Neo-Kozmopolitler kimler?


Açıkca belirtelim. Türkiye'de Aydınlanma meşalesini ilk taşıyanlar 'kozmopolit' aydınlardı. Şair Tevfik Fikret'i (1867-1915) bu yönüyle hemen hatırlatalım:
 

"Vatanım ruy-i zemin, milletim nev'i beşer"
(Vatanım bütün yeryüzü, milletim insanlıktır)

Alman müzik topluluğu Jeans Team, 'Otağ' isimli ünlü parçasında aynı cümleyi birkaç kez tekrarlar ancak onlar 'para' işine de karşı çıkar. Yalnızca vatan ve millet değil para gerçeğini de hayatlarından çıkarmak isterler. Günümüz 'kozmopolit' aydınlarının da vatansız ve milliyetsiz oldukları konusunda hiç şüphe yok! Ama herbirinin iyi bir işi ve dolgun bir kazancı olduğunu hepimiz biliyoruz! Özellikle sol eğilimli aydınların gözü Özal devrinde açıldı. Burjuva bir hayatın yeni müdavimleri olarak kariyer merdivenini hızla tırmandılar. Her muhafazakar iktidar onları baştacı etti. İsimlerini sırayla anmamız gerekmez; herbirini kamuoyu iyi tanıyor zaten. Tek alamet-i farikaları her devrin adamı kalarak dünya nimetlerine doymuş olmalarıdır...

Psikolog Carlo Strenger "Şu Lanet Olası Liberal Elitler"(Mayıs 2019) kitabında bizden onları anlamamızı talep ediyor! Bu kitap bana Fransız sosyolog Didier Eribon'un 2016 yılında yayınlanan "Sılaya Dönüş" romanını hatırlattı nedense. Her iki eser de aynı konuyu ele alıyor: Nasıl oldu da işçi sınıfı, küçük insanlar, yani "avam" sol ve liberal fikirlerden uzaklaştı? İki yazar da aşağı yukarı aynı cevabı veriyor: Çünkü akademisyenler, sanatçılar, yazarlar ve gazeteciler havaya girdiler, kısaca "havas"ın burnu çok büyüdü...

Akademisyen Eribon, birgün kendini bu konuda sınamak ister ve Paris'i terk edip taşrada yaşayan annesinin yanına yerleşir. Kaleme aldığı gözlemler Fransa solunu adeta çılgına çevirir: Eribon'a göre; gururu kırılan işçi sınıfına artık sağcı partiler değer vermektedir. Ona göre; işçi sınıfı arasında kesin birşeyler olmuştu! Ama ne olmuştu? Sorun doğru algılanmış olsa da, çözüm bulmak hiçte öyle kolay değildi...

İki yazar birbirlerinden habersiz „anywhere“ ve „somewheres“ olarak tanımladıkları yeni oluşumlara dikkat çekiyor. Bu kavram çifti ilkin İngiliz sosyolog David Goodhart (The Road to Somewhere - 2017) tarafından geliştirildi. Goodhart, "anywhere" küreselleşmenin gerçek kazananıdır ve yeryüzünün her yerinde kendini mutlu hisseder, diyordu. Onların karşısına şehirlerin kenar mahallesinden ya da ıssız taşradan gelen, dolayısıyla finans ve kültür merkezlerine uzak "somewheres" çıkmıştı bu kez. Bu topluluk ülkesine bağlı, geleneğe saygılıdır üstelik. Bu gelişmeyi yurtseverlerin küreselcilere, şehirlilerin köylülüğe karşı tepkisi olarak görenler bile çıktı.

Lakin popülizm çağında entelektüel, dünyanın gidişatı ile olan irtibatını neredeyse kesmiş gibidir. Trump ve Putin Batı'da ilerlemeci düşüncenin yeni krizini tetiklemiştir. Örneğin Fransa'da bir tarafta solcu aydınlar (Bohem + Burjuvazi) somewheres, öbür tarafta sarı yelekliler, yani anywheres durmaktadır. Paris'in banliyölerine sıkışıp kalanlar aslında evlerini terk etmek istemiyorlardı ama yapamadılar çünkü ya baskı ya da umutsuzluk yüzünden metropole kaçtılar. Göç ise kozmopolit aydınların umursadıkları bir olay değildi.

Goodhart şöyle bir ayrım yapar önce: "Anywhere" bir köke sahiptir ama sürekli istim üzerindedir; ister sanal alemde, ister uçakta, nerede olursa olsun! Burada sorun, "somewheres" olarak tanımlanan kesimin iktidarların icraatlarını sorguladığı sert tavırdır. Niçin ve neye karşı mücadele ettikleri sahip oldukları değerler açısından irdelenebilir ancak. Neden? Çünkü çağdaş düşünce, metafizik/etik ilkelere değil, yalnızca değerlere dayanmaktadır.

Çağdaş bir değer olarak bireysellik; günümüzde aidiyet, kimlik, din, ırk, cinsiyet ve düzen yerine geçmiştir. İnsanlığın geleceğini belirleyecek gelişmeler artık gerginlik alanında cereyan etmektedir. Eşitlik, öyle bir ortamda Anywheres tarafından bir kurtuluş olarak algılanmakta ve onları her türlü “iç” ve “dış” engellerden kurtarmaktadır.

Bu önemli bir açmazdır: İçinde yaşadıkları toplum onları bir tehdit olarak mı algılıyor yoksa güvenlik kaygısı duyarak mı o toplumda yaşıyorlar? Çevresindeki sınırlar bir savunma hattı mıdır yoksa kendilerini gözetim altında mı hissetmektedirler? Bugün onları “tehdit unsuru” olarak gören çevreler mevcut, tıpkı kimlikleri tehdit olarak algıladıkları gibi.

Büyük olasılıkla „anywheres“ ilerde tekrar „somewheres“ ol(a)maz, aynı kalır: Neo-Kozmopolit, her durumda sosyal kökenini kısıtlayıcı hisseder, onu özgürleştiren tek şeyin kariyer olduğunu bilir ama kariyer de onu tek başına mutlu etmez. Fakat bu olay, her devirde modernleşmek isteyen insanların bildik yazgısından başka birşey değildir. Kim ne derse desin, modernlik, köklerimize yabancılaşma pahasına gerçekleşti. Bedelini ağır ödedik. Burada yeni olan şey tarafların empati eksikliği değildir. Yeni olan, toplum içinde sayıları hızla artan akademik ünvanlardır, kozmopolit ruhun içine sızdığı yeni mesleklerdir. Yine son olarak sağ ve sol popülizmin hızla yayılması yeni bir olgudur. Ki yüzyıldır halka önderlik etmesi beklenen aydınları kamuoyu önünde sorunlu bir figür haline getirmiştir.

Bilinir ki, bakış açısını değiştirmek insanın kendini değiştirmesinden daha kolaydır. Ticaret ve siyasette yükselmiş taşra kökenli insanların en azından olumlu bir dönüşüm sergilemesini beklerdik. Ama yaşantısının bir göz boyama olduğu kuşkusu her zaman eski 'dava adamı'nın içini kemirecektir. Onlar benzer şekilde düşünen bir yapıya veya çevreye entegre olduklarında varlık gösterebilirler ancak. Onların bir yuvası da üniversiteler olacaktır. Akademik ortamda farklı ya da aykırı düşünen beyinlere tahammül edip etmeyecekleri ise henüz meçhul. Muhtemelen yeni fikirler üretmek onların nazarında da suç sayılmaya devam edecektir.

Halbuki Batı'da, başarı verimlilik ile ölçülür, kozmopolit kimselerin topluluk oluşturmasına göz yumulur ama etnik kökene ya da dini ve siyasi taassuba dayalı bir oluşuma asla müsade edilmez. Örneğin, Almanya'da gözlemlediğimiz gelenek karşıtı meritokratik ruh, sosyolog Andreas Reckwitz'in "Tekiller Toplumu"(Die Gesellschaft der Singularitäten - 2017) kitabında tanımladığı 'kültürel kozmopolitizm'e tekabül eder. "Tekiller Toplumu"nu aynı zamanda Strenger'in kitabı ile irtibatlandırabiliriz. Elbette, kültürel manada her kozmopolit, Reckwitz'e göre, "taşra"yı hor görmektedir; ve neden küçümsediği - örnekler verilerek - şu şekilde açıklanır: Kozmopolit kişinin hatırla(tıl)mak istemediği tek şey kökenidir. Şimdi asıl soru, bu kozmopolit ailelerin çocuklarının ilerde nasıl düşünecekleri konusu olmalıdır. Acaba onlar da kökenlerinden ötürü acı çekecekler midir? Belki "anywheres" olanları her fırsatta aşağılayacaklar? Yoksa yine "somewheres" olmaya mı karar vereceklerdir? Her halükarda, eski konumlarına geri dönmeleri kolay kolay mümkün olmaz, çünkü başlattıkları değişim öncelikle kendi yaşamlarını derinden etkiledi. Öyle ki, köklerine duydukları özlem bile yeni hayata ayarlıdır. Her zaman değişik ortamlarda kendini yeniden yaratan nostaljik bir anıya dönüşmüştür.

Bu modeli Türkiye örneğinde şöyle açabiliriz: Gerek modernleşme gerek uygarlaşma sürecinde kaybetmiş bir alt-sınıf bulunmaktadır. Buna karşın eski orta sınıf gerilemekte, eğitimli yeni orta sınıf yükselmektedir. Orta sınıfdaki yapısal değişim ve ayrışma ilk dikkat çeken noktadır.
Yine Türk modernleşmesi 80li yıllara dek 'umumiyet' arz ediyordu. Batıyı taklit ederek başarılı olunacağına inanılıyordu. 80 sonrası geç dönem modernleşme ise 'hususiyet' temelinde kendini gösterdi. Bir anlamda kollektif olmaktan çıktı, tekilleşti. Köy ve kasabadan büyük şehirlere göç eden ailelerin çocukları ile torunları bu tekil alana dahil edilebilir.

