Siyasal İslam’dan İslamofobi’ye


 

İslamofobi kavramının literatüre ilk olarak 1991 yılında girdiğini görüyoruz. O tarihler aynı zamanda ‘siyasal İslam’ kavramının da yoğun olarak tartışıldığı bir dönemdi. İran örneğinden sonra Müslümanların Kuzey Afrika şeridinde devlet idaresine yönelik söylemler geliştirmeleri, hem Ortadoğu’da hem de Batı’da akademik çalışmaların konusu haline gelmişti. Cezayir’de FIS (Front Islamique du Salut), Tunus’ta Nahda (Hizb an-Nahdah) ve Mısır’da İhvan (İhvan-ı Müslimîn) hareketleri Batı’da dikkatle izlenmekteydi. O zamanlarda ‘aşırı dinci’ kabul edilen gruplar için popüler isimlendirmeler daha çok ‘fundamentalist Müslüman’ şeklindeydi ve bunların savundukları da ‘radikal İslam’dı.

Doksanlı yılların başlarında Cezayir ve Tunus’ta halkın teveccühünü kazanan FIS ve Nahda hareketlerinin yönetime gelme çabaları sert tedbirlerle bastırılınca bu ülkelerde meydana gelen bir takım faili meçhul şiddet eylemleri bu hareketlere fatura edilerek ileri gelen yöneticileri hapse atılmıştı. Bunların en eskisi olan İhvan ise Mısırda uzun süreden beri rejimin baskısı altındaydı. Orada da bazı faili meçhul siyasi cinayetler İhvan’a nispet edilmekteydi. Bütün bu olaylar her üç ülkede de Müslüman imajını lekelemekte ve Batı nezdinde Müslümanların ne kadar cani, vahşi ve medeniyetten uzak olduğunu ispat eden göstergeler olarak kabul edilmekteydi.

Fransız yazar Oliver Roy, Siyasal İslam’ın İflası (The Failiure of Political Islam, 1994) adlı eserinde, bu hareketlerin aslında ılımlı İslam’ı temsil ettiğini ve her ne kadar ‘İslam devleti’ söylemiyle yola çıksalar da, aslında ekonomik ve sosyal bir projeleri olmadığı için yönetime gelseler bile, neticede modern dünyanın yerleşik kurallarına göre hareket etmek zorunda kalacaklarını iddia etmekteydi. Roy’a göre bu durum, ‘siyasal İslam’ın başarısız bir proje olduğunu ortaya koymaktaydı. Bununla birlikte, aynı dönemde özellikle Cezayir’de meydana gelen masum insanların katledilmesi olaylarının FIS’e mal edilmesi, Batı’da İslam’ın şiddet yanlısı bir din olduğu algısını beslemiş ve Oliver Roy’un tezi bu anlamda eleştirilmiştir.

Bu dönemde Müslümanların aslında vahşice cinayetler işleyebilen, medeniyetten uzak insanlar olduğu yargısına delil olarak gösterilen Cezayir olayları aynı zamanda bazı Batılı düşünce önderlerine de ilham veriyordu. Samuel Huntington’a da medeniyetler çatışması tezinde ilham kaynağı olmaktaydı. Ona göre yeni dönemde ittifaklar medeniyetler etrafında gerçekleşecek ve çatışmalar da medeniyetler arasında olacaktı. Huntington bir yandan da 11 Eylül olaylarının ardından, “Bütün Müslümanlar terörist diyemem ama bütün teröristler Müslümanlar arasından çıkıyor” diyerek, algı projektörlerini İslam dünyasına yöneltmekteydi.

Diğer taraftan İslam dünyasında gelişen siyasal İslam söylemlerine baktığımızda yukarıda adı geçen üç önemli hareketin (İhvan, FIS ve Nahda) zaman içerisinde evrildiğini gözlemlemekteyiz. İhvan’ın bugünkü siyasal söylemlerinin, kurucusu Hasan el-Benna ile aynı çizgide olduğunu kimse iddia edemez. Aynı şekilde FIS daha radikal değişimler yaşadı. Nihayet ‘Arap Baharı’ tabir edilen olayların ardından iktidar ortağı olan Tunus’taki Nahda hareketinin lideri Raşid el-Gannuşi bu dönüşüm çizgisinin en somut örneğini geçtiğimiz hafta ortaya koydu.

Fransa’nın Le Monde gazetesine verdiği bir röportajda (Röp: Frederic Robin, Çeviri: Haldun Bayrı, 19 Mayıs 2016, www.medyascope.tv) Gannuşi, “Sadece siyasi bir parti olma yönünde ilerliyoruz” diyerek hareketin geldiği noktayı özetledi. Başlangıçta şeriat temelli bir İslam devleti modellemek için gayret eden ve bunun için kitleleri harekete geçiren bir hareketin bugün herkesin standartlarını bildiği “siyasi bir parti” çizgisine yönelmesi oldukça dikkat çekici gözükmektedir. Zira röportajın devamında Gannuşi, “Bizim söylediğimiz, siyasi faaliyet ile dini faaliyet arasındaki farklılığı açık bir biçimde iyi belirlemek gerektiğidir” diyor. Böylelikle devlet idaresine dair kuramların (siyasal) dinin etki ve söylem alanlarının dışına çıkarılmasını öneriyor. Gannuşi, bir sonraki soruya verdiği cevapta konumunu daha net ortaya koyuyor: “Müslüman demokrasisine girmek için siyasi İslam’dan çıkıyoruz. Artık siyasi İslam’ı temsil iddiasında olmayan Müslüman demokratlarız.”

Müslümanlar hızla demokratlaşmaya çalışırken demokrasinin beşiği kabul edilen Batılı ülkelerde ise tam tersi istikamette gelişmelere şahit oluyoruz. Demokrasinin en temel unsurlarından olan ifade özgürlüğü ve farklı kültürlerin bir arada yaşaması ilkelerinin Avrupa ülkelerinde yok olmaya başladığını görüyoruz. Nitekim Almanya Başbakanı Angela Merkel, Ocak 2010’da yaptığı bir konuşmasında çok kültürlülüğün öldüğünü ilan etmişti. Özgürlükler ülkesi olarak bilinen İngiltere’nin Başbakanı David Cameron da çok kültürlülüğün iflas ettiğini ilan etti (Şubat 2011). Daha sonra Fransa’da Nicolas Sarkozy (Şubat 2012) ve François Hollande, bu düşünceye katıldıklarını ifade ettiler. Burada çok kültürlülükten maksadın Müslümanlarla birlikte yaşamak olduğunu herkes biliyor. Zira temelini Judeo-Christian kültürün teşkil ettiği Batı’nın diğer din ve kültürlere ya da dinsizliğe bir itirazının olmadığını biliyoruz.

Bu söylemlerin pratik sonuçlarını 5-6 yıl sonra, bugünlerde görmekteyiz. Fransa’da devam eden olağanüstü hal uygulaması, Belçika’da polisin göstericilere aşırı güç kullanması ve nihayet ABD Başkanlık adayı Donald Trump’ın kampanyalarında sürekli İslam ve Müslümanlar aleyhine kışkırtıcı bir dil kullanması, Batı’nın hızla içe kapandığını ve güvenlik gerekçelerine dayanarak Müslümanların dünyasından uzaklaşmaya çalıştığını göstermektedir.

Güvenlik gerekçelerini DAEŞ ve el-Kaide gibi örgütlerin işlediği terör eylemlerinin ürettiği ve İslamdan korkularının (İslamofobi) temelinde Müslümanların radikal Siyasi İslam söylemlerinin olduğu iddia edilse de, bu örgütlerin aslında bir Batılının görmek istediği Müslüman tipolojisine uygun hareket ettiği ve dolayısıyla fiili destek gördüğü tezi, ayrı bir analiz konusu olacak paradoksal bir durumu ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte açıkça ortada duran gerçeklik, “Doğu”nun hızla Batılı değerlere doğru ilerlediği bir ortamda “Batı”nın da aynı hızla, kendi değerlerinden uzaklaşarak en fazla eleştirdiği istikamete doğru gidiyor olmasıdır. Bu gidişatın sonunda bir “rezonans” mı ortaya çıkar, yoksa Huntington’un dediği gibi medeniyetler çevresinde odaklaşan bir savaş mı, gelecek günler ya da asırlar gösterecek.

Hz. Peygamber’in, sevgide ve nefrette aşırılıktan kaçınılmasını tembihlediği hadisi, medeniyet söylemleri bağlamında böyle tezahür ediyor olmalı.

Her iki tarafın gidişatını özetleyen güzel bir söz var dilimizde; “Bir iş haddini tecavüz ederse zıddına inkılap eder.”