Türk Muhafazakârlığı Meselesi - 2


Klasik teorilere göre; bir toplumun gelenekçi unsurları, heyecanla beklenen 'kalkınma' ve 'gelişme' önündeki tek engeldir. Kısaca; yeniliğin toplumda kabul görme ihtimali bir çıkarma işleminden ibarettir: İlerlemeye zemin hazırlayan saikler eksi ilerlemeyi yavaşlatan etkenler.

İlerlemeci bakışın geleneği olumsuzlaması, özellikle geçmişten günümüze intikal eden zihniyet ve yapıları karalaması bizim açımızdan büyük bir kusurdur. Halbuki geleneğe ve oradan neşet eden muhafazar dürtülere; ilerlemeyi yavaşlatmak ya da durdurmak dışında yeni bir anlam yüklense, geleneğin oradaki yaratıcı gücü keşfedilse, daha dürüst ve verimli bir tesbit olur.

Bu varsayımı takip edersek, muhafazakar ve ilerici çevreler, sözkonusu toplumsal değişim sırasında ucu açık bir mücadelenin içine giriyorlar. Zira zamana, bağlama ve güçler dengesine göre muhafazakar dürtüleri ifade eden söylem ve saikler sadece toplumsal dinamiği engellemez, aksine teşvik de edebilir. Belki ilerlemenin önkoşulu haline gelir ki bu yazının amacı bu görüşe açıklık getirmektir.

Süreçlerin ve mekanizmaların çok yönlü olabileceği, büyük olasılıkla aksi istikametlerde gelişebileceği konusu sosyal bilimlerde hala tartışmalıdır. Böyle durumlarda genel yaklaşım şudur: Öngörülemeyen olaylar tahmin edilen gelişme için beklenmedik bir dönüm noktası teşkil edebilirler. Burada gelişmeyi bir şarta bağlamaktan ziyade 'olası ama gereksiz' bir vaziyet sözkonusudur. Türkiye örneğinde de görüleceği üzere; muhafazakar dürtüler bazı durumlarda ekonomik kalkınmayı önleyeceği yerde kışkırtmıştır. Elbette yıkıcı ve hızlı değişim sırasında oluşan güncel koşulları ve ona bağlı önermeleri de irdelemek gerekir:

 

a) Muhafazakar dürtü nasıl tezahür eder?

Tezahürü üç düzeyde inceleyebiliriz. Birincisi ve en önemlisi toplumsal değişime bakış ve onunla doğrudan ya da dolaylı kurulan ilişkidir. Birey, olayı yeniden düşünme ve uyum sürecine, kısa ve uzun vadede nasıl tepki veriyor? Bu tepkiler akıl süzgecinin yanısıra derin hisler ile şuur katmanlarının özeleştirisine bağımlıdır. İkinci düzey; köklü değişim ile zihinsel yüzleşme (ve yorumlamayla) ilgilidir. Değişim ile aramıza yalnızca zaman ve mekan bakımından değil, bilakis içsel olarak da mesafe koymaktayız çoğu kez. Üçüncü düzlem ise muhatapların farkında olmadıkları - değişim sırasında ortaya çıkan - zihni ve tatbiki sürekliliklere(örf ve adetler) tekabül eder. Demokrasi ve piyasa ekonomisi görüntüsünün gerisinde eski zihinsel ve davranışsal kalıpların devam etmesi Batılılaşma açmazı için güzel bir örnektir.

 

b) Muhafazakar dürtülerin gücü neye bağlıdır?

Esasen bu noktada üç değişken göze çarpıyor:                                                                                     

  1. Değişimi; 'kazanç' ya da 'zarar' hanesine bakarak gönüllülük veya gönülsüzlük temelinde değerlendirmek,  
  2. Değişime; tersine çevrilebilir veya çevrilemez açısından bakarak 'ayak uydurmak' ya da 'ayak sürümek',
  3. Zaman faktörü.

İnsanların yeni ortama ve çevreye uyum sağlamaları için zaman marjı son derece mühimdir. Hızlı değişimin temel sorunlarından biri burada yatıyor. Gelenekçi ve yenilikçi kanat arasında süren mücadele her iki tarafa değişime alışmaları için bir bakıma fırsat tanıyor. Süreç ister sorunsuz ilerlesin ister muhafazakar camia baskı altında tutulsun, yenilikçiler ve gelenekçiler arasında bir uzlaşı sağlanıncaya dek çatışma uzar gider.

 

c)Hangi alanlarda muhafazakar dürtü ne kadar güçlü ve belirgindir?

Tarihi tecrübeler kabul ve ret konusunda elimizi kolaylaştırıyor. En basitinden ekonomik-teknolojik alanda muhafazakar dürtünün çok zayıf kaldığını, kültürel alanda çok güçlü olduğunu, siyasal alanda ise ortada durduğunu ileri sürebiliriz. Ekonomik ve teknolojik yenilikler - özellikle gelişmemiş ülkelerde - makbul karşılandığı için ikinci kriter, yani değişimin tersine çevrilmesine yönelik bir tartışma  kesinlikle gündeme gelmez. Muhafazakar dürtülerin kökeni - tabir caizse - günlük alışkanlıklarımızı, değerler ufkumuzu  ve öz-anlayışımızı kapsayan kültürel alana uzanmaktadır. Öyleyse kültürel değişim de kısa süreli olarak tersine çevrilmeyi olası kılmaz. Değişime direnmek ya da onu geciktirmek artık öznenin bizzat karar vereceği bir konudur. Yenilikçi ve gelenekçi güçler arasındaki asıl kavga siyasal alanda cereyan eder. Bu alan bir nevi sarkaçtır; ileriye veya geriye doğru salınımlar gerçekleşebileceği gibi uzlaşı da aranabilir.                     

 

d) Muhafazakar dürtü toplumsal değişimi nasıl etkiler?

Değişim yaşayan toplumlarda muhafazakar dürtüler dört biçimde tezahür eder:                                     

  1. Hızla değişen toplumun ortasında görenek adaları oluşmuştur. İyimserlik havasına kapılmayan dini cemaatler kurumsal adaların öncülleridir. Yukarıda andığımız muhatapların henüz farkında olmadığı uygulamalar bu kategoriye girer.
  2. Değişimin şiddeti azalmış; örf  ve adetlerin kıymeti anlaşılmaya başlanmıştır. Oluşan toplumsal zeminde genç kuşakların dine yönelişi ya da manevi değerlere sığınışı bu eğilimin açık kanıtıdır.
  3. Gelenekçi tutum ile yenilikçi hedef arasında bir terkip arzu edilebilir. Özellikle eski ve yeni elitlerin kaynaşması ya da eski tasavvurların yeni kurumlara sirayet etmesi bu arayış için örnek gösterilebilir.
  4. Muhafazakar topluluklar arzu etmedikleri gelişmeleri engelleyebilecek bir güce erişmiştir. Bu konum uzun soluklu bir yarışı gerektirdiği için muhafazakar kesim siyasal alanda açık biçimde 'modernlik paradigması'na taviz verir gözükürken toplumsal alanda değer yargılarının ve davranış kalıplarının örtük şekilde sürmesini talep eder.                                                                    

e) Muhafazakar dürtünün yıkıcı veya yapıcı etkisi ne zaman ve nasıl anlaşılır?

Muhafazakar dürtüler; çağdaş toplum düzeninde koruyuculuk işlevi de gördüğü için bu soruya kesin cevap vermek zor. Ancak egemen sınıfın, iktidarını ve çıkarlarını olumsuz gelişmelere karşı tüm imkanlarıyla savunduklarını biliyoruz. İlerici cephe dağıldıktan sonra eski temsilcilerinin 'yeni rota'nın ateşli savunucusu oldukları gözlenmiştir. Dini ve ideolojik yapılarda ise etkinin yönü olası yorum aralıklarına bağlıdır. Mesela; İslamiyet ilerlemeye engel görülürken muhafazakar camia kalkınmanın itici gücü olmuştur.

Son olarak muhafazakar dürtü ile birlikte değişken nitelik taşıyan zaman faktörüne tekrar işaret edelim. Bireyler gibi toplumlar da üzerine giydirilen değişim gömleği yüzünden bunalabilir. Ya da yenilikleri hazmedecekleri geniş zamana kavuşursa değişimi umursamayabilir. Değişimi hızlandırmak ya da durdurmak isteyen kuvvetler arasındaki çekişmeden bir kimlik kavgası çıkaran durumlar hiç az değil. Kimlik ise üç ayrı bileşenden oluşur: Bilişsel, kuralsal ve değerlendirici. Kognitif bileşen (Ben kimim? veya Biz kimiz?) ekseriyetle bireyin ya da toplumun artan öz-anlayışına ilintilenir. Sonra normatif boyutta değişimin yarattığı yeni ortama ve şartlara uyum konusu devreye girer. Üçüncü bileşen, yani istemek ve belirlemek ile yönetim sorunu ele alınır ki sonuçta ilk iki bileşeni dikkate alan makul bir kimlik mutlaka ortaya çıkacaktır.                                                             

                                                                      


Kaynaklar:

Peter Marris, Loss and Change, London 1974

Karl Mannheim, Das konservative Denken, Mohr 1927

Jan Assman, Das kulturelle Gedächtnis, München 1992

Daug McAdam, Dynamics of Contention, Cambridge 2001

Reinhardt Koselleck, Begriffsgeschichten, Frankfurt am Main 2006

           

Not: Bu makale,'Bilinmeyen Yönleriyle Cemil Meriç'(2018) kitabında yayınlanmıştır.