Habermas'ın Düşündürdükleri - III


Habermas, söylem içinden doğacak bir ahlak anlayışı talep etmektedir. Kurallar ancak 'öteki' söylem içerisine çekilirse doğabilir, yani 'Ben ve Sen' birer merci olarak tartışmaya dahil edilirsek cemiyetin temeli atılır, demektedir. Geliştirdiği en önemli kavram 'iletişimsel akıl'. Onu 'interaktion' olarak nitelediği de oldu. Özetle, akıl ölçekli münazara/müzakere/münakaşa cemiyeti inşa edecek yapı taşlarıdır. Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü bu anafikir üzerine kurgulanmıştır. Söylemin kamusallığı fikri bu süreçte o kadar önemli rol oynar ki Habermas ancak Kant ile kıyaslanabilir. İletişimsel akıl ortak akıldır, yalnızca tek bir kişiye ait değildir. Ekonomik ve siyasi etkilerden uzak bir alanda bir tartışma yürütülür ve gerekçeler karşılıklı paylaşılırsa ortak paydayı bulmak mümkün olur. Zaten her ahlaki düşünce söylemsel düşüncedir, çünkü neden o eylemi yaptığın veya nasıl davrandığın konusunda bir şeffaflık söz konusudur. Artık sadece deliller konuşacak, güç ve hitabet gösterisi susacaktır...

Demokrasinin işleyişi de aynı ilkeye dayanır: Birey, eşit ve özgür  vatandaş olarak karar alma sürecine bir şekilde katılmaktadır. Bu, Kant'ın Rousseau'dan ödünç aldığı bir fikirdir aslında. Adalet ilkesi ile iç içe geçmiştir. Örneğin, Almanya'da yaşayan yabancılar Alman vatandaşı olmasalar bile saygı ve eşit muameleyi hak ederler. Gerçeklik aşkınlığı, yani realiteyi ilkeler temelinde ve akıl yoluyla düzeltmek arzusudur bu. Birlikte yaşam nasıl gerçekleşecek? Toplumda neler değişecek? Gelecek nasıl inşa edilecek? sorularına hep birlikte cevap aranır. Habermas bir ülkede alınan siyasi kararların yalnızca o ülkeyi ilgilendirmediğini bilmektedir. O yüzden sadece normatif bir talep ile çıkmaz kamuoyu karşısına. Alınacak siyasi kararların ulusötesi meşruiyet kazanması gerektiğine inanır. Küresel ve dijital bir çağda bu yaklaşıma ihtiyaç olduğunu ısrarla belirtir.

Ancak günümüzde 'trend' aksi yönde gelişmektedir. Uzlaşma yerine ulusalcı akımlar halktan destek görmektedir. Ne yazık ki, uzlaşı hususunda Habermas sürekli yanlış anlaşılıyor; ütopik olmakla suçlanıyor. Halbuki, uzlaşmak bir tartışma veya görüşmenin zorunlu şartı olmasa bile bir çeşit onay sayılır. İnsanlar birbirlerini ikna edemeyeceklerini önceden bilecek olsalar, niçin görüşme masasına oturmak istesinler? Ya da bir konuda uzlaştıktan sonra tartışmanın ne manası kalır? Ki Habermas, demokrasi olayına - Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü kitabından beri - iki boyutlu yaklaşmaktadır: İlkin ortada sosyolojik bir gerçeklik duruyor. Uygulamada bir yozlaşma ve bozulma sözkonusudur. Bu yozlaşmayı durdurmak için, örneğin sağ popülizmin hızla yükselmesine karşı, elimizin altında bir ölçü bulunmalıdır. Eylemler, ilkeler ve değerler ışığında eleştirilebilir olmalıdır. Aksi halde bir toplumsal çözülme ile karşı karşıya kalırız. Siyasal kaosa doğru sürükleniriz. Temel insan hakları ve özgürlükler konusunda çoğunluk, yani milli irada kısıtlama getiremez mesela. Anlaşılması için Avrupa'dan örnek verelim: Batılı ülkelerin anayasalarında teminat altına alınan 'din ve vicdan hürriyeti' ilkesine dayanarak müslüman azınlıklar yaşadıkları şehirlerde cami yaptırmak istiyorlar. Şehir idareleri bu girişime yasal yönden engel olamayacaklarını anlayınca ya minaresiz cami talep ediyorlar ya da semt sakinlerini el altından kışkırtarak ezan okunmasına yasak getiriyorlar!

Halbuki hak, yalnızca müzakere ederek aranabilir, yani uzlaşmak için ilkin eşit haklar ve daha iyi argüman şartı taraflarca kabul edilmelidir. Peki, ideal bir görüşme ya da tartışma nasıl gerçekleştirilebilir? Demokrasi, dijitalleşme ve küreselleşme çağında nasıl düzgün işleyebilir? Habermas'ın bu konudaki yaklaşımı nasıldır?

Siyaset alanında Habermas'tan öğrenebileceğimiz en önemli şey iletişim ruhundan doğan, sivil toplumun bağrından çıkan tartışmacı demokrası tasarısıdır.  Ancak son yıllarda Amerika'nın tek taraflı yeryüzüne dayattığı 'America-First' politikasında ve özellikle ulusalcı-popülist ideolojilerde demokrasiye yönelik tehditler görüyor Habermas. Evrensel insan hakları da dahil olmak üzere, hukuk ve refah devletinin işlerlik kazanması için, demokratik kurallara saygı gösterilmesini istiyor.

Düşünce alanında ise öldü sanılan aklın hala diri olduğunu gösterir. Bu akıl; iletişimsel dil kullanırken ortaya çıkmakta ve tartışmanın ruhuna sızmaktadır. Geliştirdiği söylem etiği(Diskursethik), tartışmalı hale gelen konular üzerinde - kısıtlamalar getirmeden - nasıl uzlaşılacağına dair bir model sunar. Aklın kamusal kullanımının yararını göstermeye çalışır. En son mülteci sorunu başgösterdiğinde Alman hükümetini dini ve ırki önyargılardan bağımsız hareket etmeye ve insani bir sorunu insani kıstaslar ölçeğinde çözmeye çağırdı. Avrupa Birliği'nin ulusötesi bir demokrasiye dönüşmesinin vaktinin gelip çattığını ilan etti. Küreselleşen piyasaları dengelemek ve dünya toplumu hedefine yürümek için demokrasinin kaçınılmaz olduğunun altını çizdi. Hemen belirtelim ki, Habermas bir dünya hükümeti değil, dünya vatandaşlığı istemektedir. Eksik kalmış ve tamamlanmayı bekleyen bir proje olarak moderniteye hız kazandırmak için bu istek elbette.

Kısaca; her yeni eylemi 'iletişimsel' bağlamda düşünmek zorundayız. Zira her yeni eylemde ahlaki bir tasavvur aklımızdan geçiyor ve tutumumuzun doğru veya yanlış olması yanında yasal olup olmadığını düşünüyoruz. Düşünmek zorundayız, çünkü bizden sonra gelecek kuşaklar seslerini duyuramazlar; örneğin çarpık kentleşme yüzünden onları nasıl bir "yaşam dünyası" bekliyor henüz bilmiyorlar. Merhum Nurettin Topçu'nun işaret ettiği "mesuliyet ahlakı" daha farklı birşey değil aslında...İnsanoğlu yalnızca akıllı değil, aynı zamanda özürlü bir varlık. Habermas, Modernliğin Felsefik Söylemi (1985) kitabında Heidegger'i eleştirirken ikinci noktayı dikkate alıyor ve eski zihniyete geri dönmenin imkansız olmadığını anlatmaya çalışıyor. Bugün, Türkiye'nin önünde aynı tehlike mevcuttur. İslam'a geri dönmekten ziyade Osmanlı Devleti'ni çöküşe sürükleyen düşünce kalıplarına savrulmak olasıdır.

Habermas'ın Heidegger hakkındaki hayal kırıklığı Felsefeye Giriş (1953) kitabı ile sınırlı kalmaz. Heidegger, modern çağı Varlık Unutulmuşluğu'nun (Seinsvergessenheit) zirvesi, yani insanın 'Varlığın Hakikati' sorusunu sormamasından kaynaklanan bir durum olarak nitelemektedir. Bu durum özellikle Yeni Çağ'dan bu yana gittikçe daha derin ve kalıcı bir şekilde hissedilmektedir. Bu kıyamet senaryosunda Heidegger, Almanya'ya tarihi misyon biçer: Teknik çağın üstesinden gelmek. Habermas şimdi, Nazi rejiminin sona ermesinden yıllar sonra, bu hastalığın genç nesillere bulaşmasından korkuyordu. İşte bu kaygı Habermas'ın Heidegger eleştirileri için kırmızı çizgi teşkil eder. Nietzsche'den ilham alan Heidegger, Nazi Hareketini bu görev için bir 'potansiyel güç' olarak keşfetmiştir. Ve Heidegger 1953 yılında hala “bu hareketin iç gerçeğini ve büyüklüğünü” sayıklamaktadır. Yine, Heidegger'in Varlık kurgusu mantık ile barışık değildi. Var olma çağrısı (böyle açıklıyor Heidegger) mantık tarafından önemsizleştirilir. Varlık düşüncesinin imtiyaz hakkı  'güçlü' olanlara aittir."Bu nedenle, zorba iyilik ve güzellik bilmez (sıradan anlamda), başarı ve ün ile teskin olmaz" diye Heidegger'i eleştirir Habermas. Amaç ve o amaca ulaşmakta kullanılan araç ahlakilikten uzaklaştıkça kişiler ve kurumlar zalimleşmektedir çünkü.

