Prof. Dr. Ruhi Ayangil: "Türk Makam Mûsikîsi Hafız Kâni Karaca'ya Çok Şey Borçludur"


 

Müziğimizin farklı alanlarında son derece önemli isimlerden feyz alan Ruhi Ayangil birlikte çalıştığı isimlerin ona yaptıkları katkıları ileriye götürmüş bir isim. Onu çağdaşlarından ayıran belki de en temel özellik geçmişe yani geleneğe olan yakınlığı olsa gerek… Özellikle geleneği kristalize bir anlamda yaşatmak üzerine değil, geleneği yeniden üreterek yaptığı çalışmalar ile öne çıkan bir şahsiyet.

 

Doğduğunuz çevreden ve ailenizden biraz bahseder misiniz?

Kısaca bahsedeyim. Ben 12 Aralık doğumluyum. 1953 yılında biyolojik doğumum gerçekleşmiş fakat rahmetli validem yılsonudur sene kaybım olmasın diye nüfusumum 1952’li çıkarmış. Böyle bir gerçek ve sanal doğum tarihim var. Nüfus kaydıma göre 62, gerçek biyolojik doğumuma göre de bugün 61 yaşımdayım. İnşallah Allah’ın izin verdiği ölçüde çalışmalarımı sürdürebilirim. Ben İstanbul’un Levanten tabir olunan bir muhitinde doğdum. Şişli’ye bağlı Pangaltı Kurtuluş, Feriköy havalisi benim ilk çocukluğumun geçtiği yerler, burası İstanbul’un çeşitli dinler mozaiğinin görüldüğü, gerçekten hoş çocukluk anılarımın olduğu bir muhit. İlkokul 2. sınıftan itibaren İstanbul’un Müslüman semti olan Fatih Atikali’ye hicret ettik. Aile şartları öyle gerektirdi. Orada rahmetli anneannemin Karagümrük Derviş Ali mahallesinde ki Derviş Ali Tekke Mescidi yanındaki evine yerleştik.  İlkokulumu Kurtuluş İlkokulu’ndan Yavuz Sultan Selim İlkokulu’na naklettik. Daha sonra Ahmet Rasim Ortaokulu ve Vefa Lisesi’ni bitirdim. O yıllarda annemin ve anneannemin hususiyle ikisinin himayelerinde benim çok renkli, revnaklı çocukluk ve gençlik dönemim geçti gelişti. 1969-70 yılında liseden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devama başladım. Bu ilkokul, ortaokul, lise, üniversite tahsili sırasında da bir aile eğitimi olarak güzel konuşmadan, hitap etmeden, toplum terbiyesinden, güzel sanatlara olan ilgi ve meraka kadar birçok tesirle beslendim.

 

Kanun sazınızla kaç yaşlarında tanıştınız?

10 yaşındayken tanıştım. İlkokulda genel geçer Cumhuriyet çocuklarına takdim edilen Mandolin sazı vardı. Bende mandoline büyük heves sarmış ve ciddi biçimde çalışıyordum fakat sonra okulda ki mandolin hocası ayrılınca mandolin hocası bulalım ümidiyle yollara düştük. İşte o yolların bir kavşağında kanun sazıyla tanıştık. Allah rahmet eylesin o zamanın büyük ustalarından İsmail Tezelli’nin oğlu ki rahmetli oldu Turhan Tezelli’den anneanneciğim 150 lira iraesiyle ilk kanunumu bana hediye etti.

 

Anne ve anneannenizin dışında çocukluk döneminizde size rehberlik eden başka büyükleriniz oldu mu?

Mutlaka, rahmetli pederim fevkalade güzel sese malik ve tecvid üzere Kur’an Tilavati’nde bulunan bir zattı. Yani Hafız-ı Kur’an değildi ama ben evde pederimi, rahle başında gayet müeddeb biçimde vaziyet almış olarak hatırlarım. Bir odada kendi başına ve yüksek sesle, fevkalade makamata da hâkim olarak “çok güzel sesi vardı” ve Tecvid ve Kıraat kaidelerine son derece riayet ederek, Kur’an Kıraatını böyle adeta o küçük yaşlarımda dinlemişimdir, tanık olmuşumdur. Bu çok önemli. Ve hatırladığımda, Tasannuyu, yanlış okumaları şiddetle tenkit eden bir yapısı da vardı. Çünkü "Kuran'ı Kerim’i seslerinizle tezyin (güzel okumak, süsleyiniz) ediniz" Hadisi şerifine uygun davranışla bunu Kıraat etmek gerekirdi. O noktada da çok şükür şansımız yaver gitti ki Nuru Osmaniye baş imamı rahmetli Hasan Akkuş hoca efendi başta olmak üzere, devrin günümüze kadar gelmiş başlıca Huffaz-ı kiramını, gerek o dönemde ki İstanbul Radyosu yayınlarından (çünkü başka eğitim aracı yoktu) gerekse bazılarıyla bizzat teşerrüf ederek dinleme, izleme, tabi dolayısıyla tahtı tesirlerinde kalma imkânı bulmuş olduk. Bu figürlerin başlıcası, kendisini rahmetle yâd ediyoruz Türk Mûsıkîsine de, Türk Din Mûsıkîsine, Ladini Mûsıkîsine büyük hizmetleri dokunmuş olan ve yani o Kırat’ta, o evsafta bir sanatkârın herhalde yüzyılda bir gelir hükmünü esirgememiz gereken rahmetli Hafız Kani Karaca’dır. Türk Mûsıkî’si, Türk Makam Mûsıkî’si bu büyük üstada çok şey borçludur.

 

Efendim tanışma imkânınız oldu mu?

Ömrümün sonuna kadar Elhamdülillah beraber olmak nasip oldu. Ama ilk yıllarda değil sonra ki yıllarda ama son yıllarda büyük bir muhabbet halesiyle çevrilmiş olarak birbirimizle beraber olduk. Hatta vecd-i dil faslıyla, vecd-i dil adıyla adlandırdığım klâsik bir faslın birinci bestesini ben Kani Karaca üstadımıza hitap etmiştim. O da adeta kuğunun son şarkısı gibi ömrünün son büyük veda konserini bu eseri seslendirmek suretiyle İş Bankası Konser Salonu’nda, hayata bir süre sonra veda etti. Bu büyük üstatlar tabi ki bizim yolumuzu çizmemizde önemli tesire malik oldular. Her hafta radyodan neşredilen Türk Mûsıkîsi İcra Heyeti Konserleri Klâsik Mûsıkî zevkinin yaygınlaşmasında çok büyük bir yere sahiptiler. Bunlar tabi kalmadı şimdi bir mazi hatırası oldu. Taş plak döneminin çocuğuyum ben. Taş plak döneminin son örneklerine yetiştim. Sabite Tur başta olmak üzere Radife Erten’ler, Münir Nurettin Selçuk’lar bizim yetişmemizde, yüzlerini görmesek bile seslerinden feyz aldığımız, tavırlarından feyz aldığımız üstatlar olarak önümüzdeydi. Daha sonra ilerleyen yıllarda çok şükür hepsiyle tanışmayı, karşılaşmayı rabbim bana nasip eyledi. Yani hepsi benim gönül tahtımda yeri olan, bir Sabite Tur Gülerman’a rahmet diliyorum. Bu sözleri güçlükle sarf ediyorum ama bir Safiye Ayla. Türk Mûsıkî’si tarihinin değil, dünya ses tarihinin en büyük sanatkârlarından biridir. Yani bunu abartarak söylemiyorum, bu gerçekten böyledir ve bizim bunu böyle bilmemiz, buna uygun bir saygınlık davranışı göstermemiz lazım yani “aaa Safiye Ayla” diyecek bir noktada değildir. Yüksek bir sanatkârdır. Sabite Hanım yüksek bir sanatkârdır. Münir Nurettin Bey rahmet içinde yatsın. Bu sanatın daima en üst noktalarına göz dikmek lazım. Yani ben o ufacık veletliğim zamanından bu güne kadar sanatın en üst noktalarına göz dikmiş bir yolcuyum. Bütün mesele budur popüler olmamak popülerin ışığına geçici cazibesine kanmamak. Çünkü zenaatla, sanat arasında böyle ince bir çizgi var. Onu çoklukla karıştırıyoruz biz bu cemiyette.

 

Mûsıkîye bu kadar aşina iken, hukuk fakültesi’ni neden seçtiniz?

Efendim, şimdi yetiştiğim dönem, bugünde öyle ya. Biliyorsunuz biz işba halinde yüksek tahsil yapmak isteyen bir genç nesle sahibiz. İşte oğlum büyüsün adam olsun, büyük adam olsun, fikriyatı bütün ailelerde hüküm fermadır. O bakımdan, işte doktor olacağım, mühendis olacağım, avukat olacağım söylemlerinin etkisinde, bana da en yakın gelen ve ruhuma da, aklıma da, fikrime de uygun gelen adalet fikriyle, temas etme noktasında hukuk fakültesi oldu. Bunun ne kadar doğru bir tercih olduğunu bugün ben daha iyi anlıyorum. Hukukun ki rakamsız matematik denilen bir mantık biçimi vardır, bir hüküm üretme biçimi vardır. Hakka ve adalete hizmet eden çok önemli bir sosyal bilim alanıdır. Öte yandan san’atın insana bağışladığı en büyük armağan iç özgürlüğüdür ve oradan da topluma yayılan büyük bir özgürlük duygusudur. Hukukta bu özgürlük duygularının başlıca teminatıdır. Yani sanatla hukuk birbirinden hiç ayrı değil. Bu özgürlük duygusunu adalet temelinde garanti eden bir bilim disiplini olması bakımından bende çok fazla yer etti. İşte o çocukluk dediğiniz; o saf, naif, güzel dönem giderek böyle kanun çevresinde, okumalar çevresinde, ilim irfan çevresinde ki bu okumaların başlıcası dini eğitimdir. Buna hususi bir vurgu yapmak istiyorum: 6-7 yaşındaydım Latin harfleriyle birlikte Kur’an alfabesini de söktüm ve 7 yaşında hafız-ı Kur’an olmadım ama Kuran’ı Kerim’i hatmettim ve çok görkemli bir hatim merasimi yapıldı. Yine rahmetli anneannemim inayetiyle. Hem anneanneciğimi hem annemi daima hayırla yâd ediyorum. Bana bu sosyal tarihin yüzyıllara nasıl bağlanacağını canlı delili oldular her ikisi de. Yani hali edvarlarıyla, konuşmalarıyla, davranışlarıyla filozofileriyle. Her adım başında ağızlarından çıkan her durum karşısında anneanneciğim bir darbımesel olmuş sözleri vardı. Bugün onları çok daha fazla yâd eder kullanır haldeyim. Yani bu bir nevi nekrofili, nekrofilya, ölü sevicilik gibi addedilmesin ama bu aksine “ölülerinizi hayırla yâd edin” sözüne bir gönderme olsun. Mesela rahmetli anneannemin en çok kullandığı dua şuydu “evladım Allah kimsenin aklını başından almasın” derdi. Hayat içerisinde de bu günlerde de yani aklın gerek ferdi olarak, gerek cemi olarak ne kadar değerli bir cevher olduğunu hepimizin anlıyor, idrak ediyor olması gerek. İnşallah aklımızı muhafaza imkânı verir Allah bize.

 

Efendim mûsikî eğitiminizde üslup ve tavrınızı kimden ve nasıl öğrendiniz? Bir de meşk hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu konularda da bizi bilgilendirir misiniz?

Gayret edeyim efendim. Lise yıllarında lise 2 ve 3. Sınıfta, validemin eski kayınpederi yani ilk beyinin babasının yaşlılığında ki, benim üvey büyükbabam diyebilirim. Doktor Nurettin Mehmet Başağı, onu rahmetle anmam gerekir. Doktor Dede derdik. Fener yolundaki köşkünde kapsamlı bir kütüphanesi ve bir taş plak arşivi vardı. Kendisi yaşlıydı, ben o kütüphanenin düzenlenmesi, tozunun alınmasından, bütün o plakların tasnifine kadar canla başla çalışırdım ve bu onu çok mutlu ederdi. Uzun yıllar sonra, birazda elden ayaktan düşmüş birisi olarak, bu çalışmayı benim üstlenmemi ilgiyle izler, bana rehberlik ederdi. O çalışmalar sırasında ben o taş plaklar arasında Tanburi Cemil Bey’i tanıdım. İlk defa, yani lise iki sırasında bir öğrenciyim. Ve bir başka eski Türkçe yazılı, üstlerini okuyorum tabi Orfeon Record Polidor plakları, Darüttalimi Mûsikî plakları.  Bunları gramofona koyduğumda, bir gün şöyle bir anons işittim “Orfeon Record Daruttalimi Mûsikî heyetinden Kanuni Ferit Bey” ilk defa. Bakın o kadar radyolar dinledim. İşte kimler çalıyor, radyoda kanun olarak Daruttalimi Mûsikî’nin adını da ilk defa duydum. Ferit Bey ismini de ilk defa duydum. Ferit Alnar’ın bir gençlik dönemi kaydı ki, sonra onlarca kaydı olduğunu keşfedecektim. İlk defa o gramofon plağından dinlediğim Suzinak Taksimi ile ben Ferit Anlar kanun dünyasına giriş yaptım. Bu lise 2 yıllarımdı, yani 1965-66 yılları. Çarpıldım efendim, böyle bir kanunu ben ne dinlemiştim, duymuştum. Bana ışıklı bir yol açıldı. Yani çalma tekniği bakımından, taksim kurgulaması, komposizyon tekniği bakımından, ifadeler bakımından, bir başka söyleyişle karşı karşıyasınız. Hani şairin bir sözü vardır “Lisanı kadime tekaddüm ettim, bir başka lisan tekellüm ettim” der. O benim bir başka lisana tekaddüm edişimdi. Fakat çok yeni bir söylemdi, orijinal bir söylemdi.

 

Ferit Alnar ile hiç karşılaşmadınız ama sizin manevi rehberliğinizi yaptı. Sizin için Ferit Alnar kimdi?

Kendisini rahmet ve minnetle andığım ve hep hatırlamamız gereken büyük bir mûsikî üstadı. Türkiye’nin büyük bir bestekârı. O zaman Ferit Alnar ismini bulabileceğim izini takip edebileceğim nitelikli bir neşriyat ne bir internet var ne bir ansiklopedik yayın var yani kime sorsam tabi ilerleyen yıllar içerisinde Ferit Bey’in de bu genel olumsuzluklardan payını almış bir büyük değer olduğunu fark ettim ve öğrendim. O bakımdan hem hüznüm, hem ona olan saygım çok daha fazla arttı. Ferit Bey 1906 doğumlu bir mûsikîşinas, bir prodigy yani harika çocuk, döneminin harika çocuğu. Kanuni Vital Efendi’den kanununu öğreniyor. Darüttalim-i mûsikî’de senelerce çalıyor Fahri Kopuzla, Cevdet Çağla’yla, Neyzen Aziz İhsan Bey’le Polidor firmasına plaklar dolduruyorlar. Almanya’ya gidiyorlar, o dönemin usta hanendeleri Hafız Memduh Bey, Hafız Celal, Arap Cemal bunlara ilişkin gençlik hatıratını da günlük defterler halinde yazmış. En son çalışmamda onu tercüme ettim. Osmanlıcasından günümüz Türkçesine aktardım inşallah onu da neşredeceğim. Gerçekten çok önemli bir tespit tablosunu görüyoruz. Ferit Bey 18-19 yaşında iken, mimarlık eğitimini yarıda bırakıp Avusturya’ya gidiyor. Viyana Konservatuar’ında orkestra şefliği ve bestecilik okuyor ki bestekârlığa küçük yaşlarda başlıyor. 16 yaşında Kelebek Zabit Opereti’ni besteliyor. 18 yaşında da 10 saz semâîsini yazıyor, besteliyor, neşrediyor. Yani Viyana’ya gittiği zaman, bir bestekâr deha efendim. Tabi onu yönlendiren besleyen, benim seneler sonra tesadüfen kendi başıma keşfetmiş olduğum Hüseyin Sadettin Arel, onun en önemli idolü ve hocası. Bakın aramızda böyle görülmez ruh bağları da var. Bunlar beni çok etkilemiştir. Yani siz yola çıktığınız zaman yolunuz doğru ise, bakıyorsunuz ki o kilometre taşlarından daha önce geçmiş olanlar da oralara bir takım izler bırakmış. Onları hissederek yolunuzda yürümek o yolu daha anlamlı kılıyor. Daha hedefinize inançla güvenle ilerliyorsunuz. Zorlu bir yol bu ama doğru bir yol. Bu yolun cefaları var ama sonunda saadette var. Bu saadet hiçbir zaman parayla pulla ölçülebilir bir saadet değil. Bunun bir tek yolu var. Toplumun bütün kesimlerinin müzikle sanatla buluşup o güzelliklerle yücelmesi. Bu toplumun kendine ehemniyet duygusunu kazanması böyle bir müzik mirasına sahip olduğu için önemlidir. Ferit Bey, bizim ilk orkestra şefimizdir. Avrupa konservatuarından tasdikli, diplomalı ilk kompozitörlerimiz arasındadır. Viyana Konservatuarı’ndan mezun olmuş. Fakat ölümüne kadar Türkiye’de ki Müstagrıkler tarafından daima alaturkacı, Kanuni Ferit olarak damgalana gelmiştir. 72 yaşında 1978 de öldü. 1906-1978 yani 72 yaşında. Fakat ne sıkıntılar,  ne sürgünler, ne baltalamalar. Yani, Ferit Beyin’in hayatı, bir dönemin aslında romansı bir görünümüdür.

 

Siz zaten O’nu Osmanlının fidanı, Cumhuriyetin çınarı olarak tarif ediyorsunuz.

Öyle gerçekten. Osmanlının son döneminde yetişmiş, neşvünema bulmuş, harikulade temiz bir fidan ve O fidan, doğru köklerden beslendiği içinde, Cumhuriyetin büyük bir çınarı halindedir. Ebediyyet onu inşallah te’yit edecektir, saygısını esirgemeyecektir, kadrini kıymetini bilecektir. Ama bunda çokta fazla gecikmemelidir. Ferit Alnar’ı bu ülke gençliğine, entelektüellerine, gerçek yönüyle bir kez daha ben takdim ettiğim için bundan kıvanç duyuyorum. Sanıyorum böyle bir görevim var. Ben buna inanıyorum. Bakınız Ferit Bey konusunda bu böyle oldu. Ali Ufki konusunda bu böyle oldu. 

 

Değerlerimizin anlaşılması, tanınması adına yaptığınız çalışmalar çok kıymetli. Yüreğinize, ellerinize sağlık.

Yani unutulmadınız, bir vefa çelengi onların hatıralarına inşallah. Yani ben o bakımdan mutmainim ama şahsım adıma söylemiyorum. Bunlar yapılması gereken şeyler çünkü bizim bir lafımız vardır “Kişi refikinden azar”  derler. Biz bu yolda, bu iştiyak ve istikrarla yürümeliyiz ki san’at gelişebilsin. İyi noktalara erişebilsin. Bakın bugün artık kanun konçertosu birçok genç solist tarafından çalınır hale geldi. Ben yurtiçinde ve yurtdışında birçok kereler bunu seslendirdim. Yani sanıyorum 30’a yakın. 2 kez plak kaydını gerçekleştirdim.

 

Peki, bestekârlığa ne zaman başladınız?

Evet, bunun belirgin bir tarihi yok. Yani sanıyorum ihtiyaçlar çerçevesinde bir çalışma içerisine girdiğimi tahmin ediyorum ama bu ihtiyaç neydi bir şeyi öğrenme yani siz yaparak deneyerek nasıl olur diye bakarsınız bir şeye. Yani bir yemeği pişirmek gibi. Şimdi şöyle bir hadise var söz vardır. “Bestekâr olunmaz, bestekâr doğulur” denir. Şimdi bu söz çok doğru bir hadisedir. Bestekâr doğulur. Fakat bizde bestekâr doğduktan sonra onu besleyecek bir eğitimi almasında büyük fayda vardır ki batıda bu böyledir. Orada bestekâr olmayan adam bile bestekâr edilir o eğitim sonucunda. Türk Mûsıkîsi’ne baktığımız zaman, o kadar değerli, o kadar büyük bestekâr isimleriyle ve verimleriyle karşılaşıyoruz ki eğer bu isimler batı da olsaydı bir batılı bestecinin sahip olduğu eğitim imkânına sahip olsalardı, dünya çapında isimler olurlardı. Bir Yesarî Asım büyük bir bestekârdır, dünya çapında bir bestekârdır. Bizim lokal olarak meseleye böyle bakmamız lazım, Selahattin Pınar dünya çapında bir bestekardır. Saadettin Kaynak, yani Zeki Akif Ataergin, Lemi Atlı, yani tek tek saymaya kalksanız Kaptanzade Ali Rıza Bey. Türk Mûsıkîsinin en büyük faikıyeti onu diğer Arap müziği, İran müziği, diğer makam müziklerinden, doğu müziklerinden ayıran en bariz vasfı bestekârlar eliyle üretilmiş, biçim verilmiş ve bestekârlığın ileri derecede bir meslek sayıldığı ve bestekârlığın müessir olduğu bir üretim alanı, sanat alanı olması. Birçok eserimizin bestekârı bilinmiyor ama bilinenler itibariyle de bir kompozisyon usulü ekolü yolu durmuş oturmuş olarak günümüze gelmektedir.

Yüzyıllar boyunca gelen bir bestekârlık yolumuz var. Şimdi bende işte o yol içerisinde bu iş nasıl oluyor diye, kalem tecrübesi derler ya hani, kalem oynatmaya başlamak, bir hikâye yazmak, bir roman yazmak gibi saz semaisi nasıl bestelenir? Kolay işin ucuz basit tarafından başlayayım diye bu manada sanıyorum ilk tamamladığım rast makamında ki Saz Semâî’m di ve ben, ne kadar zor oldu, yani oturdum tasarladım ve yazdım. En çok kullanılmış bir makam, bir de şey var. Hiçbir şeye benzemeyecek, efendim taklit olmayacak, efendim şu olmayacak, bu olmayacak. Bunun ne kadar zor bir iş olduğunu bu vesileyle tecrübe ettim. Fakat yazdıkça ve yazmaya devam ettikçe ki ben o sırada Cemal Reşit Rey hocayla piyano ve armonide çalışıyordum. Türk Mûsıkîsindeki güzelliklerin ve doğrulukların birçoğunu ben, Cemal Reşit Rey Hoca’nın Batı Müziği hakkında söylediği sözlerden istihraç ederek farkına vardım. Mesela rahmetli hoca şunu derdi “Müzik, ah tamamıyla bir melodi yaratmak meselesidir” derdi ve oturur mesela piyanoda Saint-Saens’sın Kuğu isimli eserini piyanoda seslendirirdi. “Bakar mısınız işte şu melodik hattı görüyor musunuz?” veya melodik developman bir melodi nasıl geliştirilir? Richard Wagner'in "Ren Altını" veya Nibelungen destanı operasından üvertürün işte 4-6 akoru çerçevesinde o temanın nasıl geliştiğini anlatır. Şimdi bütün bunlardan ben hep onlara bakıyorum ama benim bunlar nasıl Türk müziğine, makam müziğine adapte edilir veya tecrübe edilir. Bu manada, bir kırık hatlı melodi yazmak mesela bir melodinin zenginliği ve güzelliği ne kadar kırık hatlı olabilirse o kadar makbüldür. Düşüncesini ve bilgisini ben Cemal Bey’den öğrendim. Ve bunu öğrendiğim zaman maalesef Türk Mûsikîsi çevrelerinde kırık hatlı melodilerden arındırılmış düz, sade bir müzik olmasının klasik müziğe daha uygun olacağının söylendiği bir dönemde “bu böyle değilmiş” demek ki çünkü Cemal Bey’de mucit dehasıdır, büyük bir bestekârdır. Yani bizim bunları böyle bilmemiz değerlendirmemiz lazım.

Türk Mûsikîsine ait istifadelerimizde bu bilgilere ihtiyacımız var. Böylece ben Rast Saz Semâîsi’ni, fenada olmadı o Rast Saz Semâîsi’ni besteledim. Yani küçük fakat sonradan bakıyorum ki Ferit Alnar etkisinde, Sadettin Arel çizgisi taşıyan bir eser oldu. Ben severim o eseri. İlk tamamladığım eser Rast Saz Semâîsi’dir. Buradan başlayarak bugün baktığımda, işte Devr-i Kebir usulünde, Muhammes usulünde, Sakîl usulünde, Uşşak Peşrev’im, Sûz-i Dilârâ Peşrev’im, Nişâbûr Peşrev’im, efendim Rast Peşrevi’m. Buna mümasil, Dilkeş-Hâverân Saz Semâîsi vs. bunların yanında işte Eviç Şarkı, efendim bir takım makamlarda şarkılar yazdım. Birde makam terkip ettim. Vecd-i dil isimli bir makam terkip ettim. Bu makamdan da Muhammes Peşrev ’inden, efendim Sirto’suna, Mandıra ’sına kadar birinci beste, ikinci beste, Ağır Semâî, Yürük Semâî şarkıları Saz Semâîsiyle bir bütün tam takım besteleyerek, bu makamı da örnekledim. Çünkü Türk Müziği yaşamıyor, Türk müziği öldü, Türk müziğinde yeni şeyler yapılmıyorlara cevap gibi oldu. Vecd-i dil faslında, sadece Vecd-i dil dizisini göstermesi değil o, makam sanatının olabilen inceliklerini izleme imkânı veren bir ses antolojisi gibi bir çalışma oldu. Yani bunu da çok şükür rabbim nasip etti, bir kar helvası olmadı. İlk birinci bestesini Kâni Karaca’ya ithaf etmiş idim, okudu seslendirdi. TRT’de de defaetle yayınlandı.

Onun meşki sırasında telefon açar, nur içinde yatsın, “Hocam, Abdulhalim Ağa mı desem, Ebubekir Ağa mı desem, yahu ne yapmışsın bunu” diye iltifatını eder, “estağfurullah üstadım” falan derdim. “Yahu çok güzel olmuş” derdi. Böyle bir üstatla bir sanat arkadaşlığı, bir dostluğu yaşamak, bu sizin dünyada hiçbir maddi karşılıkla ölçülemeyecek bir şey. Yani mûsikî tarihinin bir noktasında bir eser yapmışsınız, büyük bir üstada okutmuşsunuz ve ona ithaf etmişsiniz. “Gözlerindir hüsn içinde ey nigârın alalar.” Gözlerin veçhesinden de bahsettiği için, Kâni Karaca’ya anlamlı bir armağan olduğu kanaatindeyim. Ve faslın kalan kısmını da Allah uzun ömürler versin Ayla Büyükataman üstâdemiz seslendirmişti. Çok şükür. Yani bu tip çalışmalar devam ediyor. Tabi bunu polifonik manada yaptığım çalışmalarda da sürdürüyorum. Film müzikleriyle mesela Yorgun Savaşçı filminin müziğini yapmıştım. Itrî filminin, TRT için filminin müziklerini yapmıştım. Çok değerli üstadım Yalçın Tura’dan da hatırı sayılır yüreklendirici övgü sözcükleri derlemiştim. Bunlarda benim küçük hatıralarım.