Yurtdışındaki İnsanlarımızın Vatan Algısı


 

 

 

şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara

diyecekler bu adam isyan basıyor damarlara

     A.Cahit Zarifoğlu

 

 

Siz bu vatanın nesi oluyorsunuz?

Böyle ironik bir soru sormak zorunda kaldınız mı bilmiyorum; ama ben kaldım.

Yurt dışındaki vatandaşlarımız nasıl bir vatan algısına sahipler? Bunu düşündünüz mü, bilmiyorum. Benim kafamı kurcalamıştır bu konu.

Emeğimle sahip olduğum ve devletin bir kurumundan aldığım diploma, müktesebimin elimden alınmasına gerekçe yapıldığı zaman bana vatanım da; başkaları için bir vatan olan bu topraklar (Almanya) da dar edilmişti. Kendimi dünyadan sürgün edilmiş hissetmiştim. Bunu hak edecek ne yapmıştım? Her şeyi bir bir gözden geçirdim: Hakkımda ‘sakıncalı’ raporu düzenleyenler ve aldığım din eğitimini geri çekilmeme ‘Türk Milleti Adına’ gerekçe yapanlar, vatanın nesiydiler? Vatana ne olmuştu da bir başka vatanda, özlemiyle yanıp tutuşan vatandaşlarına kendisi dar edilmişti? Avrupa’da Türk vatandaşlığından çıkarılmış; vatansız yaşayan yüzlerce başka insanlarımız vardı. Onları düşündüm.

Sahi vatan neydi? Vatan neresiydi? Vatan bizim neyimiz oluyordu? Ya  biz vatanın nesi idik?

2007’de Hrant Dink’i ırkçı saiklerle öldürenler kendilerini vatanın nesi sanıyorlardı acaba? Ya katil ile (kahramanlık edasında) bayraklı resim çekinenler kendilerini vatanın nesi görüyorlardı? Ya Dink ailesi? Evlerinin direğini deviren adamla bayrak desteğinde kahramanlık pozu verenleri gördüklerinde neler hissetmişlerdir acaba? Dahası, kendilerini bu vatanın nesi hissetmişlerdir? Ya Cem Karaca? Yurt dışına sürülünce neler hissetmiştir yol boyunca? Ya 1980’li yıllarda vatandaşlıktan çıkarılanlar? Onlar gurbet ellerde  neler düşünmüşler, neler hissetmişlerdir acaba?

Vatan kavramını bugünkü çerçevede bayraklaştıran Namık Kemal’dir. O da Fransız İhtilâli’nin etkisinde idi. N.Kemal’ göre “İnsan vatanının sever çünkü hayat, vatan havasını teneffüsle başlar. Göz, dünyaya ilk baktığı zaman vatan toprağını görür; hürriyeti, rahatı, hakkı, menfaati vatan sayesinde ayakta kalabilir.”

İnsan vatanını bu gerekçelerle sevecekse, gözlerini bir başka özgür ülkede dünyaya açan ve rahatı, çıkarları, hukuku, özgürlüğü ve geleceği, ülkesine göre daha bir güvence altında olan buradaki vatandaşlarımızın, vatanlarını bu duygularla sevmelerinin gerekçeleri bir bir ortadan kalkmış bulunuyor. Bu, bize, zamanın hızla neleri nasıl değiştirdiğini ve insanların kafalarında ürettikleri kutsalların nasıl birer birer zamanın zevaline uğradığını da gösteriyor. Yahya Kemal’in Balkan felâketi sırasında yaşadığı duyguları çok iyi yansıtan “Cihan, vatandan ibarettir itikadımca” mısraında anlatmak istediği vatan, “Vatan, cihandan ibarettir.”e dönüşüyordu sanki. Bu, bende ‘dünya vatandaşlığı’ fikrinin uç vermesiydi bir bakıma.

Her ne kadar “vatanım rûy-ı zemin, milletim nev-i beşer” sözleriyle ‘dünya vatandaşlığı’ düşüncesinin sahibi Tevfik Fikret biliniyorsa da bu çerçevede -bir kafa karışıklığı yaşasa da- ilk sesli düşünen, Fikret’ten de önce Namık Kemal’dir. Bu düşünce, bir ‘beyin fırtınası’ sırasında, ilkin N.Kemal’in kafasını karıştırmıştır. Sonra Şinasi de kullanmış fakat Fikret sahiplenmiştir. N.Kemal, ünlü “Vatan’ makalesinde: “Acaba, bütün insanlık bir aile ve bütün dünya bir vatan olsa, insanlık için şu anki durumdan daha faydalı değil midir?” diye sorduktan sonra bu düşünceyi, ‘bu kadar uzak bir geleceğe göz dikmeyi’,  “ahirette mutlu olmak için dünyada intihar etmeye” benzetir ve reddeder. Bu, belki de Vaveyla’da “Git vatan, Kâbe’de siyaha bürün!” diyen N. Kemal’in; vatanı, bütün bir Osmanlı coğrafyası olarak gören bakışının, kendisine yaptırdığı bir fikir alıştırmasıydı.

Buradan baktığımda, onca yaşadıklarımdan sonra, dünya bana da vatan görünüyor; kendimi de onun vatandaşı görüyorum. Bu bakış, insana daha geniş bir pencere sunuyor. Bu bakış denendiğinde bir anda millî sınırları aşıyor; ırk, renk, din ve dil farkının bir çatışma gerekçesi olamayacağını da görüyorsunuz. Bu bağlamda bütün insanları kardeş ilân eden Hz. Peygamberin Veda Hutbesi hâlâ erişilememiş bir evrensel bildiri niteliğindedir.

Avrupa’da yaşayan insanlarımız, sadece ‘vatan’ kavramının kendisi üzerinde değil; bu kavram etrafında yeni bir değerler sistemi de yaratıyorlar. Bunu biraz açmak istiyorum:

Halk anlayışına göre, insanın doğduğu yer değil; ‘doyduğu yer’di vatan. Bu yaklaşımın, ilkin, mevcut vatan sınırları içinde ‘gurbet’ ile özdeş olarak kullanılsa da zaman içinde, sınırların aşılması ile meşhut vatanın dışına taşırıldığı bir gerçektir. Buna göre vatan; insanın, çocuklarının bir geleceğe sahip bulunduğu, sağlığı güvencede olan bir dünyaya doğduğu; onları iyi okullarda okutabildiği, hastalandıklarında hastahanelerde rehin bırakmadığı, baba olarak yarınından kaygı duymadığı bir yerdi. Bunları ülkesinde bulamayanlara göre vatan; çoluk çocuğun üstüne yıkılacak gibi duran, geçmiş yüzyılın toprak evlerini; yahut pencereden baktığında, sokağa park etmiş bir aracın lâstiklerinden ve kaldırım taşlarından başka bir yer göremediği mahzenleri sunan yer değil; insanca yaşayabileceği, bireye başını sokacak bir barınak sunan yerdi. Buna göre, bu insanlar, ülkelerinde yıllarca çalışsalar bile böyle bir sosyal imkâna ve böyle bir barınağa sahip olamayacaklarını biliyorlardı ve bu nedenle buralara gelmişlerdi.

Öyleyse vatan burasıydı.

Kimine göre, insanın kendisini özgür hissettiği, aidiyetinden, mezhebinden, meşrebinden, inancından, aldığı yasal eğitimden, başkalarına zararı olmayan kişisel tercihlerinden, mesleğinden, giyim kuşamından, düşüncelerinden, bitirdiği okuldan dolayı itilip kakılmadığı; fişlenmediği, horlanmadığı, köşe bucak kovalanmadığı, işkence görmediği bir yerdi vatan. Bu bakışa göre vatan, kimliğinin, yaşama biçiminin ve değer yargılarının güvencede olduğu, adaletin adalet olduğu, kısa denilebilecek bir ömrün yarısını da mahkeme kapılarında geçirmediği, başına bir iş gelirse adaletin hakkını haksızdan alıp kendisine vereceği bir yerdi. Burada bütün bunlar güvence altındaydı; o hâlde bu nedenlerle de vatan burası olmalıydı.

Bu insanlar “Bizim Türkiye’ye dönmemiz geçti artık; dönemeyiz buradan, cenazemiz gider belki.” derken bunu anlatmak istiyorlardı aslında.

Kimine göre de vatan, ezanın okunduğu ve mutlak adaletin sağlandığı yerdi. Buna göre burada eksik olan sadece bu simgesel değerdi ve bunun gerçekleşmemesi için de ciddî sebep yoktu. Bu nedenle ezanların okunması için hummalı bir çalışma başlatılmıştı ve söylendiğine göre bu konuda, kısa vadede görünse bile, uzun vadede bir sorun görünmüyordu. O hâlde bu açıdan bakıldığında da burası, vatan olmaya en elverişli bir yerdi.

Üsküdarlı Şair Senih’in (Öl.1866) insana, insanın içinden bakarak onu yücelten, insanı tek başına bir ‘cihan’ kabul eden şu mısralarına bakılırsa vatan bizim bildiğimizin ve bütün bunların dışında başka bir şeydi:

bana ey Senih bulunmaz cihan içinde vatan*    

ben ol garîb-i cihanım cihan gözümde değil     

 

Bu mısralardan bakınca vatan, insanın bizzat kendisiydi. Bizim bildiğimiz ‘vatan’ ise insanların izafî değerlerinden biriydi. Buradaki vatanın  ‘mecazî vatan’ olduğu, hakikî vatan olmadığı da düşünülebilir tabiî; ancak bu bakışta mecazî vatanın hakikî vatanın önüne geçtiği ve onu kuşattığı, bakış sahibini evrensel bir bakışa ulaştırdığını da erbabı bilir. Mevlâna’nın bakışının da böyle olduğunu söylemeye gerek var mı?

Bunları düşünürken içimden Fikret’leyin, “vatanım ruy-i zemin; milletim nev-i beşer” demek geldi doğrusu. Şeyh Bedrettin’i, Fizan (Trablusgarp) Rodos ve Yemen gibi menfa bölgelerinin sürgünlerini; Refik Halit Karay, Halide Edip gibi Cumhuriyet’in ilk dönem aydınlarını, Nazım Hikmet’i, ülke içinde sürgün ve hapis hayatı yaşayan Necip Fazıl’ı, Bedîuzzaman’ı; sonra Cem Karaca, Kürt sanatçılar Şivan Perver, Ahmet Kaya ve fikir adamı Kemal Burkay’ın şahsında ismi bilinmeyen 12 Eylül sürgünlerini düşündüm ve onları çok iyi anladım. İnsanları, kendileri gibi düşünmedikleri ve ‘hizaya girmedikleri’ için kolayca dışlayıp ‘vatan haini’ ilân edenlerin, kılık kıyafetleri nedeniyle insanlara başka ülke gösterenlerin çirkinlik ettiklerini düşünüyordum; ama gücü kutsayanların bu söz ve eylemlerin, boyunlarında ebediyen asılı kalacak bir suç olduğunu burada net olarak gördüm. Kahrettim; içime büzüldüm ve o dönemin sabıka kaydını tuttum:

İçimde ‘vatan-millet-bayrak’ türünden kavramlar yerinden oynadı; ya yer değiştirdi ya da bu kavramların bendeki bağlamı değişti. Bu bağlamda bir ara kendimi ‘vatansız’ bile hissettim.

______________________________________________________________

(*)    Ey Senih, bana dünyada vatan yoktur / Ben gözünde cihan olmayan bir dünya garibiyim