DÜŞÜNCE

İnsanın Sefaleti ve Ruhun İsyanı

Ali K. Metin
12 Ağustos 2017

Şiir şerefsizlerin korkulu rüyası olamıyorsa eğer, bir şeyler hala eksik gidiyor sayılır. Sadece şiir değil, aslında bütün edebiyat, bütün sanat için öyle. Alçaklar, şerefsizler dünyayı talan edebilir ama şiiri, edebiyatı asla. Şiir köleleştirilemez. Şiir kölenin bilincidir ama kölenin kendisi değildir. Alçaklara hizmetkar bir şiir sadece hizmetkardır, şiir değil. Zira şiirin, edebiyatın kimyası alçaklığın, şerefsizliğin kimyasıyla hiçbir zaman uyuşmaz. Lakin uyuşmamak yetmez. Şiiri ele geçirememeleri yetmez. Şiir şerefsizlere saldırmadığı, onları ayan beyan etmediği sürece mesele tamam değildir. Bunun için şiire vurucu bir asabiyet gerekiyor. Kavga şiirin asaleti hükmündedir. Şerefsizliğe karşı “isyan ahlakı”nın dünyaya transferinden ruhun kavgası başlar. Şiirin büyüklüğü kavganın büyüklüğüyle kaimdir.

Bize Snowden’ler Lazım!

06 Ağustos 2017

Bizde köylü, cemaatçi kafadan haddinden fazla var. Bize asıl Snowden gibi, çıkacak faturayı göze alıp yanlışa yanlış diyebilecek civanmertler lazım.
Kendi denizaltısının karanlıklarında fareler gibi saklanırken, efendisinin talimatıyla diğer gemileri torpillemeyi marifet sayan, beyni yıkanmış, sünepe müptezellere değil, delikanlıca çıkıp doğru bildiğini haykıran, yanlış istikamete yöneldiğini gördüğü gemisinden atlayıp açık denizde yapayalnız kalmayı göze alabilen pervasız kahramanlara ihtiyacımız var. 

Akademik Kangrenimiz -I- Toplu Bakış: Yardımcı Doçentlik ve Diğer Şeyler

26 Temmuz 2017

Türkiye'de bilimsel gelişme akademisyenin ünvan ihtirasına havale ve üniversitenin istihdam iştahına ihale edilmiştir.
Lisansüstü eğitime geçiş, bir tür ÖSS mantığına teslim olmuş doktoraya öğrenci kabulü anabilim dallarının "boş durma - iş görme" işgüzarlıklarına teslim edilmiştir.
Akademik haysiyeti yeniden yüceltecek bir temel mantık inşa edilmeden yapılacak her revizyon, üniversite denilen bu kanserli organizasyonlarda tümör saldırganlığını artırmaktan başka sonuç vermeyecektir.

Düellonun Düşündürdükleri

23 Temmuz 2017

Eğri oturup doğru konuşmak lazım: Beş vakit namaz kılmayanların öldürülmesi gerektiğini, en iyi ihtimalle ölene kadar hapis edilmesini gerektiğini söyleyen bir gelenekten adalet, refah ve estetik değil ancak Taliban yahut IŞİD türer. İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu büyübozumu (entzauberung) ilk kez –nispeten- sağlıklı bir şekilde gerçekleşiyor. Bu ihtiyaç yeni tespit edilmiş bir ihtiyaç değil. Belki iki asırdır gelenekçilerin göğüsleyip erittikleri, itibarsızlaştırıp etkisizleştirdikleri, münferit ya da tepeden inmeci girişimler vardı. Ancak bu sefer dalga dipten geliyor. Görenler açıkça dile getirmekten, adını koymaktan imtina ediyor ama yavaş yavaş organik bir “İslam Protestanlığı” nüvesi teşekkül ediyor.

Üniversite Kurulması ve Mezunların İstihdamı

13 Temmuz 2017

Türkiye’de üniversitelerden ortalama olarak yılda 1 milyon 200 bin öğrenci mezun olmaktadır. Türkiye’nin iş üretme kapasitesi ise 1 milyondan daha az, yıllık istihdam imkânı 700-800 bin kadardır. Dolayısıyla üniversite mezunlarının % 20-30’unun işsiz kalması mukadderdir. Nitekim 2017 yılında %13 olan işsizlik oranı üniversite mezunları arasında % 20-25 olarak açıklanmıştır. TBMM tarafından yayımlanan “Türkiye'de Üniversite Mezunu Nüfusun İşgücü Durumu” başlıklı raporda, 2000 yılında 143 bin olan üniversite mezunu işsiz sayısının 2015'te 774 bin olduğu açıklanmıştır.

İnsan Hala Bir Zavallı!

Ali K. Metin
13 Temmuz 2017

Keramet postta değil ehliyet ve meziyettedir. Ne öğreti ne de öğretim (bilgi) sahici bir tekamül için kafi gelir. Bu yüzden keramet ve takva ehlini post-unvan-mevkii sahiplerinde değil hayatın içinde aramalı. Posttakilerin bönlükleri yine ancak bön insanlar tarafından taltif görür. Hakikatin hiç de basit ve çıplak olmadığını kavrayamayan bön insanlar için bir musibet bin nasihattan daha evla olabilir. Bunun için acının da bir lütuf olabileceği unutulmamalı. Bazı felaketler var, insana hakikat gibi çarpar. Tabii ki çarptığı insanda hakikate açık bir yürek ve zihin varsa bir işe yarar. Değilse, ona, iflah olmaz bir körlük veya hastalıkla zavallılaşmış, perişan bir ademoğlu diye bakmamız yanlış olmaz.

Neden modern devlet olamadık?

06 Temmuz 2017

Mustafa Kemal ‘yapısal kilitlenme’ üzerinden muasırlaşmayı hedeflerken Özal kapitalist dünya ile ‘yapısal bütünleşme’ amaçlamıştır. Demek ki, çağdaşlık yolunda Türkiye’nin girdiği derin krizi aşmak üzere iki ayrı yaklaşım geliştirdik: Biri, yeni bir toplum inşa etmek üzere siyasete vurgu yapıyor; diğeri ise bir  zihniyet değişimi öngörüyordu. Ancak her iki yaklaşım da taklit olduğu kadar temelsiz bir biçimlendirmedir. 

Önyargılara Merhametle Yaklaşmak

20 Haziran 2017

1980’li yıllarda bir ve/veya birkaç dil bilen, kolejlerde okuyan, batıyı ve Türkiye kültürel ortamını tanıyan entelektüel İslamcılar, aniden ‘İslami hayat’ sürmeyi öncelediler. Kütüphanelerindeki bütün batı klasiklerini, roman-hikâye-sanat bütün ‘masiva’ kitaplarını tasfiye edip hadis-tefsir-siyerle doldurdular. Çarşaflı hanımlarla evlendiler veya hanımlarını çarşafa soktular. Bunların mesela en önemli temsilcisi Cahit Zarifoğlu oldu. O birikime sahip olanların ricatı, ‘İslamileşmek’ anlayışının önyargısı idi belki de. Kişisel tercihlere bir şey diyemeyiz ama insanlar, öncülerine de bakar, onların kararsız, değişken eylemleri bir nesli dolambaçlı yollarda gezdirebilir. 

Doğduğum Gün Bana Ezan okuyan

18 Haziran 2017

Her çocuk için babası bir rahmet kapısı mıdır? Bu başlı başına üzerinde durulması gereken bir soru; ama benim için babam kelimenin tam anlamıyla rahmet kapısıydı. Elbette doğduğum gün ezanımı o okumuş, adımı o vermiştir; lakin bendenizin onunla ilgili ilk hatıram yolculukla alakalıdır. Sanki ondan önce bir kayıt yok aklımda… Hayal meyal Kurtlapa’da geçen günler, özellikle de anamın hatırlatışıyla zihnime gelse de, tam çıkaramıyorum. 

Muhafazakâr Zaman Algısı

18 Haziran 2017

Başta dizi filmlerle inşa(!) edilmeye çalışılan kılıç tokuşturmalı "diriliş" olmak üzere her türlü diriliş fantezisini bir kenara koyarak hakikatle yüzleşmemizin zamanıdır.  Muhafazakâr zaman algımızın iflas ettiğini", şanlı geçmişimizin bir daha geri gelmemek üzere mazide kaldığını, bugün ne yapılacaksa biz “diriler” tarafından yapılabileceğini kesin olarak kabul edebildiğimiz noktada yeni bir inşa süreci başlatabiliriz. Bu yeni inşa, tarihi mirasımızı inkâr etmemizi gerektirmez. İlhamımızı elbette yine geçmişimizden alabiliriz. Ancak anahtar kavramımız artık “diriliş” değil “doğuş” olmalıdır.