ile bir konuşmasını da burada zikredelim. Topçu bir gün sadık talebesine:

- “Menderes’in en büyük eseri nedir?” diye sormuş. Hocasından böyle bir soru beklemiyormuş Emin Işık. Daha çok o konuşur, kendisi dinlermiş. Hemen ardından çok büyük eserleri var demiş, barajlar, yollar yaptı, Türkiye’yi inşa etti. Beklediği cevabı alamamış olacak ki, bunun üzerine Nurettin Topçu şunları söylemiş:

- “Hayır, hayır, geç bunları! Bunları sormadım. Bunlar mühim şeyler değil. Menderes’in en büyük eseri İmam-Hatip Okullarıdır. Bu okullar milletin kaderini değiştirmiştir,” demiş.

Topçu’nun bu sözleri ile Mehmet Niyazi Özdemir’in: “Adnan Menderes’in en büyük günahı(!) İmam-Hatip Okullarını açmaktır” sözünü yan yana getirirsek, bu iki büyük düşünürün ifade ettikleri daha büyük anlam kazanır. 

Emin Işık’ın Celâl Hoca ile ilgili görüşü bizim için önemlidir. Zira hocasının yolundan yürüyen, akademi yolunda onun izini takip eden en gözde talebesi kendisi olmuştur. İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı maddelere bakıyoruz da (Arap Dili ve Edebiyatı, Kelâm, Tasavvuf vs.) branş olarak hocasının yolunu takip ettiğini görüyoruz. Gerçi Celâl Hoca bu alanlara sıkıştırılamayacak kadar mütebahhir bir adamdı. Bir konuşmasında, “Celâl Hoca hangi derse girerse girsin, o alanın uzmanı bir hoca kadar o konuda bilgi sahibidir” derdi. Kendisi de öyle. Sanki o sahada ihtisas yapmış gibi konuştuğu her alanın hakkını verirdi.

Bir neslin son halkası

Ahmed Midhat Efendi, Mustafa Refik’in “Musikinin Tesiri” isimli eserine yazdığı önsözde şöyle der: “Oğlum! Yalnız bir şeyi öğrenmeli, fakat mükemmel olarak! Yahut herşeyi öğrenmeli, bittabi nâkıs olarak! Osmanlılığımızın bugünkü hâline nisbetle şu iki şıktan bence ikincisi müreccahtır. Ben sana onu tavsiye ederim. Fakat bundan sonra birincisi müreccah olacaktır. Sen de evlâdına onu tavsiye eyle!” 

Bu anekdotu Emin Işık bağlamında bilhassa alıntıladım. Emin Hoca herşeyi öğrenen ve behresine herşeyden birçok şey düşen Osmanlının bakiyesi nadir münevverlerden biridir. Konuşmalarını şiirle, edebiyatla, kıssa ve hikâyelerle dinleyenleri nezdinde daha cazip hale getirirdi. Ele aldığı konuya çok yönlü bakan bir kimsedir. At gözlüğü gibi sadece önünüze bakmayın derdi. Bu konuda Mahir İz şoför örneğini verirmiş. Malum şoför sadece ön tarafa bakmaz, dikiz aynalarından sağ ve solunu, ön aynadan arkadan gelenleri de kontrol eder. O, Ahmed Midhat’ın tarifine uyan son hocalardan biriydi belki de. İçinden geldiği geleneği devam ettiren bir sohbet adamı. Kurumsal bir dergâhı ve tekkesi yoktu ama fakültedeki odasını ve bulunduğu mekânı öyle kullanırdı.

Emin Işık köklü bir geleneğin son temsilcilerindendir. Mevlânâ ve Süleyman Çelebi yüzyıllar öncesinden yaslandığı iki çınar gibidir. İkisinden de vazgeçmez, her konuşmasında onlara vurgu yapardı. Mehmed Akif, duruşuyla ve sanatıyla vazgeçemediği şahsiyetlerden biridir. Celâl Hoca, Nurettin Topçu ve Mahir İz en çok etkilendiği hocalarından. Topçu’yu Akif’in devamı sayar ve aynı çizgide yürüdüğünü ifade eder. Nasıl ki Topçu iki kişiyi çok severse ve sevdiği o iki kişi (Mevlânâ ve Mehmed Akif) hakkında kitap yazdıysa, o da bu iki zirve şairimizi çok severdi. Mevlânâ’yı dinin özünü ve hakikatini tanıttığı için, Akif’i de büyük dava adamı olduğu için severdi. Fahrettin Efendi ve Muzaffer Ozak manevi dinamikleridir.

