Yaşar Nuri Öztürk Yazısı-II


Medyatik döneminde cezp edici imkânlara kavuşmuştu. Bir ara, 1998-2008 civarında cebinde uçak bileti “açık bilet” idi. Dünyanın belli başlı üniversitelerinde ders veriyordu. Time dergisine göre “İnsanları en çok etkileyen son yüz yüzyılın 100 dâhisi” arasında yer almıştı. Kaç insanın ayaklarını yerden kesmez bu tür imkânlar? Bol keseden atmak kolaydır. Herkes kendisini mükemmel bir istikrar üzerinde görüyor, kimse gözünün üzerindeki çöpü görmüyor. Başkalarının kusurları ile meşgul olmamayı salık veren bir dinin mensuplarının belirleyici özelliği olamaz tecessüs. Herkes kendisine bir sorsun: Bu vergiler size sunulsa mütevazı kalabilir miydiniz? Elbette ideal olan bu değildir fakat unutmayalım ki dâhiler ideal veya geleneksel olanla, “muttefekun eleyh” niteliğindeki kamusal ittifaklarla hiçbir zaman uyuşamamışlardır. Necip fazıl’ı düşünün. Sartre’ı, Borges’i, Dali’yi düşünün… Uçlarda yaşayan bu insanlar aynı zamanda derin bir çelişkiden ibaret idiler. Esasen insanoğlu çelişkiler yumağıdır. Bu keyfiyet atlanmamalıdır

Hoca, dâhilerde bulunan temel özelliklere sahipti kuşkusuz. Olağanüstü bir zekâ, aşırı özgüven, uçlarda dolaşma, kendisini dünyanın merkezinde görme, sıra dışı davranışlar sergileme bu gruptaki insanların temel özelliklerindendir. Bu özellikler Yaşar Hoca’da da vardı. Fazladan olarak cerbezeli ve sinirli idi. Kabullenemediği bir yaklaşımla karşılaştığında o sırada nerede olduğunu ve karşısındakinin sosyal konumunu umursamadan ne söyleyecekse söyler ve sözlerini uçlarda ifade ederdi. Bu durum, yer yer, onun “ilmi ile amil olmayan kibirli bir adam” gibi algılanmasına da yol açtı. Bu algılara kendisinin de katkıları olduğu düşünülebilir fakat bize göre bunların çoğu onun yaratılışı ile ilgili bir durumdu ve bundan kendini alıkoyamazdı. Kendisiyle çok yakın iletişime geçtiğinizde o ekrandaki sinirli adamı; (bir cüretiniz hâlinde sizi anında paylama huyu aynı kalarak) keyifli anında kahkahalar atan, sıcak, yardımlaşma duygusu gelişmiş, merhametli ve nahif bir insan bulabilirdiniz.

Yaşar Hocanın bilinen ve en çok eleştirilen uç sözlerini, hayatındaki iniş ve çıkışları, evliliklerini, özel hayatını sarsan ilişkilerini, son zamanlarda içinde bulunduğu ortama uyum sağlamak gibi aslında kişiliğiyle taban tabana zıt söz ve eylemlerde bulunmasını da bu sıra dışı ve dâhi kişiliğine bağlamak gerekir diye düşünüyorum. Özellikle sosyal medyaya çok farklı yansıtılan namaz konusundaki yorumu, Kemalizm’e evrilmesi, deizm’e ilişkin çıkışları, “müptezel bir medya ortamında sinkaflı kaba sözlere iştirak etmek” gibi hususların bizce psikolojik temelleri vardır. Bunlar, resmi ideolojinin istediği “dindar” insan tipi ve Yeni Selefiliğin kodları çerçevesinde ayrıca tahlile muhtaç hususlardır.* Bu irdeleme ayrı bir inceleme konusudur ve erbabı yapmalıdır.

Görüşümüz şudur: Hoca son zamanlarda yaygın medya ağlarından dışlanmıştı. İzlenirlik oranı düşük olan bir iki televizyondan ve iki gazeteden başka arayan soran yoktu. Yaşadığı ilişkilerin de onu zor zamanlarında terk edilmişlik ve yalnızlık duygusuna itmiş olabileceği göz ardı edilmemelidir. Doğrusunu bilemem; “ulusalcı” söylemlerini ve siyasal ölçekte sert muhalif duruşunu, siyasete girmeyi düşündüğü dönemde, beklediği ilginin ilk umduğu yerden gelmemesine bağlayanlar da vardır. Sahip olduğu vergiler, kişilik özellikleri, çıktığı zirveler ve bu olaylar ve durumlar yan yana getirilirse Hoca’yı daha net anlamak mümkün olur sanıyorum.

 Yaşar Nuri Hoca’nın en çok eleştirilen tarafı, iki önemli kaynaktan birini (Sünnet’i) dışarıda bıraktığı iddiasıdır. “Sünnet’i reddetme” şekline dönüşen bu suçlamaya cevabı eserlerinde vardır. Hocanın bu tutumu, -bizce- Kütübüsitte’ye bile sızdığı artık kabul edilen ‘mevzû’ (uydurma) hadislerin sis perdesi altında geri plâna itildiğini düşündüğü Kur’an’ı öne çıkarma çabasıyla ilgilidir. Bu kaygı Âkif’te şöyle dile getirilir:

 

Lisân-ı pâk-i Nebî’den yalanlar uyduruyor
Sıkılmadan da ‘sevâb işledim’ deyip duruyor!

 

Hocanın Kütübü Sitte’ye inancı zayıftı. Bu zayıflığın kaynağı bu kaynaklara da sızdığı tespit edilen mevzu hadislerdir elbette. Ona göre sünnetin iki boyutu vardı:

a “Sünnet-i ibadet: Peygamber sıfatı ile ibadetleri ki bunlar sadece kendisine racidir, ümmet bunlarla yükümlü değildir. Hoca, bu sünnetleri genelleştirenlere “Sen Peygamber misin?” diye çıkışırdı.

b “Sünnet-i âdet”: Beşer sıfatı ile bir insan olarak sıradan davranışları ki bunlar da ümmeti ilgilendiren şeyler değildir. Renk tercihleri gibi.

Hoca’nın değinmediği ve benim gözlemime göre itiraz da etmediği üçüncü boyut daha var ki o da Hz. Peygamber’in güzel bir eylemde bulunurken veya birinin güzel bir eylemini gördüğünde onu insanlara da öğütlediği, yapılmasını istediği davranışlar ki ‘Sünnet’ derken aslolan herhalde bunlardır: Diş fırçalamak, çatlayıncaya kadar yememek, ayakta bevletmemek gibi (Bkz: Yeniden yapılanmak, 1997 Yeni Boyut yayını) 

Bize göre Yaşar Hoca, yüzyıllar önce İbni Teymiye’nin; 100 yıl önce Mehmet Âkif’in, Cemaleddin Afganî’nin, Muhammed İkbal’in söylediklerini 100 yıl sonra, günümüz insanının zihin formatına uygun bir dille ve farklı bir üslûpla tekrar etmiştir. Âkif, 100 yıl önce yırtınırcasına bağırdı. Kimse işitmedi onu, savaş naraları arasında sözlerini duyan olmadı. Buradan bakıldığında Hoca, çok da farklı bir şey söylemiş değildir. Günümüz insanı Safahat’ı okumadığı, okusa da anlamadığı için Yaşar Hoca’nın çok yeni şeyler söylediğini zannetti. Hoca’nın eserlerinin özeti sayılabilecek “Kur’an’daki İslâm”, Âkif kaynaklıdır: Bu kitabın adı da, içindeki düşünceler de Âkif’in Safahat’taki “Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı” mısralarıyla bire bir örtüşmektedir. Âkif de Müslümanların; içine düştükleri zilleti, Kur’an’ı anlama ve yorumlamadaki din algılarındaki problemli duruşlarını, din adına sarıldıkları saçma sapan hurafeleri eleştirirken yer yer üslûbunu sertleştirmiyor muydu? Yüzyıllar öncesinin fetvalarından hüküm çıkaran ve kendisini şâri' veya vazı' makamında görenler, namazlara zam yapmaya da (ör. Cuma namazı, teravihe eklemeler) cür'et ettiler. E, böyle bir din, bünyesinde, tekbir getirerek cinayet işleyen İşid'i, sürücü kadınları kırbaçlayan Taliban'ı üretir. Şâri' شارع veya vâzı' واضع kelimelerini doğru okuyamayan ve düzgün yazamayanlarla, Ümeyye Oğullarının Emevilere tekabül ettiğini bilmeyenlerle bu konuyu tartışmak da doğru değildir.

 

Hoca’nın öfkesini Âkif’in farklı bir kimlik ve kişilikle “100 yıl sonra nedir bu hâliniz?” diye bağırmasına benzetiyorum.

 

Şu ifadeler Âkif’in:

Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun

Yıktın da din-i mubini yeni bir din uydurdun

 

Yaşar Nuri Hoca, M. Nur Doğan, Abdülaziz Bayındır, Mehmet Okuyan, İlhami Güler gibi hocalar da sık sık bunu dile getirdiler; tek ve temel kaynağın Kur’an olduğundan bahsettiler. ‘Uydurulmuş din’den ve bu dini kuşatmış hurafelerden, putçuluktan, Kitap’ta karşılığı olmayan eşyaya kutsallık şirklerinden yakındılar. Esasen Yaşar Hoca’nın söylediklerini ondan da önce daha ileri boyutlarda (izinden gittiğini söylediği) Hüseyin Atay Hoca da söylemiştir. Ne ki Atay, cerbeze ile ve cedel üslubuyla ifade etmediği için bu söylemleri sadece Yaşar Hoca seslendiriyormuş gibi algılanmıştır.

Bize göre de kan ve irin içinde yüzen İslam toplumlarının içler acısı hâlinin temel sebebi, 'uydurulmuş sahte din'dir. Gerçek şu ki İşid ve Taliban gibi uç figürleri üreten Hz. Peygamberin tebliği ettiği sulh ve selam anlamına gelen İslâm değil bu, uydurulmuş, bir sürü eklemelerle kendisi olmaktan çıkarılmış Ümeyye oğullarının dinidir. Problemin de bu tartışmaların da ana kaynağı da budur. Bu Emeviyat’ın mensupları bildiklerini (sözgelimi mezhebini) sorgulayamaz. Mezhebini ve meşrebini sorgulayamayan da onları dinleştirir: Olan da budur. Alevisi de Sünnisi de bu illetle malüldür. 

Kimi insanlar gördüm: “Allah ile Aldatmak” diye bir kitap adı mı olurmuş? Bu ne saygısızlık diyor. Oysa bu tabir tam da Kur’an’dan alınmadır. “la yağurranneküm bi'llahi'l-garur»  : “Aldatan, sizi Allah ile aldatmasın” (Fatır 5, Lokman 33).

Yaşar Hoca, birçok Müslüman kalem efendisinin ulaşamadığı varsıl konaklara, evlere girmeyi başarmış, İslâm kaynaklarının adına bile alerjisi olan birçok insanı Kur’an’la buluşturmuştur. Bu keyfiyet görmezden gelinemez. Tabiri caiz ise “müellefe-i kulûb”ü (kalpleri ısınma aşamasında olan insanları) muhatap aldığı zamanlarda söz gelimi “nasıl kılmak istiyorsa (Türkçe- Arapça) öyle kılabileceği gibi esnek yorumlarında alay konusu edilmiştir. Bu insanların kalbine Kur’an sevgisi yerleştirmek az bir hizmet değildir. Bunu ben cenazesinde somut olarak gördüm. Bazı yorumlarını “aşırı” .bulabiliriz, konuşmalarındaki üslûbu eleştirebiliriz; fakat Yaşar Hoca’nın ilk iki dönemindeki ilmî kimliğini ve söylediklerindeki özü kaldırıp atamayız. Yaşar Hoca özünde yanlış bir şey söylemedi. Onun uçlarda gezinen üslubuna, özel hayatındaki dalgalanmalara takılma yerine ne söylediğini anlamaya çalışmak daha akıllıca olur kanaatindeyiz.

Allah taksiratını affetsin ve rahmetiyle muamele eylesin.

__________________________________________________________________

* İsmail Kara’ya göre 28 Şubatçıların cemaatlere ve hocalara önerdiği “Kemalist dindarlık veya Cumhuriyet ideolojisi ile tam uyumlu din” anlayışını Yaşar Nuri ileri düzeyde sahiplendi. Esasen bu hocalar, o dönemde ortaya çıkan medyatik dalganın ürünüdür. Bu ilahiyatçılardaki ulusalcı yönelimler ve dışlayıcı yaklaşımlar, Kemalizm ile Yeni Selefiliğin bağdaştığı ortak zeminlerde aranmalıdır: “Yeni Selefîlik ise yeni kelâm ağırlıklı bir din yorumudur, lafızcıdır; esas itibariyle kademe gözetmez, farklı öncelik ve anlayışlara meşruiyet tanımak istemez, tektipçidir.” (bkz. İsmail Kara, Medyatik Hocalar ve Dinin kritik Anlatımı, Star Gazete, 2.7.2016)

* Yukarıda geçen bazı dalgalandırıcı haberlerin aslı şudur: O, deizmi “Allah’ın dışında olağanüstü otoriteler tesis edilmesine karşı duruş” bağlamında değerlendirir. Kur’an’a tümüyle yabancı olan, dinle yıldızları uyuşmayan “kaçkınlar”a ateizmin kucağına düşmemeleri için bir sığınak olarak önerir deizmi. Şu ifade onundur: "Şirk ve Şirke Tepkinin Felsefeleşmesi: "Deizm" Bu konuda yazdığı bir de kitap vardır: Tanrı'dan Başka İnsanüstü Tanımayan İnanç: Deizm. Hoca, Emevi geleneği ile sarmaş dolaş, “uydurulmuş bir din”e karşıydı. Bkz. Emevî Dinciliğine Karşı Mücadelenin Öncüsü Ebu Zer

* Namaz konusundaki spekülâsyonun aslını da kendinden dinleyelim: “Çok değerli bir hocamız var. (Hüseyin Atay’ı kastediyor) Fiilen hocam olmadı ama bende etkisi çok, halada Ankara İlahiyatta 80 küsur yaşında olmasına rağmen, yüksek lisansta dersler veriyor. Ne diyor biliyor musunuz? Namaz bu ümmetin başına bela edilmiştir. Çünkü bu ümmete yapılan, bütün kötülüklerde Namaz ve cami kullanıldı, alet ettiler… Vallahi ve billahi Kuran'ın dininin temel ibadeti namaz değildir, okumaktır. (Mart 2013, Sibel Ateş Yengin söyleşisi)