Size ne oldu böyle?


Avrupa'da Greta T. rüzgarı esiyor. Cuma günleri okullar tatil ediliyor; resmi kurumların gözetimi altında bir sivil itaatsizlik örgütleniyor.

Aynı havayı Almanya'ya geldiğim seksenli yılların başında da soludum. Ama o bir fırtınaydı! Yüzbinler sokaklarda nükleer silahlanmaya karşı yürüyordu. Atom karşıtı gösterilerin içinden Yeşiller Partisi doğdu. Hatırlıyorum, hareketin lideri Joschka Fischer ile koşa koşa röportaja gitmiştik. Hüseyin Nasr'ın kitabından devşirdiğim sorular J.Fischer'i renkten renge sokmuştu. Yazılı cevap vereceğini belirterek mülakatı bitirmişti. Ancak hiç bir zaman geri dönmedi. Şimdi yeni bir sivil muhalefet doğuyor; kapitalizm ile el ele...

Hemen belirteyim: Greta T.nin iyi niyetli olduğunu düşünüyorum. Ancak, olayı abartmamaya çalışıyorum; yoksa bu, sorunu tek bir kişiye indirgemek anlamına gelir ya da anlattığı şeye birden fazla anlam yüklenir. Sonuçta, kişinin varlığı yüceltilenin hem bilincinde hem de kişiliğinde dış gerçeklikten uzaklaşmış olur.

Konuyu açalım. Bu tarz bir davranışın içine girdiğimizde, hayal gücümüzde ya da düşüncemizde yüceltilen kişi, Hannah Arendt'in Holocaust tertipçisi Adolf Eichmann hakkında yaptığı bir tespit gibi, "dünyasızlık"(Weltlosigkeit) ile maluldur, çünkü o kişi, dış gerçeklikten tamamen uzak, araya mesafe koyarak düşünen ve konuşan hayali bir nesneye dönüşmüştür. Arendt, bu bağlamda “Kötülüğün Sıradanlığı” kitabında şöyle konuşur: Eichmann aslında diğerleri gibi normal bir insandı; sadece Hitler'e karşı görevini yerine getirmesi gerektiğini düşünüyordu, çünkü ona bağlılık yemini etmişti. Kısaca, onun tek vasfı düşüncesizlik (Kur'an 25:44) idi.

Dün, bugün ve yarın. Tarihte bu hep böyledir. Yüceltilen kişiler her zaman dokunulmaz ve eleştirilmez olurlar. Üstelik kişiliklerine kutsiyet atfedilir. Heidegger'in “Varlık ve Zaman” (SuZ) isimli eserinde anlayamadığı husus budur. Daha sonra kendisini haklı çıkarmak için iddia ettiği, daha kötüye gidişatı önlemek için Nazilere hizmet ettim, sözü onu sorumluluktan kurtaramadı. Heidegger'in “gerçek varlık” (das eigentliche Sein) dediği şey tüm sosyal ilişkilerini ya da bağlarını koparmak zorunda kalan insanları tanımlar ki Heidegger ayrı bir yabancılaşma kavramı geliştirmiştir denilebilir.

Bununla birlikte, asıl deneyim, 19. yüzyıldan beri modern bilimler tarafından sunuluyor; onlar da yalnızca doğanın hükmedilmesi veya araçsallaştırılması meselesiyle uğraşıyorlar. Modern bilim, insan gerçekten nedir sorusuyla hiç ilgilenmez.

Öznel gözlemlerime göre, gerçek olan ilişki düzeyi, yani "herkesin çıkarına olan" sosyal ilişkileri şekillendirme yeteneği; toplumsal yaşamda giderek kaybedilen bir değer. Heidegger eğer bu gerçeği kavramış olsaydı, kendini Nazilere kullandırmazdı. Bununla birlikte, insan yalnızca nesnel konularla uğraşarak varlığını (içsel yaşamı) tesis eder, görüşü doğrudur ancak bu yaklaşım, Heidegger’in düşünce dünyasında - olumsuz olsa bile - yer almayan ilişki düzeyi, gelişmelerden hariç tutulursa anlam kazanır. Hannah Arendt burada birçok düşünür gibi Heidegger'in "Varlık ve Zaman" kitabını Hitler iktidara gelmeden önce yazıldığı için diğer eserlerinden ayrı tutar. Kitap bireysellik üzerine kurgulandığı, buna karşın faşizm kollektivizmi savunduğu için Arendt'e az çok hak verebiliriz.

Eleştiri yeteneği öncelikle ilişki düzeyine işaret eder; ve nesnel olanın üzerindedir. Ayrıca şunları kapsar: Örneğin, iklim değişimi alanında uzman olmayan - benim gibi - bir kişi için nesnel sorunlar ikinci derece bir öneme haizdir. Beni yalnızca Greta'nın Birleşmiş Milletler önünde yaptığı konuşma ile gündeme gelen görüşmeleri ilgilendiriyor; siyasilerle ilişki kurma yeteneği yani. Konuşmasının içeriği, doğru ya da yanlış olması, çok önemli değil benim için.

Ancak durum, iç dünyamızın tasarımı açısından farklıdır: İç dünyamızda kendimizi daha ustaca ifade edebiliriz. Mesela, sosyal ilişkilerin doğurduğu sorunlarla nasıl başa çıkacağız? Bu, herşeyden önce cesaret gerektiren bir eylemdir. İlişki düzeyinde, ilkin yüzleşmek istemediğimiz açıklar ortaya çıkar. Kaybetme duygusu içimizi kemirir. Kusurlarımız yüzümüze vurur. Bu nedenle 16 yaşındaki bir genç kızın medeni cesareti politikacılar için elbette hazmedilir birşey değil.

Öte yandan, bazı kimseleri dışlamamıza rağmen, ilişki düzeyini korumaktan kaçamayız, çünkü her gün, ister istemez, ilişki kurmak ve o ilişkileri sürdürmek ihtiyacı duymaktayız. Kısaca; gündelik hayatın getirdiği bir mecburiyet ile karşı karşıyayız. Bu, doğru bulmasak bile, sosyal yapıların gelişimi açısından kabul edilebilir bir durumdur. Örneğin; genç kızımız Greta, aymaz politikacıları dünya topluluğuna - sorunları çözme konusunda yetersiz kaldıkları için - şikâyet ederken ilişki düzeyini koruyarak gözyaşlarına boğuluyor; öfkesini içine atıyor. Bu tavrın iyi ve cesurca olduğunu düşünüyorum. Çünkü Greta'yı bilgisizlikle suçlayan politikacılar kendilerini içten içe hatalı hissediyor ve endişeleri somutlaşıyor.

İlişki düzeyi ilkin kişinin dürüstlüğü ve özgünlüğü ile alakalıdır. Greta'nın verdiği mesajlarda “nasıl” sorusunu “ne” ile desteklediği görülüyor. Suçlamalarını beklenti içerisinde ifade ederken duygularını özgün biçimde karşı tarafa yansıtıyor. Bu bakış açısına göre, aynı soru farklı da dile getirebilirdi: "İlişkilerinizdeki yetersizlik yüzünden dünyayı bu hale getirmeye nasıl cüret edersiniz?"

Bu tarz bir eleştiri, sorunları çözmek isterken ortaya çıkan hatalardan daha derinlere gider. İlişkileri şekillendirmedeki yetenekleri sorgulanan politikacıların anlamsız tepkileri aynı zamanda bir acizliği göstermektedir. Ancak birçok insan, söylenen şeylere aşırı anlamlar veya duygular yükledikleri zaman, saldırgan bir üslup sergileyebiliyor. En azından kendilerine hakim olamıyor. İma yoluyla sanki kendine bir şeyler denilmek istendiğini düşünüyor. Bu durumda, insanlar ayrı bir tavıra bürünecek, hissedecek ve düşünecektir. Bu izlenim süreklilik arz etseydi - çoğu kimse gerçekte onların her zaman öyle olduğunu bilmez - iletişim kurmaya gerek duymazdık. Tepkileri sıkıcı, acımasız, haksız bulurduk. Fakat günümüzde giderek daha fazla insan kasvetli ve merhametsiz olmaya; kendinden ve çevresinden uzaklaşmaya, Hannah Arendt'in dediği gibi "dünyadışı"(Weltlos) bir konuma sürüklenmeye başladı. Uzleti tercih edenler çoğaldı. Bu süreçte hayal kırıklıkları belli bir rol oynadı elbette. Çeyrek yüzyıl önce ideallerimize daha içten ve tavizsiz bağlıydık. Ama içimizden bazılarının cinsel açlık çektiklerini bilmiyorduk. Yoksul çevrelerden geldiklerini unutmuştuk. Etnik takıntıları olabileceği aklımızın ucundan geçmezdi. Kur'an'ın açıkça belirttiği gibi; uğursuzluk tercihlerimize bağlı (Kur'an 36:19) olarak ilerledi.

Vatandaşların çoğu artık politikacılar konuşurken ya da tartışırken nedenini tam olarak kestiremedikleri bir nedenle onları dinlemiyor. Önemsedikleri konular bile olsa, yok sayıyorlar, kulak asmıyorlar; ya da Greta'nın söylediği gibi uzaklara bakıyorlar.

İnsanlar yanıldıkları veya kandırıldıkları için kabuğuna çekilmezler. İçerik bağlamında işlerin yanlış yürüdüğünü düşünürler önce. Buna karşın, ilişkiler düzeyinde özgünlük öne çıkar; yapılan hatalarla nasıl başa çıkılacağı, dolayısıyla kendi hatasını anlayan muhatap ile tekrar verimli bir şekilde çalışılıp çalışılmayacağı tartışılır. Bu işlem kendi varlığına dokunsa bile yürürlüğe konur. Ancak bazı insanlar itibarları zedelense veya imajları olumsuz yönde etkilense de, vurdumduymaz davranırlar. Sadece anlayışlarını içselleştirdikleri, iç yaşamlarını kutsadıkları için. Ezberleri asla bozulsun istemezler. O zaman, belki de iletişimi daha da zorlaştıracak mekanizmalar devreye girer, hatta ilişki düzeyi büyük ölçüde olumsuz etkilenir.

Özellikle politikacılar ekonomik düzenin, kapitalizmin, bize dayattığı temel sorunları görmezden geliyorlar; yani kapitalizm sevmeyi 'öğrendiğimiz' veya içselleştirdiğimiz bir sürü saçmalık üretiyor, örneğin; 'Peygamber en iyi deveye binerdi' mazeretine sığınan dini cemaatların başkanları, Almanya Başbakanı ve Bakanların dahi binmediği lüks araçlardan inmiyorlar. Yine kapitalizm, ormanları tahrip ediyor ve şehirleri beton yığınına çeviriyor ama toplumun dikkati hep başka yöne çekiliyor. 11 Eylül meşum saldırısının ardından uzun süre 'Quo Vadis?' sorusu tartışıldı Avrupa'da. Berlin Üniversitesi siyaset profesörü Dr. Norbert Bolz, bu soruyu ''müslümanları, kapitalizmin yarattığı tüketim denizinde boğacağız''(Das konsumistische Manifest-2002) diyerek yanıtlamıştı.

Bu saçma üretimler, kullanılan enerji kaynaklarının karbondioksit (Co2) yayıp yaymadığına ve iklimi değiştirip değiştirmediğine bakılmaksızın, yani küresel ısınmanın aslında insan eliyle gerçekleşmesi, aslında ilginç bir konu, ama nedense siyasi bakımdan pek önem arzetmez!

Şimdi Greta'nın bu sorunu kavrama olasılığı, özellikle kaybedecek bir şeyi varsa, bir politikacıdan çok daha yüksektir. Büyümeyi sağlamak ve onunla sosyal devleti ayakta tutmak için talebi sürekli artırmak kapitalizm açısından muazzam bir sorun çünkü. Özellikle ekonomik büyüme, talep ve gelir arasında etkileşim yaratılarak, yalnızca saçma üretimlerle dengelenebiliyor. Silahlanma çabalarının artması durumunda ise, özellikle Batı tarafından Ortadoğu'da yürütülen veya sahnelenen savaşlar gibi savaşlara ihtiyaç duyuyorlar, zira bir tek o sektörde yüksek gelir elde etme imkanı var.

İlişki düzeyi konusuna dönersek, bir kişinin dürüstlüğü, önemli olabilecek meselelere kendini açıp açmadığına bağlıdır; özel hayatına olumsuz yönde etkileri olsa bile. Ancak çoğu insan, - müdrik olmasa bile -başarısızlıklar ile başa çıkamaz (kendi içindeki mağlup) ve bu nedenle ihtiyatlı şekilde yalnızca kendi iç ve dış dünyasının cüzi bir kesiti ile yoğun şekilde ilgilenir. Gidişatın kişisel çıkarlarına(kariyer ve maaş) dokunup dokunmadığına özellikle bakarlar. Gelişmeler çıkarlarına dokunacak olursa, ilgisiz bambaşka bir alana kayarlar. Ama, eninde sonunda popülizm ağına düşerler. Hannah Arendt, bireyin dünyasızlaşması(Weltlosigkeit) olarak niteliyor bu psikolojiyi. * Bu ruh hali onları doğruluktan ayırır, ama özgün kılmaz. Daha açık bir ifade ile, bir zamanlar bağlandığı ideallerden sapmış olurlar. Buradan popülizmin gökten yere zembille inmediğini, aksine zihniyet dönüşümü ile ortaya çıktığını anlıyoruz.

Kuşkusuz, kaynakların artan tüketiminin küresel ısınmayı tetiklediği göz ardı edilemez. Aslında bu sorun, ilişki düzeyi hariç, tali bir konudur. Dünya kamuoyu, medya üzerinden 16 yaşındaki bir kız çocuğuyla didişmeye yönlendirilerek, ekonomik sistemin tahripkar yapısını kavramaktan uzak tutuluyor;** Greta'nın dediği gibi uzaklara bakmamızı, yakını görmememizi ve böylece içimizdeki gerçek kişiyi (Heidegger, Varlık ve Zaman) onlara teslim etmemizi istiyorlar.

 


 

Derkenar

* Heidegger'in yurtsuzluk dediği bu olguya Arendt dünyadışılık der. Dünyadışılık dünyadan kaçış ya da elini ayağını çekme kararı değildir, aksine dünyada yaşarken kendini yitirme olayıdır. (Kur'an 16:21)

** Hannah Arendt'e göre; dünya, yalnızca farklı bakış açılarımız olduğu ve dolayısıyla insanlar arasında mesafeler bulunduğu için ortaya çıkıyor.(Kur'an 49:13) Bakış açısı çeşitliliği olmasaydı dünya böyle olmazdı ve dünyadaki bu çeşitliliğin ve farklı görüşlerin korunması politika, politika da özgürlüktür. Yani, siyasetin özü özgürlüktür. Kısaca; "herkes aynı bakış açısıyla görüp anladığında ve tam bir oy birliğiyle birlikte yaşadığında" dünya, politika ve özgürlük kavramları anlamını yitirecektir. Tek boyutlu insanlardan oluşan bir dünya dünya olmaktan çıkacaktır. Bu koşullarda yaşamak zorunda kalan insanlar ister istemez dünya-dışına sapacaktır.

Yorumlar

AHMET ASLAN kullanıcısının resmi
AHMET ASLAN   -   16 Ekim 2019

(Kur'an 16:21):

﴾21﴿ Melek cevap verdi: "Orası öyle; ancak rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır. Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, kararlaştırılmış bir iştir." ne alaka?

A. Diker kullanıcısının resmi
A. Diker   -   18 Ekim 2019

Nahl Suresi 21.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA