Beyaz Adamın Zaferi mi Yoksa Bir Medeniyet Krizi mi?


Uzun zamandır Amerika'da 'popülist' hareketlerin yükseliş çizgisini endişeyle izliyoruz. Bu durum Avrupa'da da aynı. Göç dalgasının yol açtığı demografik yapının hızla değişmesine tepki olarak ortaya çıkan aşırı sağcı partiler toplum tabanında 'prim' yapıyorlar. Sistem dışına atılacağı  korkusu yaşayan - karamsar - Beyazların üçte ikisinin seçimlerde oy verdiği Trump; bir siyasal yalanın nasıl iktidar olabileceği açısından da mühim bir olay. Ama yazımızda seçmen davranışı üzerinde durmak yerine Batı'da doğan yeni bir medeniyet krizinin köklerine ineceğiz. 

Sayın Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği gibi yeni seçilen Başkanı hayra yormak gerek. Zira küresel sistemi tek başına taşıyamayacak olan ABD, müttefiki Avrupa'yı taşın altına her bakımdan el koymaya zorlayacaktır önce. Bir işadamı olarak yeni Başkan, - büyük olasılıkla - FED'den faiz artışını talep ederek, piyasalarda dolaşan 1 trilyon dolarlık sermayeyi Amerika'ya çekmeye çalışacak ki Arap sermayesi kullanarak dış ticaret açığını kapatan Türkiye'nin ucuz borç bulma imkanı tekrar zora girecek gözüküyor...

Gelelim asıl meselemize: Modern toplumlar - bir zamanlar Rönesans sonrasında yaşadıkları gibi -  derin bir buhranın içine düşmüş durumdadır. Adeta 'otomatiğe' bağlanmış ilerleme fikri Batı düşüncesinin kendini yenilemesine izin vermedi ve bugünkü tartışmanın fitilini ateşledi.

Walter Benjamin'in ileri sürdüğü bir görüşe inanacak olursak, çağlar arasında gizli bir 'yazışma' vardır, anlaşılmak için her çağın anahtarı bir diğerine bırakılmıştır. Bu fikir spekülatif olabilir ama aynı zamanda günümüzle bağını kaybetmiş 'arşivci' bir tarih anlayışının ıssızlığından kurtulmak için bir talimat içeriyor. Tarihsel düşüncenin krize girdiği çağımızda bu bakış anlam kazanıyor ki ardı ardına sıralanmış yıllar tasavvurunu aşmamızı kolaylaştırabilir. 

20. yüzyılda Batılı sanatçıların yeniden 'Maniyerizm' kavramına başvurduğunu, yani eserlerinde beşeri figürlerin gerildiği ya da mekanın parçalandığı bir anlayışın hakim olduğunu biliyoruz. Bu garip cazibenin sanatçıların tercihi ile değil, çağın kendisiyle alakalı olduğunu söylemeliyiz. İlk tahlil bile çağın eşdeğerinin 'kriz' olgusuyla kavranılmasını sağlar. 16.yüzyılın başlarında ortaya çıkan 'maniyerizm' akımı; sürekli ilerleme fikrini esas alan Rönasans sanatına veya bu bilinçle hareket eden ünlü ressamlara verilen usturuplu bir yanıttı.

'Perspektif' yasalarına uygun şekilde temsil edilen insan figürleri, Raphael, Leonardo ve Michelangelo'nun eserlerinde, doruk noktasına ve ilerleme fikri ise sınırlarına ulaşmıştı. Batı tarihindeki belki bu en dramatik sarsıntı, Roma'nın - paralı askerler tarafından -  işgal edildiği(1527), I. Viyana Kuşatması(1529) ve Hristiyan inancında Reformasyon(1517)'un gerçekleştiği bir zaman diliminde gerçekleşti. Rönesans-Hümanizmi'nin krizi ile İlerleme Fikri'nin krizi arasında ilinti kurmamak için hiç bir sebeb yok! Modern sanatların doğuşunu bu iki krizin örtüşmesine borçluyuz bir bakıma. Günümüzde de Liberal Demokrasi ile Piyasa Ekonomisi aynı sarmalın içindedir. 

Batı Medeniyeti'nin buhrana gireceğine ilkin Club of Rome'nun 70li yıllarda çıkan raporları işaret etmişti. Azalan kaynaklar ile ekonomik büyümenin sınırları dile getiriliyor, enerji israfının önüne geçilmesi isteniyordu. Ancak her iki çağda da dünyanın içine düştüğü kriz insanların alışkanlıkları olarak ifade edilir. Toplumlar bu krizin farkındadır. Artık insanların karşılaştığı/çarpıştığı her alanda  otistik davranışlar görebilirsiniz. Yani, ötekinin fiziki varlığı düpedüz inkar edilmektedir! Nasıl modern çağ yabancılaşma emareleri sergiliyorsa, Rönesans'ın son döneminde de yapmacık ve çarpık şekiller sanata hakimdi. Toplumsal akıl bir 'boşluk' etrafında şekilleniyordu!

Aslında Erich Fromm'un ''Sahip Olmak Ya da Olmak'' kitabında vurguladığı şekilde bizzat kendisi 'kıtlık' olan bir 'bolluk' çağında yaşıyoruz. Henüz göremediğimiz şey; birbirine benzer ürünleri tüketmek veya tekdüzelik, insanları bıktırıyor. Körlük bu olguyu anlamamızı zorlaştırıyorsa, araya mesafe koymakta bir çözümdür. Güncel gelişmeleri gözden kaçırmadan tarihe adım atmak için önümüzde bir yol var: 'Asrın idrâkine İslâm'ı söyletmek'.  

Evet, Batı Medeniyeti'nin anlaşılmazlığını kıracak kilit içimizdeki sezgidir. Batı Medeniyeti'nin insanlığı uçuruma sürüklemesine dur diyebilmek, onun doğru anlaşılmasına bağlıdır. Örneğin; Corregio(1489-1534) ve Parmigiano(1503-1540)'nun çizdiği ''Madonna/Meryem'' resimleri hem aydınlatıcı hem de yön göstericidir. İlkinde aşkınsızlık ve dünyevi zevkler öne çıkarken ressamın bilinç altından sorduğu soru şudur:' Hz. Meryem'in bakire olduğuna hala inanıyor musunuz?'. İkinci resim bu gözlemi teyit ediyor: Parmigiano, erotik vurgulara başvururken dini öğeleri arka plana itiyor. 

İnançlı insanları rahatsız etmesi gereken bu tablolar, içinde bulunduğumuz çağın anlaşılmasına katkı sağlayabilir, düşüncesiyle irdelendi.  Arzuları kışkırtan objeler bir anlamda dipsiz bir umutsuzluğu aşılıyor. Resimlerde eksik olan tek şey yalnızca manevi boyut. Yüz ifadelerindeki belirsizlik çağımızın temel sorununa da ışık tutmaktadır. Maddi refah içerisinde yüzen insanın kendini boşlukta hissetmesi, ve içimizdeki yoksulluğun ruhsal sıkıntılara yol açmasıdır sorun. Bir çelişki gibi gözükse de,  bu resimlerdeki manasızlık ile ruhsuzluk, Batı medeniyetinin beş asır sonra geldiği son durumu açıklamaya yetecektir. Batı medeniyeti ile onun üstün olduğu maddi alanlarda yarışmak, varlık gösteremediği mana alanında çözüm sun(a)mamak, bizim asıl kusurumuz ve yanlışımız olarak durmaktadır.