Şehir hayatı hukuka dayalıdır, dolayısıyla olaylara geniş açıdan bakar. Uzlaşmacıdır. Fakat Türkiye'de şehir kültürüne artık taşralılık egemen olmuştur. Taşralılık ise örf ile kaimdir. Bu nedenle dar düşünür, hoşgörüsüzdür. İster sol ister sağ kesimden olsun, metropollerde zenginleştikce 'delirenler' sonradan görme bu ilk taşralı nesildir.

Evet, dindar veya laik insanların kapitalizm ile ilişkisi aynı düzlemde yürüdüğü için ahlaki değerler bakımından aralarında pek fark kalmadı. Sonuçta; gelir durumları insanları hem tabanda(yoksulluk) hem tavanda(zenginlik) eşitledi. Ancak orta sınıf bütünlük arz etmiyor. Eski orta sınıf erirken yeni bir orta sınıf doğuyor.

Ekonomi ve teknoloji alanındaki gelişmelerin bu köklü değişiklikte payı büyüktür. Piyasa ekonomisinin uygulandığı son çeyrek yüzyılda yaşanan sınıfsal ayrışma ile Özal sonrası dönemdeki modernleşmenin gerçek kaybedenlerini teşhis ettiğimizde mesele daha kolay anlaşılır. Bu durumda yeni orta sınıf, kutuplaşma süreçleri sırasında giderek daha istikrarsız bir alt sınıfla karşı karşıya kalacaktır. Bu, iç toplumsal gerilimin yaratacağı çatışma, en iyi ihtimalle erimekte olan eski orta sınıfın varlığından kaynaklanacaktır.

Şerif Mardin, bu toplumsal dönüşümü Edward Shills’den mülhem “merkez-çevre” yaklaşımı ile tahlil etmiştir. Bu bağlamda, modern ve laik bir dünya görüşü ile nitelenen bir “merkez” ile bürokratik devletin modernlik dayatmasına karşı direnen muhafazakar kesimlerinin oluşturduğu bir “çevre” arasında ayırım yapmıştır. Örneğin, Milli Nizam ve Milli Selamet onun gözünde bir taşra(lılık) hareketiydi.

İbn Haldun, Mukaddime’de uygarlıkların yükseliş ve düşüşünü tanımlarken benzer şekilde “bedevi-medeni” ayrımına başvurur. Günümüz bedevileri sayılabilecek muhafazakarlar ile günümüz medenileri olan modern ve laik kesimler arasında doğan bir çelişkiden söz edebiliriz. Ancak kurulan bu yeni düzende veya ürettikleri yeni toplumsallıkta yalnız 'başarı' ve 'güç' geçerlidir. Başarılı bir topluluk sayılmaları için etnik, dini ve sosyal kökenlerini inkar etmeleri gerekmektedir. Yaşam kültürlerinin özü budur. Bu nedenle ne laik ne de dindar yeni orta sınıf için 'delirdi' diyebiliriz. Onlar kültürel manada 'neo-kozmopolit' oldular yalnızca.

Veya Reckwitz'in tanımlamasıyla: “Kültürel kozmopolitizm, bir ölçüde, yerel çeşitlilik üzerinden yaşayan bir küreselleşmedir.”  Kültürel kozmopolit yaşam tarzı - ki Reckwitz sürekli bu hususa atıfta bulunur - bu yeni sınıfın yemek, konut ve gezi tercihlerinde çok belirgindir.

Sonuçta, kozmopolit yaşam tarzının geçici bir olgu olmadığı görülüyor. Instagram'daki özçekimlerini izlerken bile bu gerçeği kabul etmek zorunda kalıyoruz. Kısaca, yeni orta sınıf, kozmopolit kültürü tabana doğru yaymakla meşgul. Çocuklarımızın yeni rol modelleri onlar artık.
Yabancılaşma, sömürü ve eşitsizlik üzerine açılacak her tartışma hiç olmadığı kadar önemli bugün. Örneğin; “yabancılaşma” çağımızda sosyal, yerel ve kültürel anlamda kök salmış insanların(Somewhere) hızla değişen bir dünyada savrulması şeklinde tezahür ediyor. Bu insanlar aynı zamanda demokrasiye ve tuzu kurulara (Anywheres) hızla yabancılaşıyorlar. Radikal ve otoriter kimliklere sarılıyorlar, çünkü kazanılmış haklarının çalındığını ve özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünüyorlar. İş ve yaşam güvencelerinin kaybolduğuna inanıyorlar. Bu süreçte adalet kavramı yeniden gündeme gelecektir. Ve son olarak, toplumsal eşitsizlikleri artıran, servet dağılımını yine feodal seviyelere ulaştıran kapitalizm eleştirisi tekrar önem kazanacaktır.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA