Frankfurt Kitap Fuarı'nın düşündürdükleri...


Hepimizin tanıdığı bir kitap fuarı daha geride kaldı. Kim nasıl izlenimle ayrıldı, bilmiyorum ama ben kendi adıma kaygı duydum Avrupa kıtasının geleceği adına...

Aslında aydınlarımız katılmalıydı bu fuara. Batılı yazarların neler yazdıklarını ilk elden gözlemlemelilerdi. Benim de kafama bu soru takıldı! Özellikle Frankfurt Kitap Fuarı'nın bu seneki misafir ülkesi Fransa'nın geniş tutulan standını gezdikten sonra kendime bir cevap buldum. Cevabım da yine bir soru ama: Avrupalı yazarlar 'yazıyorlar' mı yoksa krize girmiş Avrupa'yı tedavi mi ediyorlar?

İlkin Nobel'e paralel olarak verilen Alman Edebiyat ödülü Robert Menassa'nın «Başkent» isimli  romanına verildi. Yazar bu yeni romanında Avrupa Birliği'nin başkenti Brüksel'i 21.yüzyılın başından beri cereyan eden toplumsal ve siyasal olaylar için mekan seçmiş! Ardından Fransa cumhurbaşkanı Macron – Şansölye Merkel'in davetlisi olarak – Frankfurt Kitap Fuarı'nın açılısında yaptığı konuşmada yatakta yatan Avrupa'ya övgüler dizdi. Öyle ki, Alman medyası 'Yok o kadar!' demek zorunda kaldı...Bir gün sonra Daniel Kehlmann'ın savaşın ruhundan doğan modern Avrupa'yı anlattığı bir başka roman «Tyll» piyasaya çıktı.

Gelişmeleri ister tesadüf ister tevafuk olarak niteleyin Batı'nın düşünsel krizi saklanamaz bir noktaya gelmiş durumda. Frankfurt Kitap Fuarı'nda Batılı yazarlar sürekli bu sorunu masaya yatırdılar. Siyasal bir fikir olarak ortaya atılan bir 'uygarlık projesi'nin akibetini tartıştılar. Günden güne eriyen Avrupa, fuar alanında iyice bitkin düşerek, 'hastaneye kaldırıldı'. Başında yazarlar ve düşünürler sırayla nöbet tuttular. Sabah akşam ateşini ölçtüler, nabzını tuttular, teşhis koymaya çalıştılar! Nihayet cesur bir adım atarak bir tedavi usulünde karar kıldılar: «Nous sommes plus grands que nous». ''Biz bizden büyüğüz'' Fransız yazarların fuar esnasında yayınladıkları bir bildiriye koydukları başlık. Bununla Fransız aydınlar 'Avrupa ile Uygarlık' kavramlarının özdeş olduğunu ve Batı'nın yeni bir varoluş reçetesine ihtiyaç duyduğunu ifade etmeye çalışıyorlar...

Sırayla gidelim öyleyse. Fransa cumhurbaşkanı Macron'un ayakları Frankfurt'da yerden kesildi. Havaya giren bir çok gazeteci renkli tablolar çizdi. Yanlışlıkla cumhurbaşkanı seçilen acemi bir siyasetci yere göğe sığdırılamadı. Arada çatlak sesler duyulmuyor değildi. Fransız yazar Didier Eribon; Macron'u 'narsist' ve 'çılgın' olarak niteledi. Edouard Louis; 'Macron utanma nedir bilmiyor' diye yerdi. Pierre-André Taguieff, Macron'u 'temiz yüzlü otokrat' ya da 'Napolyon'un gölgesi' olarak tarif etti. Durumun farkına varan Fransa Cumhurbaşkanı; Der Spiegel dergisine verdiği röportajda Alman kamuoyunu teskin etmenin yolunu aradı:''Fransa halkı her an devirebilecekleri bir kral seçiyor kendine...Bunun için bir tür siyasal kahramanlığa ihtiyacımız var'' demekle yetindi.

Elbette Fransa'nın tek bir yüzü yok. Bir bedende iki ruh dolaşmış hep. Başka bir deyişle söylemek gerekirse; Fransa'nın kitap sergi alanına bakmak bile yeterli olur. Parlak bir şekilde sunulan entellektüel bir çalıştayın ahşap iskeletine baktığımızda acı gerçeklerin yumuşatıldığını hemen anlıyoruz: Fransa (ve tabii ki Avrupa) suyla kaynatılıp ahşap ile inşa edilmiş. Fuar alanına sanal gerçeklik, çizgi roman ve yeniden oluşturulan Gutenberg baskısından oluşan bir koleksiyon hakimdi. Herşey - tıpkı Paris trafiğinde olduğu gibi - biraz kafa karıştırıcı, kaotik ve anarşikti. Sunumlar üst üste yığılmış, ve ardı ardına gerçekleşiyordu. Derinlik en sona bırakılmıştı. Fransızca kitapların sergilendiği alanın geniş sahnesi gün boyunca Think Thank'a dönüştü. Sanki doktor hastanın ayağına geldi; suni solunum yapılarak Avrupa canlandırılmaya çalışıldı. 

Fikirler çatışmasını dikkatle dinlediğimizde; Avrupa'nın ne olacağını da Avrupa'da neyin değişeceğini  de bilen kimse yoktu. Mesele üzerine tek başına eğilmek yetmiyordu, eksik kalan noktalar vardı. Bu kez yarım doktor değil ama çok doktor Avrupa'yı canından edebilirdi. Uzun süren tartışmalardaki  ciddiyet ya da uzmanlık saygı uyandırmakla beraber Avrupa eski Avrupa değildi artık. Sahayı bürokratlara ve politikacılara bırakmak istemeyen genç aydınlar 'rahatsız' sayılırdı. Çünkü bir zamanlar büyük harflerle yazılan 'Avrupa kimliği' unutuluyordu. Acaba 'Biz bizden büyüğüz' çağrısı bir umut olabilir miydi? Fransız gazeteci Raphaël Glucksmann haklı olarak; ''Bu bilinç 'huzursuz' ve 'düzensiz' yeni bir kimliğe yol açacak'' diyerek sabırsız gençleri uyarmak zorunda kaldı.