Faizin Anlamı II


Faiz sermayenin emeksiz getirisidir. Birikmiş sermaye içerisinde emek varmış gibi değerlendirilse de, sermayenin faiz sürecine katılması emeğin değerini ortadan kaldırmaktadır. Zira emeğin karşılığı faiz değil ücrettir. Sermaye ise üretim yapmak için birikmiş değeri ifade etmelidir. İslam ekonomisi sermayeyi emekle birleştirip yeni bir değer oluşturmayı esas alır. Kapitalist ekonomide buna ‘arz’ denir. Ekonomideki temel sorunun ne olduğu kapitalizm açısından tartışmalı ise de, Keynezyen iktisat hariç, ekonomideki asıl belirleyicinin arz-üretim olduğu yönünde genel bir kabulden bahsedilebilir. Arzın temel bileşenleri ise, emek ile sermayedir. Arz daha çok bir değer üretimi anlamına gelmektedir ve ‘hizmet’, ya da ‘mal’ olarak tezahür edebilmektedir.

Gerçekten nakit paranın muhafazası bir sorundur. Zenginliğin arttığı dönemlerde biriken kişisel fonların herkes tarafından bireysel olarak muhafazası türlü sıkıntıları beraberinde getirir. Sistem faiz üzerine bina edilmeden de bu fonların kurumsal olarak muhafazası ve ekonomiye katılması mümkündür. Hatta muhafaza edenlerin bu yüzden bir komisyon almaları da gerekli olabilir. Bunu faizle karıştırmamak gerekir. Esasen bankacılık olarak ifade edilen bu sektör, bir araya getirilen bu fonların “satışı”, bir başka deyişle paranın yine bir para ile satışı şekline dönüşünce “riba-faiz” niteliğine bürünmesinin yanında, fon sahiplerine önceden belirlenmiş bir ödeme vaadiyle birleşince esasen aracısız bir şekilde yatırımlara kanalize edilmesi gereken bu fonlar, çoğu zaman ekonomide somut bir karşılık oluşturmaksızın piyasaya sürülmektedir. Kısa vadede bir faydaymış gibi gözüken bu durum uzun vadede tahmini güç ekonomik krizlere neden olmaktadır.

Kapitalist bir anlayışta sınırsız ekonomik özgürlük ve bireysel çıkarların önceliği krizleri de tetiklemektedir. 1997 Asya krizinde özellikle G. Kore’nin krizi aşmasında kültürel olarak var olan dayanışma anlayışının büyük etkisi olmuştur. Japonya için de benzer şeyler söylenebilir. Böyle bir dayanışma, faiz müessesesine de ihtiyacı ortadan kaldırır. Reel ekonominin belirgin şekilde ağırlıklı olduğu Japonya’nın yaşadığı ekonomik durgunluğu aşmanın bir yolu olarak negatif faiz uygulamasına geçmek zorunda kalması da ilginç bir örnek olsa gerek… Bunun İslam tarihinde yaşanmış örnekleri de vardır. Örneğin Hz. Osman kıtlık döneminde, ticaret kervanını tacirlere satmamış, dağıtmıştır. Ancak elbette ki değeri üzerinden satma hakkı vardır. Hz. Osman, daha iyisini tercih etmiştir.

Herhangi bir sınır öngörülmüş olmasa da İslam ekonomisinde böylesine büyük sınıfların ortaya çıkması beklenmemelidir. Firmaların nisbeten küçük ama çok sayıda olması daha olası bir durumdur. Örneğin bakkal-market ilişkisi böyledir. Marketlerin yaygınlaşması bakkal anlayışını ortadan kaldırmıştır. Oysa bir market yüzlerce bakkal anlamına gelebilmektedir. Yüzlerce bakkal ise yüzlerce kişinin kendi işine sahip olması demektir. Kendi işine sahip olmak, daha çok kişinin patron (özgür) olması yanında, bu kişilerin girişimci ruhunun harekete geçirilmesi anlamına da gelir. Zira devletin sağladığı sosyal güvenlik sayesinde işçi, köle statüsünden kurtulmuş olsa da kişide var olan potansiyel ortaya çıkamamaktadır. Zira sosyal güvenliğin sağladığı garanti, kişilerin risk almalarının önüne geçmektedir. Bu yüzden pek çok kişi emekli olana kadar bu riski almayı ertelemekte, emeklilikten sonra kendisine yeni bir hayat bile kurabilmektedir. Ölünceye kadar hiç çalışmadan, dolayısıyla üretmeden yaşamasının önünde hiçbir engel de yoktur. Avrupa Birliği ülkeleri biraz da bu yüzden krize girmiştir. Zira kimi ülkelerde vergi sistemi kadar büyük sosyal güvenlik bütçesi olduğu halde açıklar kapatılamamaktadır. Zira Avrupa Birliği içerisinde sırf 80 yaşın üzerinde 20 milyondan daha fazla emekli mevcuttur.

Rekabet kapitalizmin geliştirdiği bir müessesedir ve ekonomide önemli bir yeri vardır. Ancak rekabetin kapitalist bir anlayışla yürütülmesi şart değildir. Zira kapitalist anlayıştaki rekabet esasen yıkıcıdır. Bu yıkıcı etkiyi azaltmak ve piyasalarda tekelleşmenin önlenmesi için yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılmak zorunda kalınmıştır. Bu şekildeki müdahaleler bu etkiyi minimize etse de rakipler farklı yöntemlerle piyasadan çekilmeye zorlanmaktadır. İslam ekonomisi, aşırı kar güdüsü ile hareket etmenin ve ihtikârın (karaborsa) yasaklanması ile mal ve hizmet üretimindeki kalite standartları karşısındaki sorumluluk gibi müesseselerle, kalite ve ucuzluk anlamına gelen rekabetin çerçevesini çizmiştir. Ancak bu durum kapitalist bir bakış açısıyla çözümlenemez. Aynen malı azaltıyormuş gibi gözüken zekâtın farz, çoğaltıyormuş gibi gözüken faizin haram olmasının anlaşılamaması gibi.

Kapitalizm, sermayenin belli ellerde toplanıp profesyonel bir şekilde yönetilmesi ve meydana gelecek sinerji etkisi ile üretim artışı ve refah oluşacağı düşüncesine dayanır. Öncelikle buradaki refahın yalnızca üretim artışını ifade ettiğini vurgulamalıyız. Oysa refah doğası gereği soyut bir kavramdır. En azından kapitalizmde bu yön ihmal edilmektedir. Buna rağmen kapitalizmin öngörülen sonucu verdiği söylenebilir. Zira sermaye belli ellerde öylesine birikmiştir ki; bazı büyük şirketlerin cirosu kimi küçük ülkelerin GSYH’sinden bile daha büyük hale gelmiştir.

İslam orta yolu önerir. Nitekim kapitalizm gibi sosyalizm de ekstremdir. Zira sosyalizm bireysel ticareti ve faizi yasaklayarak insan tabiatını göz ardı etmiş, kapitalizm ise ikisini de serbest bırakarak insan tabiatından kaynaklanan aşırılıklara sınır koymamıştır. İslam ekonomisi ise ticareti helal, faizi haram kılarak bir denge oluşturmuştur. Bu şekilde bir taraftan ticaret teşvik edilirken, diğer taraftan bir sömürü aracı olan faizin önü alınmaktadır.

İslam hukukunda yasaklanan, hatta Allah ve Resulüne savaş olarak nitelenen faiz enstrümanına kapitalist mantalitede henüz bu müesseseyi sınırlandıran düzenleme ve kurumlara yer verilmemiştir. Ancak sıklıkla yaşanan irili-ufaklı krizler birçok kez faizle ilişkilidir. Zira faiz yükü bazı devletler bakımından kimi zaman bütçe imkânlarının çok üzerine çıkabilmektedir. İlerleyen süreçlerde krizler nedeniyle ortaya çıkmış yaşanmışlıkların, kumarda olduğu gibi faizin de devlet müdahaleleri ve sınırlandırmalarıyla karşı karşıya kalması şaşırtıcı olmaz.

İslam ekonomisinde sermayenin atıl olarak tutulması da kabul görmez. Özellikle ekonomik sorunların yaşandığı dönemlerde mal ya da paranın saklanması (ihtikâr-karaborsa) kabul edilmeyen, yasaklanan, terminolojik olarak da ‘haram’ olarak değerlendirilen bir eylemdir. Böyle bir müessesenin krizlere karşı tampon vazifesi gördüğünü söylemek çok iddialı olmasa gerek…

Kapitalist sistem elbette paranın para ile satılması anlamına gelen faizin (riba) bir alış-veriş olduğu izlenimini vermiştir ama Allah bunun kendisine savaş ilanı olduğunu bildiriyor. Bunu anlamakta güçlük çekmek başlı başına bir sorundur. Alıcılarımızın “arızalı” olduğunun da bir kanıtıdır. İslam hukukunda faiz (riba), sadece yasak değil, aynı zamanda haramdır. Haram yasak kavramını da kapsamakla birlikte, manevi bir bağlama da sahiptir.

(devam edecek)