Açık Şehir Ve Düşmanları


Londra'ya gidenler St.Pancras Garı'nı bilirler. British Library ile King's Cross arasında uzanır. Tren Garı'nın önünde sert bakışlarıyla başını göğe dikmiş bir heykel görürsünüz. Faşizmin ve komünizmin şerrinden kurtulmak için Tanrı'ya sığınmış bir şairi hatırlatır bu anıt...

20.yüzyıl İngiliz şiirinin ustası John Betjman (1906-1984) Londra şehrine modern çehre kazandırmak için esen değişim rüzgarına karşıdır. 19. yüzyıl mimarisi ile kültür dokusunun yok edilmesine şiddetle itiraz eder. Londra'da ardı ardına yükselen gökdelenlere karşı kamuoyu oluşturur; dostu ya da arkadaşı politikacıların girişimlerine 'kol kırılır, yen içinde kalır' demez, sesini yükseltir ve protesto eylemlerine öncülük eder. İşte Londra'yı betona gömmek isteyen müteahhitlerin elinden – onun sayesinde – kurtulan yapılardan biridir St. Pancras Garı.

Türkiye Yazarlar Birliği kurucu başkanı D. Mehmet Doğan'ın Karar Gazetesi'nde çıkan son yazısı bu olayı hatırlattı bana. Başkan, İstanbul'un çarpık yapılaşmasına ayırdığı yazısını ironik bir şiir ile bitiriyor:

Sana bir gökdelenden baktım ey İstanbul!
Görmedim ranta kurban edilmemiş hiçbir yer!

Evet. Yahya Kemal'in Aziz İstanbul’una karşı çok cürüm işlendi…ve hiçbir şairin kılı kıpırdamadı...Şehirlerin ruhlarını yitirmesinden muzdarip bir başka yazar bir haftadır Almanya'yı dolaşıyor. Yeni kitabını kamuoyuna tanıtıyor. Ülkemizde 'Kamusal İnsanın Çöküşü' kitabıyla tanınmaya başlayan sosyolog Richard Sennett'den söz ediyorum. Son yayınlanan eserinin başlığı 'Açık Şehir-İnşa ve İkametin Etiği'. Bu başlık Karl Popper'in geliştirdiği 'Açık Toplum' kavramından mülhem sanırım.

Sennett kibar bir adam. Yavaş konuşuyor ama konuya çabuk intikal ediyor. Tanıtım toplantılarında yaptığı konuşmalarda 'Açık Şehir' için uğraş verilmeli, gerekirse sakinleri uyutulmalı ve şehirler tekrar kazanılmalı, diyor. Zira çoğunluklar; mahallelerini, cemaatlarını, topluluklarını kapalı tutmaya eğilimlidirler. Bilinçli kimselerin kendilerini ötekilerden ayırmak için tek bir imkanı olmuştur bugüne dek: O da “vatandaş girişimine” katılmak! Onların da yegane hedefi mevcudu korumaktır. Sennett'e göre; planlama sürecine halkın katılımı elbette çok yararlıdır, ancak elli yıllık tecrübesi, bu girişimlerin kesinlikle açık bir şehir yaratmaya yetmediğini söylemektedir.

Peki, 'Açık Şehir' nedir? Farklı etnik kökenden, farklı sosyal kesimden, farklı dinden insanların her an tesadüfen karşılanabilecekleri bir şehir. Sennett, Yeni Delhi'nin güneyinde bulunan Hindular, Müslümanlar ve Sihler'in birlikte yaşadıkları Nehru Place Market'i örnek gösteriyor. Sokaklara yayılan esnaf yanında bilgisayar ve eşya mağazaları mevcut. Burada her şey satışa sunuluyor: yasal veya kaçak. En son akıllı telefonları ve çakma ürünleri temin etmek mümkün. Sennett bunları söylerken sırıtıyor ve ekliyor: ''Açık şehir, suça karşı yüzde yüz güvence sağlamaz. Ancak Nehru Place Market, şehrin en güvenli yeri.''

Açık şehir ayrıca açık bir mimariye sahip olmalıdır. Sennett örnek olarak Pekin'deki toplu konutları gösteriyor. Bu yerleşim bölgesinin resimlerine bakıldığında, Almanya'nın büyük şehirlerinde de karşılaştığımız - sosyalist anlayışın eseri – sosyal konutlara benzer evler görüyoruz. Ancak daireler tek çocuklu ya da çocuksuz aileler için inşa edilmiş. Şimdi yaşlıları doyurmak ya da bakmak için genç nüfusa ihtiyacı var Çin'in.

Sennett, Çin'deki TOKİ binalarının atıl ve onarılmaz vaziyette bulunduğunu ileri sürerek yıkılmalarını ve yerine geniş aileler için uygun yeni daireler yapılmasını umut ediyor. İnsanların daha fazla özgürlüğe ve daha fazla seçeneğe sahip olacağı yerleşim alanları düşlüyor. İşte tam burada 'vicdan' araya giriyor ve Sennett önemli bir laf ediyor: ''Yıllar içinde biçimin işleve hizmet etmesi gerektiğini öğrendik. Ama gerçek şu ki, bu biçim ve işlev birbiriyle ne kadar çok uyumlu olursa, sistem de o kadar katı oluyor."

Biçim ve işlev; birbirini tamamlar ya da birbiriyle çelişmez ise, birbirlerini aynı zamanda güçlendiriyor, mevcut durumu pekiştiriyorlar. Sosyal olaylarda ekseriyetle somut olan şeyleri över ve genellemeleri eleştiririz. Ama Richard Sennett, bir düşüncenin diğerini aydınlattığı bir sürece ışık tutuyor. Biçim ve işlev ile ilgili görüşlerimize açıklık kazandırıyor. Örneğin, Barselona'da şehir planlamasına vatandaşların katılma arzusu hızla artmaktadır; Berlin'de 'Açık Şehir' yaratılmasını engelleyen ekonomik ve politik çıkarlar bulunmaktadır. Sennett, bu meselenin bir kamuoyu sorunu olduğunu, ancak mukimlerin talepleri ile sınırlanmaması gerektiğini belirtmeden geçmez. Batı'da sorumluluğu üzerinden atmak isteyen, otoriter çözümlere yönelen eğilimlere dikkat çeker. Değiştirebilmek için bu gerçeği görmek ve kabul etmek zorunda kalacağız, diyerek son noktayı koyar...

Son kitabıyla Sennett, şehir planlaması ile şehir sakinleri arasındaki ilişkiyi şehir hayatı düzeyine çekmiş. Ki yeniyüzyılda açık şehre ihtiyaç duyacağımız anlaşılıyor, zira modern toplumları intizamlı kargaşa, sürekli değişim ve toplumsal şeffaflık ileri götürebilir ancak. Acil ihtiyaç duyulan, yaşamı ve ikameti daraltan değil, aksine genişleten ve yenileyen bir şehircilik anlayışı. Kısaca; istikbalde geleneksiz yurt, yeniliksiz barış var olmayacak. Göz boyayan modernlik - Orwell'in 1984 romanında dile getirdiği gibi – şehirlerde sıkı denetimli bir 'getto' hayatı yaratacaktır ki bu sivil toplumların asla arzu etmeyecekleri bir durum.

İnşaat ve ikametin bir bütün oluşturduğu ve değişen şartlara ayak uydurduğu bir şehir hayatı Türkiye açısından da hayati önem taşıyor. Büyük şehirlerimizde binalar ve kitlelerden oluşan 'kozmopolit' yapılar ilerde kültürel varlığımızı tehlikeye düşürecek unsurları içinde barındırabilir. Birlikte yaşamı zorlaştıracak ayrı bir zihniyet doğurabilir. Köklerinden kopan insanlar kendilerini nihilizm ya da deizmin kucağında bulabilir. Toplumsal çözülmeyi durduran manevi iklim hızla yok olmaktadır çünkü. Hayat mahalle demekti eskiden. Toplumsallaşma orada cereyan eder, kültürel kimlik 'muhit' ya da 'mahalle'de kazanılırdı. Milli Nizam ve Milli Selamet, hatta Milliyetçi Hareket Osmanlıdan miras kalan o yapılar içinden doğdu. Türk(iye) solu da aynı havayı teneffüs etti. Açık konuşalım. İnsan bir şehri niçin sever? Evleri ve mimarisinden ötürü değil mi? Çarpık kentleşme sosyal ve kültürel 'anomi', bir nevi kuralsızlık ürettiğine göre; yeni şehirler yerli insanlar yetiştirebilecek mi? Kimse bilmiyor.

Avrupalılar, Amerika kıtasına geldikleri zaman ilk yaptıkları şey İnka ve Aztek halkının yerleşim alanlarını değiştirmek olmuştu. Bu nedenle töreleri bozulmuştu yerli halkların. Kutsiyet addettikleri mekanları ya yok etmeye çalıştı ya da yerli halkı başka yerlerde iskana zorladı Batılılar. Yani mekan ve ikamete dair kültürel hafızayı toptan sildiler. Medeniyet ile irtibatlarını koparmak için şehir hayatından uzaklaştırdılar. Sennett, 'Açık Şehir' kavramı ile şehirler üzerine oluşmuş düşüncelerimize eşlik eden çelişkilerimizi de ortaya seriyor. Fiziki bir mekan olarak kurulan şehirlerin mutlaka bir 'mentalite' ürettiklerini yeniden keşfediyoruz. Şehir hayatının siyasal sorumluluk ve siyasal katılımı zorunlu kıldığını tekrar idrak ediyoruz. Evimizin içi ile dışı arasındaki dengesizlik bilincimizi yaralıyor belki. Bir yanda düzen ve intizam; diğer yanda kargaşa ve keşmekeş. Şehirlerimizi inşa eden siyaset kurumu şimdiye dek toplumun ihtiyaç ve taleplerini dikkate aldı. Şehir planlamasında tanımlanmayan açık ya da kamusal alanları/yerleri 'tehdit' olarak algıladı. Selçuklu ve Osmanlı'dan miras  kalan camileri, türbeleri, tekkeleri, çeşmeleri şehirleri düzenlerken yok saydı. Ancak bu medeniyet mirasını yok sayanlar tarihimizde zaten yoktular! Cumhuriyet ile ilk kez bu imkanı ele geçirdiler...100 yıldır kesintisiz süren bir ihanet bu...

Acaba çocuklarımız Yahya Kemal'in Aziz İstanbul'unu veya Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'ini bir daha görebilecekler mi? Sanmıyorum ama Avrupalı çocukların tarihi ve kültürel dokusu bozulmamış şehirlerde büyüdüklerini çok iyi biliyorum.