Celâl Hoca’nın Mirası-II


Son yazımızda Celâl Hoca’nın İmam-Hatip Okullarının açılışı sırasında çektiği sıkıntıları anlatmıştık. O devir için imkânsızı başaran Celâl Hoca’nın on yıllık İmam-Hatip tecrübesinden sonra faturanın Adnan Menderes’e ve arkadaşlarına kesildiğini görüyoruz. Mehmet Niyazi Özdemir’in ifadesiyle, Menderes’in asılmasının asıl suçu(!) bu okulların açılması ve ezanın orijinal şekliyle okunmasıdır.

Celâl Hoca’nın bugün geride bıraktığı en önemli eseri ve mirası İmam-Hatip Okullarıdır dedik. Titiz ve kılı kırk yararcasına ayrıntıya giren çalışmasından dolayı yazmak isteyip de üzerinde yoğunlaşamadığı eserlerinden bahsettik. Celâl Hoca’nın talebesi ve aile dostu olan Kemalettin Nomer, onun doğu ve batı kültürüne vâkıf seçkin bir din âlimi olarak yerinin doldurulamayacağını söyledikten sonra ilmî hayatı boyunca “tahkik” mesleğine bağlı kaldığını ifade eder. Tahkik, yani bir konuyu inceden inceye araştırmak ve hiçbir soru işaretine yer bırakmayacak denli ortaya çıkarmak. Nomer, bir konuyu ele alırken o konunun lehinde ve aleyhinde yazılmış her şeyi kılı kırk yararcasına tetkik ve tahkik etmek onun şaşmaz prensibi idi, der. Yine, “Bir meselenin köküne darı ekmedikçe onu bırakmam” sözü de Celâl Hoca’ya ait.

Mahir İz de Hoca’ın ölümünden sonra yazdığı yazıda bu yönü üzerine atıfta bulunur: Onun hem medrese ilimlerini, hem de müspet ilimleri birbirine karıştırmadan yerli yerinde tetkik etmek suretiyle tahsil ettiğini, özelliğinin çok şey bilmek için çalışmak değil, öğrenmek istediği ilmi veya meseleyi kendisinde ve başkasında hiç tereddüt bırakmayacak şekilde tetkik ve neticeye varması idi, değerlendirmesinde bulunur. Celâl Hoca’nın sözkonusu edilen bu tetkik ve tahkikte kılı kırk yararcasına ileri gitmesi yazmasını ve geride eserler bırakmasını etkilemiştir. Onun hakkında yazanların ve öğrencilerinin ortak kanaati budur. Mahir İz bu konuda İsmail Saib Efendi’yi örnek verir. Saib Efendi yalnız muhitinde ve bütün Türkiye’de değil, oryantalistlerin bile ilmî araştırmalarında başvurdukları yegâne merci idi. Belli başlı oryantalistler onun için, “İsmail Efendi eğer yazsaydı kütüphaneciliğiniz, irfan hazinesinin altın anahtarını elde etmiş olurdu” der. Abdülbaki Gölpınarlı’nın ifadesiyle Gazâlî kadar mütekellim, Fahreddin Râzî kadar müfessir, Buhârî kadar muhaddis, İbn-i Sînâ kadar hakîm, Mevlâna kadar âşık, Hacı Bayram-ı Velî kadar vâkıf olan İsmail Sâib (Sencer), ilim dünyasını aydınlatan parlak bir güneşti. Bu büyük allâme prensiplerinden taviz vermemek, ilmiye kıyafetinden vazgeçmemek için İstanbul Üniversitesi’ndeki Arap edebiyatı profesörlüğünden istifa ettikten sonra Bayezid Devlet Kütüphanesi’ne kapandı. Bundan sonraki hayatı bir nevi inziva halinde geçti. İlmiye sınıfının simgesi olan sarığını başından hiçbir zaman çıkarmadı. Dünyanın dört bucağından ilim adamları geliyorlar, onun etrafında sanki pervane oluyorlardı. İsmail Sâib Efendi onbinlerce kitabı tanıyan, konularını, basılış tarihlerini, müelliflerini, mütercimlerini en ince ayrıntılarına varıncaya kadar bilen müthiş bir hafızaydı. İstanbul kütüphanelerinin katalogları hemen tamamen ezberindeydi.

İşte adı geçen İsmail Sâib Efendi bir gün Mahir İz’e o günkü neslin okuma hususundaki kayıtsızlığından bahsederek:

- “Kimse bize yazmıyorsun diyor, kimin için yazacağız?.. Kütüphanelere gelen gençler, sessiz bir mütâlaa salonu buldukları için mektep kitaplarını açıp çalışıyorlar, geçmişi tetkik edip araştıran pek enderdir” diye şikâyette bulunur. Aynı anlayışı Celâl Hoca’da da görürüz. Hocaefendi’nin İhya derslerinde anlattığı derin felsefî ve ilmî konuları çok beğenen Kadir Mısıroğlu bir gün, “Hocam bu anlattıklarınızı niçin kitaplaştırmıyorsunuz?” diye sorduğunda, verdiği cevap İsmail Sâib Efendi’nin bahanesinden farksızdır:  

- “Ben yazacağım da eslâftan kimin kitabının yanına koyacaksın benim yazdıklarımı?” Aslında Hocaefendi’nin yazma konusundaki bu ihmalkârlığı, biraz önce bahsedilen “tahkik” metoduna verdiği önemden kaynaklanmaktadır. Yazmayı ötelemesi ve ertelemesi de bu mükemmellik anlayışının bir sonucudur. Celâl Hoca yazmak istememiş değil, geride soru işaretlerine yer bırakmayacak denli araştırma yaparak yazmak istiyordu o. İleride mutlaka yazacaktı.

Aslında Nâbî’nin:

Kudemânın görüp âsârını biz zevk ettik
Kudemâ görmedi hayfâ bizim âsârımızı

şiiri tam da Celâl Hoca için söylenmiştir. Yazsaydı, bugün kendisi de kudema olan Hocaefendi’nin eserlerini yeniler görseydi! Mutlaka zevk alınırdı. Çalışma yaptığı alanlarda yazmış olsaydı şüphesiz geçmiş müellifler arasında büyük bir yeri olacak ve adından söz ettirecekti. Geride yazılı bir eser bırakmayan Celâl Hoca unutmak nedir bilmeyen müthiş bir hafıza ve aynı zamanda cins bir kafadır. Onun “korkunç” hafızası unutmak nedir bilmezdi. Lügâtinde unutmak yoktu. İnsan unutacağı bir şeyi neden öğreniyordu ki? Madem unutacaksın, o zaman hiç öğrenme, diye düşünürdü. Talebelerinin ve yakınlarının anlattığına göre çocukluğunda, gençliğinde duyduğu ve okuduğu bir şeyi Allah vergisi bir yetenekle en ince ayrıntısına kadar satır satır, cümle cümle hatırlar ve anlatırdı.

Mahir İz yukarıda zikrettiğimiz yazısının devamında, her devrin yetiştirdiği yüzlerce âlimin arasında bir istatistik yapılsa eser verenlerin sayısı yüzde onu bile bulmaz, der. İlmin sadırdan sadıra intikal edeceği yaygın anlayışı birçok değerlerin ilmî araştırmalarını satırlara geçirmemiştir. Çoğu onyıllardır topladıkları ilmî mahsûllerinin hasılasını birlikte götürmüş ve gelecek nesillere maalesef bir şey bırakmamıştır. Yine şairin dediği gibi:

Sîneden elsineye sıçramayan ma’nî-i sâf
Benzer ol nakde ki bî-sûd yatar mahzende

Yani, zihnimizdeki orijinal ve saf düşünceler dille ve yazı ile ifade edilmedikten sonra ne işe yarar!? Bu aynen yerin altında yatan ve gerektiği zaman kullanılamayan çok kıymetli altın ve gümüşe benzer. Ama gün gelir bir gün muhakkak değeri anlaşılır. Bu insanlar da böyledir. Toprağa atılmış mücevherler gibi, gelecekte kıymetini anlayacak insanlar mutlaka çıkar.   

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA