Derdi Olan Mütemeddin ve Eygi Bir Adamdı


Bir motosiklet geçer ansızın yanınızdan, ortalığı velveleye verir, mahalleyi ayağa kaldırır. Gürültüsünden sanırsınız ki sırtında tonlarca yük var. Oysa sırtında taşıdığı tek kişidir. Aynı yerden bir otobüs geçer; sesini son anda fark edersiniz, bir taksi kadar bile ses çıkarmaz. Oysa tonlarca ağırlık vardır sırtında, onlarca insan ve eşya vardır.

Kimi insanlar vardır, sessiz ve derinden yaşarlar; şamatasız, gürültüsüz ve reklâmsız. Onlar mütevazı; fakat silinmeyen izler bırakarak ilerlerler. Onlar çoğu zaman yanınızdan geçip giderler, göremezsiniz; fark ettiğinizde geç olur, o gideceği yere çoktan gitmiştir. Arkasından “Bu, o muydu?” ya da “O, bu muydu?” dersiniz ve onunla aynı çağda yaşadığınız hâlde onu keşfedemediğinize, son anda fark ettiğinizde de arkasından yetişemediğinize, onunla iki kelâm olsun edemediğinize hayıflanırsınız. Boşunadır bu hayıflanmanız; birilerinin size “geçmiş olsun” demesinin zamanıdır.

Onlar alanlarında (eskilerin tabiriyle,) toplumun güvenli eli (eydi-i mutemedi) olan insanlarıdır; onlar insanların seçkinleri (ecille-i nâs), alanlarında sözü vesika (mevsûkü’l kelîm, güvenilir), kitapların hâllerine vakıf (ilm-i ahval-i kütüp) kimselerdir. Onların ruhlarını dingin kılan, onları mütevazı, sessiz ve sakin kılan da bu hâlleridir. Bu nedenle onlar göz önünde değildirler, bundan hoşlanmazlar zaten.

Bunca söz Mehmet Şevket Eygi içindi. Kendisiyle tanışıklığımız 1978’lere dayanıyor. İlk tanışmamız, bizim kendisini İran Konsolosluğu’nun altındaki Bedir Yayınevi’nde ziyaretimizle olmuştu. O yıllarda, her sabah namazını İstanbul’un farklı bir camisinde kılma düşüncesi vardı. Bunu eyleme dönüştürdüğü günlerdi. Böylece birkaç yıl sonra dolaşmadığı mescit, cami kalmayacaktı.  Her sabah farklı bir camide ve İstanbul’da… Bu, kolay bir iş değildir ve sadece aşkla açıklanabilir. O tarihlerde, üniversite öğrencisiyim ve Yahya Kemal’in “Kocamustâpaşa” diye telaffuz ettiği bu güzel semtte bir Osmanlı mescidinde müezzinim. Bir baktım, safta Mehmet Şevket Eygi. Namazdan sonra, bunun aynı zamanda bir iadeiziyaret olduğunu özellikle ekledi. (Mescit imamı Yaşar Nuri Öztürk idi ve onunla da kısa da olsa selamlaştı.) Ertesi günkü Büyük Gazete’de ismimizi zikrederek bu ziyareti yazdı. Orada bir cümlesi hatırımda: “Gençler yoktu camide, hangi sıçan deliğine kaçmışlardı bilmiyorum,” gibi bir cümleydi.

Girişte iki sözcük kullandım: Mütemeddin ve eygi. Anlamını bilmeyenler için yazalım; ilki şehirli, medenî anlamına; diğeri edgü-ezgu-eyi-iyi anlam sıralamasını izleyen bir kelimemiz. Mehmet Şevket Eygi, şehirli bir insan, bir İstanbul efendisi idi. Eygi, estetik hazları son derece gelişmiş, sanatkâr ruhlu, Batı kültürünü de (Galatasaray Lisesi mezunu, özellikle Fransız kültürünü iyi bilirdi) bu toprakların birikimini ve kültürünü de iyi bilen, seçkin bir entelektüeldi. Eygi,  bize aykırı gelen düşünceleri ile de farklı ve daima taze (yeni değil taze) kalmayı bildi. Onu taze kılan, elli yıldır söyleyegeldiklerinde-önerilerinde (yol alınsa da) toplumun yeterli olmayan kaplumbağa yürüyüşüdür. İstanbul kendini ortaya çıkarmadıkça, kısaca İstanbul, tarihî dokusu içinde görünmedikçe, bu şehirde insanlar şehirli olmadıkça, binalar binaya; Müslümanlar, Müslüman’a benzemedikçe onun “içimizden biri ve en medenisi” olarak söyledikleri ve eleştirileri, kendisinden sonra da hep taze kalacaktır.

Yeni İstanbul ve Büyük Gazete gibi döneminde etkili iki gazete çıkaran birikimli bir gazeteci, sanat ve kitap dostu, son derece nazik bir gönül adamı; iyi yetişmiş, samimi bir Müslüman idi Eygi. Eski kitaplardan ve hat yazılarından oluşan bir koleksiyona sahipti. Yazarlar Birliği’nin İstanbul şubesi başkanı gayretli genç adam Mahmut Bıyıklı ve günümüzün ihtifalcı Mehmet Ziya beyi M. Nuri Yardım dışında bir kadirbilirlik gösterildiğini duymadım. Gerçi, bu gibi durumlara “atlayan” biri de değildi Eygi.

Vefatını “Gerici M.Ş. Eygi öldü” gibi kaba ve saygısız bir başlıkla duyuranlar; onun, 1969’da yaşanan “Kanlı Pazar”ın mimarı olduğunu, 6. Filo’yu aslanlar gibi karşıladığını” bir daha seslendirdiler. Oysa kendisi hayatta iken 21.11.2004’te yazdığı bir yazıda; “6. Filo’nun gelişi sebebiyle düzenlenen olaylarda bir dahlinin olmadığını, o tarihte bir yazısından dolayı arandığını ve yurt dışında olduğunu” açıkça beyan etmişti. Kişinin beyanı esastır. Vakıa Eygi’nin -kendi ifadesiyle- “ciddi bir komünizm tehlikesinin bulunduğu” dönemlerde kimliğinde “sağcı” etiketinin baskın olduğu söylenebilir; fakat insanların düşünceleri değişmez mi?  Kim, 40 yıl öncesindeki yerindedir? Eygi 1974’ten sonra gürültülü-şamatalı dönemin rüzgârlarından kendini korumaya almış gibidir. Bu tarihten sonra geleneksel İslam zemininde duran fakat “nev’işahsınamünhasır” farklı ve aykırı bir entelektüeldir. Muhatabı da artık Marksistler değil -kendi ifadesiyle- ‘Süslümanlar’dır.

Eygi; derdi olan, özeleştiriyi kurumsallaştıran, mert duruşlu bir adamdı. Derdini ısrarla ve bıkıp usanmadan seslendirdi.  O bir İstanbul beyefendisi idi. Bu şehrin yaşatılmasına en çok kafa yoran birkaç kişiden biridir Eygi. Öyle ki ‘İstanbul kıyıcıları’ arasında Menderes’i de zikretmekten çekinmemiştir.

Son 40 yılda; canhıraş bir feryatla büyük bir dağın arkasından, sesini beri yamaçtaki işitme engellilere ulaştırmak için bıkıp usanmadan ısrarla tekrarlayıp ünleyen bir münadî gibi seslenip durdu; ama tevazuu elden bırakmadan ve sesini hiç yükseltmeden yaptı bunu. Son 20 yıldır ise günlük yazılarında hemen her gün feryat ederek (mealen) şöyle sesleniyordu:

“Müslümanlar! Okuyun, kısa yoldan zengin olmanın yollarına bakmayın. Çocuklarınızla ilgilenin; onları da kendiniz gibi kafaları ve kalpleri boş insanlar olarak yetiştirmeyin. Bazı Müslümanların çocukları top peşinde, kendileri mal toplamakla meşguller. Böyleleri şehirli de değil köylü de. Bu insanlar, güzel sanatlarla iç içe değil. Sinemayı (günah diye) yıllarca ihmal ettiler. Estetik zevkleri yok. Kendilerine ait bir moda ve tasarımları yok. Giyinmesini de yemesini de bilmiyorlar. İstanbul Türkçesiyle konuşamıyorlar, aksanları bozuk; ama bu söylediklerim kulaklarına girmiyor birilerinin. Kazandıkları mallar başlarına belâ oluyor yine ders almıyorlar. Öğrenci okutmuyorlar; yoksulları gözetmiyorlar. İktidar sahibi olsanız da ömründe bir roman, bir tek mesnevi okumamış insanları, ezberinde on beyit bile bulunmayan kişileri, İstanbul kültürünü bilmeyen, bir musiki eserinden haz almayan mütekebbirleri Ankara’da makam ve mansıp sahibi yaparak onları şımartıyorsunuz, kendinizi etraflarına duvar olarak örüyor ve onlara ulaşmamızı imkânsız kılıyorsunuz. Onların eliyle kültürümüzü de tarihimizi de tanımayan, işi ehline vermeyen, gösteri meraklısı, kaba saba adamlara tepemizde boza pişirtmeyin.”

“Ey Müslümanlar, şehirli olun, medenî olun. Sokaklarınız sokağa, şehirleriniz şehire, evleriniz eve benzesin. Evinizde güzel bir resim tablosu, iyi bir hat yazısı var mı? Sanmam.

“En az bir dili iyi derecede öğrenin, bir musiki atletini çalmayı (günah sayarak) zamanında öğrenmediniz, hâlâ da öğretmiyorsunuz çocuklarınıza. Okumuşlarınız cahil. Hugo’yu da bilmiyorlar Yunus’u da…”

‘Cemaatsiz cami’ye kafa yormuyorsunuz; ama minareye gelince çok hassassınız. Estetikten yoksun, kaba saba camiler yapıyorsunuz. Caminin önce minaresini yapıyorsunuz, minare gibi görünmek istiyorsunuz her yerden. Yaptığınız minare camiyle mütenasip değil. Esasen yaptıklarınız eser değil; kaba bir “yapıt”. Mücahitlikten müteahhitliğe terfi edenler namazı da bıraktılar, varsa yoksa terkiyi doldurmaya bakıyorlar…”

“İstanbul keşfedilmeyi; müzeler ve kabirler ziyaretçilerini, kütüphaneler ve mezar taşları okuyucularını, camiler cemaatini bekliyor. Arşivleri okuyacak kimse kalmadı. İstanbul Üniversitesini yıllarca cahil profesörler yönetti,  şimdi elinizde iktidar var; kapıdan giren hocalar Üniversitenin kapısında ne yazdığını yine okuyamıyorlar. Cehaletin pirim yaptığı bir dönemdeyiz. Bu adamlar, bilmediklerini sorup öğrenmeyi bile zül sayacak kadar işi zıvanadan çıkaran cahillerle iyi anlaşıyorlar…”

Osmanlıcayı öğrenmeden kendimizle karşılaşmamız mümkün olmayacaktır…” vd.

Mehmet Şevket Eygi’nin inanmış bireye yönelik samimi eleştirileri özetle bunlardı. Eygi, dar bir alanda, sesini büyük bir gürültü ve kargaşanın ortasına ulaştırmak için bunca yıl çırpındı, anlattı. Ortalığı velveleye veren beton delicinin (darbeli matkap) sesini aşıp da insanlara ulaştıramadı sesini. Bu sese kulak verilmeli değil mi(ydi)? Bu ses daha büyük kitlelere ulaşabilmeli değil mi(ydi)? Bu son sorunun cevabını da muhatabı düşünsün.

___________________________________

(*) Bu yazı, Mehmet Şevket Eygi hayatta iken yazılmıştı. Ne ki üşendim hep ve bir türlü yayımlamak nasip olmadı. Yazımız, Eygi’nin vefatından sonra yeniden düzenlendi.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA