Tahayyül İle Tasavvur Arasında - 4
Gerçek sanatçı sınır tanır
Gerçek sanatçı sınır tanır
Hakikat müdafaamız da ahlak müdafaamız da özgürlükle temellendiği ölçüde evrenselleşme gücünü gösterir. Kapitalizme ve batı medeniyetine karşı evrensel bir varoluşu inşa ve/veya ibraz etmenin yolu yeni, hakiki bir özgürleşme paradigması oluşturmaktan geçiyor. Bunun için sadece kapitalizmin hedonist tahakkümcülüğüne değil, pozitivizmin, doğmatizmin, meta-ideolojilerin, dahası materyalizmin bizi özgürlük arayışımızdan alıkoymasına izin vermemek gerekiyor.
Muhafazakarlık kavramının kökeni Latince 'conservare', yani 'muhafaza etmek' ya da 'korumak' tan gelmektedir. Eskiyi veya gelenekseli korumanın ilk bakışta siyasal zihniyetle ilgisi, hatta felsefi bir derinlik taşıyor olması mümkün gözükmüyor. Daha çok bilineni bilinmeyene karşı tercih etmek gibi psikolojik bir dürtü öne çıkıyor. Bu nedenle muhafazakarlık kavramının ismiyle orantısız bir mana taşıdığını söyleyelim. Alman sosyolog Karl Mannheim muhafazakarlığın zor tanımıyla ayrıntılı biçimde ilgilenmiş ve sosyolojik kavram ile tarihsel kullanımı arasında ayrım yapılması gerektiğini belirtmiştir.
YÖK'ün öncelikle "her yeri dümdüz" düzenleyici iradesini sorgulaması ve "esnek bir sistem düzenleme" ve bu kapsamda, üniversiteleri kendi benimseyecekleri modellerde serbest bırakan gerçek bir reform mantığı benimsemesinin vakti geçeli bir hayli zaman olmuştur. Modellerin genel çerçevesi konusunda yasa değişikliği gerektirmeyen, uyarlanabilir ve modeller arası transfer edilebilirlik düzenlemeleri yapılması mümkündür. Ne hikmetse, bu "biz de bir şeyleri kaldırsak mı" hissi veren girişimin memlekette bir TEOG kaldırımı dönemine denk gelmiş olması da sadece bir tesadüf olsa gerektir.
Çağdaşlık artık farklı bir boyutta seyredecektir. Hobbes'in 'Behemoth' ve 'Leviathan' benzetmesini temel alırsak bu değişim iki kutup arasında, ve büyük olasılıkla özgürlük ve demokrasi ile asayiş ve düzen arayışları arasında cereyen edecektir. Özgürlük özlemi en ileri aşamada 'anarşi' (Behemoth); asayiş ise - asayiş ve huzurun sağlanması bakımından - anarşinin bastırılması(Leviathan) ile sonuçlanır. Siyasetin özgül ağırlığı Behemoth yönüne dönmüş; Leviathan, siyasal ideolojilerin gözünden düşmüş durumdadır. Dünyadaki gelişmeler güçlünün haklı olduğu uluslararası bir düzene doğru ilerlediğimizi; ulusal düzeyde de yalnızca çıkar ilişkilerinin baskın olduğu 'aşiretler toplumu'na yöneldiğimizi işaret etmektedir. Kısaca; insanlık tekrar geriye gitmektedir.
Türkçemizde kök öğesi doğurgan bir anadır. Niceliği ve niteliği işlem katsayısı ile ölçülür. Anadili Türkçe olan insanlar, yani biz Türkler, zora 'düş'meden 'düşün'meyen bir halkız. Tahayyülü olan bir halkın elbette bir rüyası vardır. Ve o rüya gerçekle hayalin kesiştiği yerdir. Kısaca; 'düşünde düş görmek' de başlı başına bir sanattır.
Dünyadaki insanların çoğu ister dini ister seküler tarafta olsun aslında gerçekten inanacak bir şey bulamıyorlar. Bunun sebepleri çeşitlendirilebilir. Bazen soyut olanı kavramak için gereken zihni olgunluğa erişememiş olmak, bazen de dünyayı vahşi bir cangıl, kendisini her türlü ahlaki sınırlamadan muaf, hayatta kalmak için öldürmeye mecbur vahşi bir hayvan gibi görmektir sebep. Bu hali benimseyenler durdukları noktayı -bazen kendilerine bile- itiraf etmekte çok zorlanıyorlar. Çünkü soyut kurallara, ideallere inanmayan, hayatını onlara göre tanzim etmeyen kimselerden kurulu bir sosyal toplulukta hayatta kalmak neredeyse imkânsız. Böyle olunca da gerçek kimliklerini saklayan bir maske takıyorlar. Köprüyü geçene, artık kendilerini gizlemeye mecbur olmayacakları güce erişene kadar her türlü yalanı söylemeye başlıyor, gerçekten inanmadıkları ideallere -hem de yürekten- inanır görünüyorlar. Toplumu saran iki yüzlülüğün, ne olduğu gibi görünmenin, ne göründüğü gibi olmanın altında biraz da bu yatıyor.
Şerif Mardin; Türkiye’de din ve modernlik, sivil toplum, ideoloji, merkez-çevre ve mektep-mahalle üzerine çığır açıcı bilimsel çalışmalar yaptı. Türkiye siyasetinde etkisini ve güncelliğini yitirmeyen ''merkez-çevre ilişkileri” konusu Mardin'in Türk sosyolojisine kazandırdığı yeni bir ufuktur. Bu paradigma ülkemizde ilk kez onun analizlerinde kullanıldı.(1973) Örneğin; onun nazarında, Milli Görüş ve MSP bir taşra hareketiydi. Ve Türkiye'de - Batılı manada - bir sivil toplum inşa etmek adeta imkansızdı.(Religion, Society and Modernity in Turkey-2006) Osmanlı Devleti'nin yöneten(Seyfiye-İlmiyye-Kalemiyye) ve yönetilen(Reaya-Tebaa) biçimindeki ikili yapısı hem sermayenin belli ellerde toplanmasına hem de sınıflı toplum oluşmasına engel olmuştu. Mardin, bu zaviyeden bakarak 'ulus-devlet' ekseninde bile olsa Türkiye'de rejimin devamlılık arz ettiğini ve köklerinin Jön Türklere dayandığını göstermiştir.
İdeal bir ahlak toplumu seviyesine ulaşabilmek için şahsiyetimizle beraber yaşadığımız dünyayı (realiteyi) ahlaki temele oturtmanın kaygısını gütmek gerekiyor. Beka sorunu dışında ahlakın birinci önceliğimiz haline gelmesine mani teşkil eden her şeyi arzunun eseri sayabiliriz. Dahası burada çetin bir ikilemle karşı karşıya olduğumuz; ahlak toplumu (insanı) olmakla arzu ve çıkar toplumu (insanı) olmak arasındaki bu ikilemin bizi mevcut dünya sistemiyle de karşı karşıya getirdiği doğrudur. Dünya sistemine entegre olmanın derin anlamı: ahlak toplumu, devleti ve medeniyeti inşa etme davasından kısmen bile olsa sarfı nazar etmemizdir. Medeniyetin ve dolayısıyla dünya kapitalizminin empoze ettiği kalkınma ve refah putlarına tapınmaktan vazgeçemeyişimiz, bizim en patolojik, en baş edilmez saplantılarımızdan biri olmaya devam etmekte. Hem Müslüman hem kapitalist, hem ahlaklı hem rasyonel olma yolundaki tezatlarımızı birer tezat olmaktan çıkararak gerçekçi ve çağdaş olmanın gereği diye düşünmeye başladığımızda en konu şirk zihniyeti ve kültürünün kodlarıyla hareket etmeye başlıyoruz.
Alman filozof Schopenhauer hür irade konusunda şöyle demişti: “Der Mensch kann zwar tun, was er will. Er kann aber nicht wollen, was er will.” (İnsan tabi ki istediğini yapabilir. Yalnız ne isteyeceğini belirleyemez.) Sanırım inancımız da (diğer her şey gibi) Allah’ın bizlere bir lûtfu. Üstelik devamlılığı da garanti olmayan bir lûtuf bu. O yüzden her Müslüman’ın, peygamberimizin dilinden düşürmediği duasını sık sık tekrarlamasında büyük fayda var:
“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allahım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”