Emin Hoca aynı zamanda hasbi ve fadakâr insanlardan biridir. Bugün bir saatlik bir konuşma için beş-on bin liraya pazarlık yapan nice medyatik akranlarının yanında o, onca yolu teperek gitse bile bir karşılık beklemezdi. Onun gelmesini umduğu mükâfât başka yerdendi. Amellerine de çok güvenmezdi. Bir sohbetinde bugüne kadar kıldığım namaz niyazlar bir yana, bir talebeme öğrettiğim nasara yensuru gibi bilgiler bir yana demişti. Her büyük adam gibi almadan vermeyi öncelerdi daha çok.    

Topçu Kitabı

Emin Hoca âhir ömründe “Nurettin Topçu: Çağdaş Bir Dervişin Dünyası”[2] ismi altında muhalled bir esere imza attı. Son konuşmalarından birinde bu kitapla ilgili “Gençler roman üslubunu tercih ediyor, akademik üslupla yazılmış olanları okumuyorlar, bunun için öyle yazdım” der. Sadece bu son çalışmasında değil, bütün eserlerinde üslubu yavan ve kuru olmadığı gibi konuşmaları da aynı özellikleri taşırdı. Topçu ile birlikte hoca aslında bu kitapta kendisini anlatıyor. Gençler akademik çalışmaları okumuyor, diyerek onlar için roman diliyle yazıyor ve gerçekten de etkili oluyor.

Nurettin Topçu’nun her vâizi, her hocayı beğenmeyen titiz ve duyarlı bir tarafı vardır. Emin Hoca Bayezid Soğanağa Camiinde imamlık yaparken, hocasının her cumayı onun görevli olduğu camiye giderek kıldığını göz önünde bulundurursak, anlattıkları Topçu’nun süzgecinden geçmiş, onayını almış demektir. Aslında Nurettin Topçu’nun Rahmi Eray için söylediği, “tespihi çok, ibadeti bol değildi, lâkin her hali dua, her sözü tespih oldu” sözünü adeta kendisi için de söylemiştir.

Yapay dindarlıktan, gösterişçi ahlâktan, kendini belli eden sanattan, alın teri ve el emeğiyle kazanılmayan servetten, sahtekârlıkla elde edilen şöhretten nefret ederdi. Merhametten, gönülden gelen sevgiyi yeğlerdi hep. Topçu’dan alıntı yaparak, “Bir yerde fakir fukaraya gizlice uzanan el yoksa, orada dindar ve dindarlıktan da eser yoktur; isterse dualar kubbeleri çatlatsın, secdeler halıları eskitsin, hacılar hac yollarını aşındırsın!” diyerek bu görüşünü pekiştirirdi. Din adamı adı altında ortalıkta dolaşan şarlatanları, dindarlığını marifetmiş gibi sahnede satarak bunu paraya tahvil edenleri İslama en çok zarar veren güruh olarak görürdü. Bunun için de Mesnevi’den örnek verirdi: “Benim bu sözlerim Kur’an denizinden çıkarılmış inci taneleridir. Senin eşek kulakların bunları anlamaz, bunlardan haz almaz. Çünkü sen arpa yemeye alışmışsın, inciden ne anlarsın?” gibi cümlelerle okuyucularını adeta sarsar, kendine getirirdi.

Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere Emin Işık her zaman “ahlâk” üzerinde durur ve dindarların mutlaka ahlâklı bireyler olmasını ister. Ona göre Topçu samimiyet üzerinde çok dururdu. Victor Hugo’nun “Kalbimi anamdan doğduğum gibi saklıyorum, onu Rabbime öylece teslim edeceğim” sözünü çok sık söylerdi. Din adamlarında da bunu görmek ister ve Abdülaziz Efendi’yi örnek gösterirdi. Zira Topçu, “Ben Aziz Efendiyi tanımasaydım, Peygamberimizi anlamayacaktım” dermiş onun için.

Emin Hocaya rahmet dileyelim ve yazının son cümlelerini ona bırakalım: “Batan bir dünyanın enkazı üzerindeyiz. Yeni bir nizam, ahlâkta, hukukta, dinde ve devlette insanlığa dayanak olacak yeni temeller bulma zarureti var. Bu zaruret, bugün için neslimizin omuzlarına yüklenmiş ve onu şiddetle sarsmakta bulunuyor.” 

 

 

[1] Celâl Hoca Hayatı ve Şahsiyeti (Haz. Emin Işık), Yağmur Yayınları, İstanbul 2015, 136 s.

[2] Dergâh Yayınları, İstanbul 2019,  219 s.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA