Din, Tarih ve Medeniyet Algısı-I


 

Nicedir bu topraklarda ‘düzenbaz ve sahtekâr’ bir insan tipi yetişiyor. Müslümanların şehirleri, sokakları, işleri ve evleri de kendilerine benziyor; karmaşa-keşmekeş; çirkin, düzensiz; hileli, güvensiz, sakat; uyduruk ve içinde oturulan beton mezarlıklar... Sadece Türkiye'de değil diğer Müslüman ülkelerde de böyle.

Neden İslâm toplumları böyle? Neden bu insanları uygarlığın nimetleri uygarlaştırmıyor? Yoksa bu kültürel yapımızla, İslâm köklerimizle mi ilgili? Hem bir neticeye bağlanmadı mıydı bu konu? Goldziher’in ortaya attığı iddiayı 150 yıl önce Namık Kemal’ler, Sait Halim ve Ziya Paşa’lar, A.Cevdet Paşa’lar konuşup tartıştı. Babanzade A.Naim’ler, T.Fikret’ler, Mehmet Akif’ler yaklaşık 100 yıl önce yeniden konuştular. Beşir Fuad, Ali Suavi ve Abdullah Cevdet’ten bu yana hâlâ aynı şeyleri mi konuşacağız? Müslümanların Kitabı “adaletli olmayı ve emaneti ehline vermeyi; yalandan ve hak edilmemiş olandan uzak durmayı; sözü dosdoğru söylemeyi ve sözde durmayı; ölçüyü ve tartıyı doğru tutmayı ve insanların eşyalarına zarar vermemeyi; ‘muhsin’ olmayı, yapılan işi güzel yapmayı, dosdoğru olmayı” emrettiği hâlde (1) neden Müslüman’ın işi güzel değil?

Hayvanlara merhametli olmayı ve onları sevmeyi emreden bir Peygamber’in ümmeti nasıl oluyor da hayvanlara zulmedebiliyor; çocukların gözü önünde kurban kesebiliyor? Müslüman’ın esnafı neden güvenilmez; malı neden hileli ve kalitesizdir? Avrupa ülkelerinin sokaklarında, caddelerinde neden su birikintisi yok? Onlar yayayı görür görmez en az 10m ötede dururken, biz neden Müslüman sürücüden canımızı zor kurtarıyoruz? Müslümanların evleri neden çirkin? Neden onların evleri eve, sokakları sokağa benziyor da neden bizimkiler düzensiz? Sizi sıkıntıya düşürmeden hilesiz iş gören bir ustayla karşılaştınız mı hiç? 7.4 şiddetindeki bir depremde, meselâ Brezilya’da can kaybı olmazken, aynı şiddette bir deprem neden islâm ülkelerinde 20.000 cana mal oluyor? Kısacası, Müslüman’ın işi neden Müslümanca değil? Ya zulüm karşısındaki tavır? Başkası’nın maruz kaldığı zulüm, Müslümanları ne kadar ilgilendiriyor? Sorgulamalar uzar gider.

2015 Eylül’ünde Kâbe’de Alman malı (Lieber) bir vinç, hacıların üzerine düştü ve 107 kişi öldü, 238 kişi yaralandı. Bu olayla ilgili tarafların yorumu çok ilginçtir ve bu yorumlarda Müslümanların meflûç ve müflis din algılarını; 200 yıldır neden zelil ve horlanmış hayatı yaşadıklarını görmek mümkün. Bu yorumlarda Müslüman ülkelerdeki insan tipinin fotoğrafı, yukarıdaki soruların cevabı; kısaca inhitatımızın trajik olduğu kadar patolojik açıklaması da vardır. Olayla ilgili beş yorum şöyle:

1. Bin Ladin Grubu’ndan inşaatın sahibi Müslüman Arap müteahhit: “Allah’ın takdiri.”

2. Olayda babası vefat eden 7 Türk hacıdan birinin yakını, oğul Türk: “Allah babamı kutsal topraklarda aldı”

3. O günün Türkiye Diyanet İşleri Başkan Yardımcısının yorumu: “Ölenler Mekke’de toprağa verilecek; Harem’de vefat edenlerin ailelerinden hiçbiri, mevtaların başka yere defnedilmesini istemez zaten.”

4. Kâbenin güvenlik amiri: “Lâilahe illallah”

5.Olayın “faili” vincin üretici firmasından Alman mühendis: “Vincin denge ağırlıklarının tamamı takılmamış (ki bu ağırlıkların her biri 500 ton). Şiddetli rüzgârda vincin devrilmemesi için “Bom” dediğimiz iç içe geçmiş uzayan kollar yere indirilir. Bu destek kollar, yerdeki insanlara daha fazla alan açmak için indirilmemiş (2)”

Yorumların tek tek değerlendirilmesi de size kalmış.

Bizim kültürümüzde sadece kendine ‘yontmak’ (hodgâmlık) değil; ‘ben’ değil, ‘biz’ duygusu yok muydu? Bizde istikamet, sadakat, hayâ, edep, muhabbet, tevekkül, fedakârlık (fütüvvet); hayır işlere koşmak (hayırhahlık); nimette kardeşini kendisine tercih etmek (i'sar); başkalarına vermekten haz almak (kerem); mertlik, cömertlik (ihsan); sahip olduğu üstün vasıfları insanların gözüne sokmamak (mürüvvet); kardeşlik (uhuvvet); kardeşini kendi yerine koymak, kendisi için istemediğini başkalarına yapmamak; kendini sorgulama (muhasebe); nefsiyle mücadele etme (cihad); nefsi terbiye eğitimi (tasavvuf); birine yardımcı olurken çıkar beklentisi içinde olmama (hasbîlik), dostluk (meveddet); yumuşak huyluluk (hilim); baş olmanın, riyasetin tehlikelerini bilmek; az yeme, az içme, nefsini terbiye (riyazet) ve bütün bu değerlerin kendisinde toplandığı “amel-i salih sahibi” olmak vardı hani bizde? Sırf bu değerleri yaşatan Melâmîlik, Bektaşîlik, Mevlevîlik gibi gönül merkezleri; Ahilik ve Lonca gibi stk’lerimiz vardı. Nereye gitti bu değerler? Nasıl oldu da bu insanlar aşkı, şefkati, merhameti, ünsiyeti, dostluğu, ihsanı, muhabbeti, tevazuu kaybetti? Nasıl oldu da bir annenin gözünün önünde milim milim büyüyen bir insana kolayca kıyabilen, çabuk öfkelenip hemen oracıkta cinayet işleyebilen insanlar türedi? Burada resmini çizdiğimiz insan tipinin Azerbaycan’da da sıkıntı olduğunu biliyoruz. Orada yaşananlarla -geçmişle aradaki köprülerin yıkılması noktasında- bizdekinin benzerliği, problemin kültür kopuşundan kaynaklandığını işaret ediyor.

Çocuk saflığında bir soru daha: Kaybolan değerlerin nereye gittiği, şimdi nerede olduğu, geri nasıl kazanılacağı üniversitelerimizce araştırılmış mıdır? Yoksa ihtiyacımız yok mu artık bu değerlere? Değindiğimiz ‘kayıp değerler’in ‘Batılılaşma’ denilen kopuş sırasında, (yeni devlet olma, çağdaşlaşma, demokrasiye geçiş sancıları, vesayet rejimleri, lâiklik, irtica, başörtüsü, sağ-sol gibi bitmeyen tartışmalar ve kalkınma mücadelesi arasında) buharlaştığını düşünüyorum.  Avrupa’daki sesimiz, büyük muztarip, bilge kral unvanlı Aliya İzzet Begoviç(r.a)’in sorularını hepimiz sormalıyız? “Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız? Dünya üzerindeki Müslümanların vaziyetini düşündüğümde ilk sorum hep şu olur: Acaba hak ettiğimiz kaderi mi yaşıyoruz, acaba vaziyetimiz ve mağlubiyetlerimiz konusunda daima başkaları mı suçlu?”

Cemil Meriç, kendisini ziyaret ettiğimizde, biz birkaç üniversiteliye “Aydın, kendi kafasıyla düşünen adamdır, evlâdım.” demişti. ‘Kendi kafamla düşünerek’ bazı sonuçlara ulaştım; problemin bir kimlik sorunu veya kültür erozyonuyla ilgili olduğu konuşulmuştur gerçi, ama bu konular kendi tabiî zemininde tartışılamamıştır. Bunu biraz açmak istiyorum:

Her şey, Devlet-i Aliyye’nin son iki yüzyılında medreselerde fen ve matematik bilimlerinin önce ikinci plâna itilmesi, sonra kaldırılmasıyla başladı (3). Devlet ve toplum olarak geri gidişe çözüm aramak üzere Avrupa kapılarına giden devlet erkânı, “Batıdan teknoloji getirecekti”. Dönüşte Batı kültürünü öğreten okullar açtı, zamanla hızla yaygınlaştırdı bunu. Tanzimat döneminden beri büyük bir gayretle dairesi içine girmeye çalıştığımız Batı, ayağına kadar getirilen bu okullarda kendisine doğru gelen mağluplarının önce beynini felç etti; sonra kültür kodlarını mefluç hâle getirdi; ardından da bu insanların ülkelerini bir bir işgal etti (1914-1922). Bu ülkelerin bazıları şu anda bile maddi işgal altındadır. Bu işgaller, Cemil Meriç’in ifadesiyle ‘efendisin ilâçlarını çalıp içen ahmak uşak’lar, yani aydınlar eliyle gerçekleştirildi. Şimdi bu topraklardaki insanların derin bir kimlik bunalımı vardır.

Ülkemizin gündemini işgal eden ve ortamından mahrum olduğu için de bir türlü sağlıklı biçimde tartışılamayan bir konudur bu kimlik konusu. Bilinen bir keyfiyettir: Her bitkinin yetişebileceği bir ortam vardır. Toprağını ve iklimini bulmadıkça ne yapsanız boştur; o bitki yetişmez. Kimlik konusu da böyle. Bu konu, etrafı yasaklarla, tabularla çevrili toplumda tartışılamaz; tartışıldığı zannedilir, ama sadece konuşulur. Esasen konuşulmasından bile pek hazzedilmeyen, bu nedenle sürekli ertelenen veya tartışma alanının üstü sürekli örtülen bir sorundur kimlik sorunu. Sorunlu bir dişin, yaklaşık on temel hastalığa sebep olması gibi bir şey bu. Bu temel sorunun zamanla derinleşmiş başka sosyal ayrışmalara; hatta ülkenin bir tarafında savaşa dönüştüğü bir gerçektir.

Ülkemiz son yıllarda büyük mesafe aldı; sosyal yapı kabuk değiştirdi. Cumhuriyet yeniden yapılandırıldı. Problem üreten kavramlar yeniden yorumlandı. Sosyal dönüşüm cumhura rağmen değil halkın seçim süreçlerinde onayı alınarak yapıldı. Birçok tabu ya yıkıldı ya etkisiz hâle getirildi. (2015 itibariyle temizlenecek mayınlı alanlarımız, yıkılması gereken tabularımız hâlâ var; fakat en önemli alanlarda; eğitimde, kültür ve sanatta, insan inşasında umulan mesafe maalesef alınamadı. Tersi oldu; parayı ve gücü önceleyen pragmatist ve bencil bir nesil türedi.) Devrim niteliğinde değişikler oldu. Her şeyden önce bir medeniyet algısı oluşmaya başladı. Genç kuşaklar, üç kıtada inşa edilen bir medeniyete sahip bulunduğumuzu, Osmanlının mirasçısı olduğumuzu duymaya başladı. Mimar Sinan’ın; Drina’da, Vidin’de, Moldovya’da Prut Nehri’nde kale ve köprülerle; Bosna’da Mostar’la, Bağdat’ta külliyelerle, Halep’te Hüsreviye Medresesi ile İskenderiye’de, Erbil’de anıt eserlerle yaşadığından; İskeçe’de, Kırcaali’de, İşkodra’da, Yanya’da, Manastır’da gönül adamlarının yüzlerce türbesi bulunduğundan; Süleymaniye’ye bir kütüphane hazinesi bırakan Budapeşte tepelerindeki Şehit Ali Paşa’nın varlığından çoğumuz haberdar bile değildik. Bu, tarih algımızda şimdiye kadar derin bir problemin varlığını da işaret ediyor.

Bir gerçeğin altını çizelim artık: Kimlik tartışmalarının merkezinde din, tarih ve medeniyet algısı problemimiz var. Bu üç problemin ivedilikle aşılması gerekiyor. Geriye uzanmaya ne hacet; yakın tarihimiz tümüyle sis altındadır. Bir misal… Önce bir bilgi: 1915’te Çanakkale’den saldıran 7 düvelin ilk önceliği İstanbul’u Türklerden “kurtarmak”tı; sonra Anadolu’yu işgal... Fakat benzeri görülmemiş bir dirençle ayağa kalktık ve büyük bir zafer kazandık. Temel noktada (Osmanlı ordularını yöneten komutanının kim olduğunu ortaöğretim öğrencileri bir türlü öğrenemeseler de) buraya kadar herkes hemfikir.

İlkin, savaş kazanan ordunun Osmanlı ordusu olduğu hakkını teslim edelim; sonra da can sıkıcı sorular soralım:

1- 1918’de Çanakkale’yi geçemeyen ve yenilen 7 düvelden biri nasıl oldu da iki yıl sonra 16 Mart 1920’de İstanbul’u (Fransa ve İtalya desteğiyle) fiilen tek başına işgal etti? Üstelik Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolun’da 5-6 erin şehit edilmesi dışında ciddi bir can kaybı da yaşanmadan oldu bu. (Psikolojik işgalin Çanakkale’den 7 ay sonra başladığı söylenir.)

2- Fiili işgal süresince İngilizler -zamanlarını Boğaz turları düzenleyerek geçirmeyeceklerine göre- İstanbul’da neler yaptılar?

3- Batı’nın rüyalarını süsleyen bu işgal ciddi bir direniş de görmediğine göre işgalciler,  ele geçmiş bu fırsatı teperek niçin geri çekildiler? Genel bir kuraldır; işgalci pazarlık yapmadan ve almadan çekilmez. Öyleyse işgalciler, hangi şartlarda çekildiler; kimlerle, nasıl bir pazarlık yaptılar ve giderken nelerimizi götürdüler? Temel kültür kaynaklarımızın asıl nüshalarının Avruupa’daki müzelerde ve kütüphanelerde olmasının bu işgalle ilgisi nedir? (4)

            Bu soruların cevabını 100 yıl sonra da bilmiyoruz. Bu sorulara sağlıklı cevaplar bulmadan bir tarih algısı oluşması da imkânsız görünüyor.                                                                                                                                       

________________________________________________________________________________________________________

(1) Bkz. sırasıyla ilgili hükümler: 4/58, 5/62, 11/35, 7/85 ve 11/112,

(2) Hürriyet Gazetesi 13 Eylül 2015,Dünya Haberleri, Fatma Aksu-Mekke

(3)   Sultan Abdulhamid döneminde fen bilimleri, bu alanda, ihtisas dalları ile anılan okullarla (Darülfünûn, Sanayi-i Nefise, Mekteb-i Tıbbiye vb) tekrar yerini aldı; fakat bu konuda Sultan’a eleştiri de yöneltilmiştir. Bu görüşe göre, bu okulların bazılarında Avrupa’dan getirtilen hocalar ders verdi. Okulların müfredatı iyi denetlenmedi. Batı kültürü ile yetişen “müstağrip” aydınlar türedi. Buralardan yetişen asker ve sivil bürokratlar, İmparatorluğu da batıran kimselerdir. Kimlik erozyonunu hızlandıran Cumhuriyeti kuran elit kadro da bu okullarda yetişti.

(4) Öğrenciliğimizde Nihat Sami Banarlı’nın hazırladığı (Türk Edebiyatı) ders kitabını okumuştuk. Yıllar sonra hoca olarak aynı kitabı okuturken öğrenciliğimde fark etmediğim önemli bir ayrıntıyı fark ettim: Kültürel kaynaklarımızın temel kitaplarının (Kutatgubilig, Dede Korkut Hikâyeleri, Divanü Lügati’t Türk vb.) adı geçtiğinde (*) işaretiyle verilen dip notlarda bu kitapların “asıllarının ve falan nüshalarının National Bibliotek, Dresten Kütüphanesi, Luvre Müzesi gibi yerlerde bulunduğu” notu vardı.