Verdiğimiz örnekten anlaşılacağı üzere Habermas, ömrü boyunca toplumsal ve siyasal her gelişmeye müdahil oldu. Olayları Platon gibi uzaktan izlemekle yetinmedi. Olaylara eleştirel gözle baktı. Anayasal düzene bağlı bir solcuydu. En son Çin gezisinde kendini "demokrat solcu" olarak tanıtmıştı. Düşünce hayatına kapitalizm eleştirisi ile başlamıştı ama aradan geçen yıllar içerisinde köprünün altından çok sular aktı. Dolayısıyla kapitalizm de değişti ve dönüştü. 'İletişimsel Eylem Kuramı' kitabında çizdiği çerçeve günümüzde hala güncel ve geçerli. Ona göre; kapitalizm, yalnızca doğal kaynakları sömürmekle ve sömürüye dayalı ekonomik ilişkiler yaratmakla kalmıyor, "sistem" olarak insanların "yaşam alanlarını" da sömürgeleştiriyordu. Bu süreçte ekonomik düşüncenin bizzat kendisi değişmişti. Örneğin, eğitim ve öğretim rasyonalleşiyor ama yalnızca ekonomik çıkarlar(output) gözetiliyordu. Eğitim politikaları belirlenirken ekonomik fayda büyük rol oynuyordu. Ekonomik akıl diğer toplumsal alanlara da nüfuz etmişti. Belki bu yaklaşım anlamsız değil(di) ama toplumsal alanlar başka türlü de örgütlenebilir(di).

Keza doçentlik tezi olan 'Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü'nde(1961) kamusal alanın Batı'da nasıl doğduğunu tarihi perspektiften bakarak anlatır. Çağımızda kamusal alan dijitalleşme sayesinde ve internet vasıtasıyla( Facebook, Twitter, İnstagram) kökten değişti. Sosyal medya seçimleri dahi belirler hale geldi. Dijital devrim bireysel özgürlük fikrini iyice kökleştirdi. Ancak yeni bir toplumsal parçalanmaya yol açtı. Her sabah bilgisayarın başına geçince dünya görüşümüze yakın haber sitelerini açıyoruz ilkin. Facebook ve Twitter'de kendimize yakın bulduğumuz kimseleri arkadaş ediniyoruz. İnternet ortamında siyasal kutuplaşmalar belki farklı seyrediyor, gözümüze çok karışık geliyor olabilir. Sosyal medyanın arkaplanında gerçekleşen ayrışmayı henüz tam çözebilmiş değiliz.

Habermas bize modern çağlardaki gelişmeleri 'diyalektik' tarzda algılamamızı öneriyor. Özetlemek istersek; rasyonalite hem kazanılabilir hem kaybedilebilir bir vakıadır. İnternet ile ortaya çıkan yeni olgular ve özellikle kamusal alan için de geçerlidir bu önerme. İletişimin genişlemesi ve hızlanması hayata bakış açımızı da belirliyor artık. Birkaç saniye içerisinde - onca dezenformasyona rağmen - Doğu Türkistan'da neler olup bitiyor hemen haberdar oluyoruz. Önceki nesillerin böyle bir imkânı yoktu. Ancak internet aleminde paralel evrenler doğduğu, aşırılığa kayış olduğu gerçeği gözümüzden kaçmasın! Örneğin YSK'nun tartışmalı bir kararı etrafında koparılan fırtınayı ve karşı karşıya getirilen vatandaşlarımızı hatırlayalım. Kısaca, sosyal medyada oluşacak söylemlere çok dikkat edelim...

Kamusal alanda gerçekleşen son yapısal dönüşümü Habermas'ın bakış açısıyla şöyle açıklayabiliriz: Kamusal alan fikri her çağda değişmiş olsa bile kamusal alan olmadan demokrasiler yaşayamaz. Kamusal alan iletişimin kurulduğu, diyaloğun gerçekleştiği yerdir. Özgürlükçü medyanın eksik olduğu yerde kamusal alanın kadük kaldığını son gelişmeler bize göstermiş olmalıdır. Denetlenen medya üzerinden demokrasinin yürümediği anlaşılmalıdır. Bilelim ki dünya hayatı iletişimsel bir eylemdir. İnsanlar konuşa konuşa ancak doğru yolu bulurlar. Ekonomik, siyasi ve sosyal bağıntılar hakkında eskiye nazaran çok şeyler biliyoruz. Kürt ve Alevi komşularımızı daha iyi tanıyoruz. Birlikte yaşamak için onlar da bizi iyi tanımak mecburiyetindeler. Zira demokrasi ebedî bir nimet değildir. Dünyanın birçok ülkesinde kolaylıkla rafa kaldırıldığını ve otoriter yönetime geçildiğini görmekteyiz. Habermas, gençleri bu nedenle resmin bütününü görmeye çağırır. Önlerine çıkan ilk dolmuşa binmemeyi tavsiye eder. İhtiyaç duyacağımız itici gücün yalnızca 'irade' olacağının altını çizer.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA