Ak Parti ve Türkiye'nin Muhalefet Düğümü (*)

23 Mayıs 2020

 

Bu memleketteki en mühim siyasî reform ihtiyacı, "taşları bağlayıp itleri serbest bırakan" muhalefet rejimine son verecek bir "meşrû muhalefet hakkı" ve "muhalefetin örgütlenmesini ve faaliyetlerini sade serbest bırakmakla kalmayıp desteklemeyi bir kamu yükümlülüğü haline getirecek" siyaset rejimi reformudur.

Türk siyaset statükosu, muhalefet partilerine yer vermekte, ama muhalefet etmeyi imkânsız hale getirmektedir. Mevcut muhalefet partileri, kendilerine bir sosyal taban edinmiş olsa da tabandan gelmiş değildir; aksine, rejim güçlerince daima "serbest seçimlerde halkın saf duygularını istismar ederek iktidarı ele geçirmek"le suçlanan hükümete karşı, devletin, kendi kırmızı çizgilerini korumak için şerbetlediği, "majestelerinin hükümeti frenleme mekanizmaları"dır.

Bunun şimdiki tek istisnası HDP çizgisidir. Eskiden Refah Partisi de bir başka istisnayı oluşturuyordu. İkisi arasındaki çok önemli fark, HDP'nin görünüşte "etnik jargon" kullansa da ayrılıkçı bir örgütün legal kanadı olmasına karşılık, Refah Partisi'nin halkın tüm kesimlerine yönelik olarak siyaset yapan bir parti olmasıydı.

28 Şubat, iktidarın büyük ortağı olmasına karşılık, bu partinin potansiyel tabanı olan dindar ya da mütedeyyin halk kesiminin püskürtülmesine ve bu oluşuma öncülük ederek tek başına iktidar şansını artırabilecek yeni seçkinleri tedip etmek amacıyla yapıldı. Bu "tabandan biçme – tepeden iğdiş etme" aklının üç büyük sonuç verdiği söylenebilir:

1. Tepeden iğdiş girişimi "Yenilikçiler" denilen bir oluşum çerçevesinde, "Millî Görüş gömleğini çıkarmış" bir icraat partisi olarak AK Partileşme ile sonuçlandı. (Başlangıçta "icraat"a ilaveten bir de "demokratik reform hevesi" vardı.)

2. Tabandan biçme ters tepti. Dindar ya da mütedeyyin kesimlerin tercihi bir yana, bu nitelemeye sığdırılamayacak geleneksel kökenleri hala taze halk kitlesi, 28 Şubat'la iş birliği yapan koalisyon partilerinin "o arada el çabukluğu ile dolu dizgin soygunu”nun meyvesi olan 2000'ler ekonomik krizlerine karşı, yerel yönetimlerdeki Refah başarısını ve üstelik "Yenilikçi" yüzün "irticacı görünmeyen sempatisi"ni de mazeret edinerek AK Parti’yi tercih etti.

3. İslamcı siyaset, ya da Siyasal İslam tasfiye edilince, geriye, baştan beri bir "yeraltı örgütlenmesi” niteliğinde olan "The Hizmet"e çok geniş bir alan açılmış oldu. AK Parti, Cemaat örgütlülüğünü, hazır enstrüman olarak kullanmaktan öte bir şansa sahip değildi. Ama bunun bir tür "yeniçeri ayaklanması" niteliğindeki 17-25 Aralık ve 15 Temmuz bedeli doğuracağını öngöremedi.

Toparlayayım:

AK Parti, tabandan bir muhalefet hareketi olarak 28 Şubat'ın dil zarâfetinin de ters tepmesi ile doğdu. Muhalefet hareketi olarak reform ajandası boş, aslında dersine sadece belediyecilikte (o da yatırım+yardım+güler yüz'den ibaret) çalışmış; bürokraside, iş hayatında, yargıda, üniversitede, medyada henüz iktidar için dersine çalışmış ekipleri olmayan bir muhalefet hareketi. İktidarı, vaatleriyle değil, "tepkilerin odaklanabileceği alternatifsiz adres" olmasıyla elde etti. Yapması gereken, "meşrû muhalefet için siyasî sistemi dönüştürmek" iken yapabildiği, iktidara yerleşmek oldu. Bu, sadece AK Parti'nin "mümkünler arasında oportunist tercihi" değil, "rejim güçlerinin imkânsız kıldığı reformlara sıra getirebilmek" için "yapılması mümkün işlerle" icraat yaparken iktidar koltuğuna neredeyse kalkmamacasına yerleşmekten ibaretti.

Türkiye, bu 15 yılda, muhalefete alan açmak yerine, muhalefetten kocaman bir iktidar devşirmeyi başardı. Bu başarının kesinleştiği 2008'den bu yana, AK Parti, iş dünyasındaki aç gözlü oligarkların, bürokrasi ve üniversitelerde muhteris makamperestlerin ve elbette FETÖgiller ama aynı zamanda jöleli çocukların kuşatması altındadır.

Sosyal tabandan yeni bir muhalefet oluşumu şansı da büyük ölçüde böylelikle tüketilmiştir. Siyasî rejimin meşrû muhalefete alan bırakmadığı, muhalefet tabanı olabilecek kitlelerin iktidardaki partiye emildiği, muhalefet partilerinin devşirilmiş kitleler dışında "tüm halkın arayışları"na cevap verebilecek fikir, program, kadro, ses ve edâdan mahrum olduğu büyük bir "muhalefet düğümü", hem siyasî sistemi kötürümleştirmiş hem de "dilsiz feryatların ümüğüne dolanmış" vaziyettedir. Türkiye'nin politik "İskender düğümü" budur!

––––––––––––––––––––––– 

(*)       Bu yazı, 23 Kasım 2016 tarihli bir facebook paylaşımı olarak üç yılı aşkın bir zaman önce 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden birkaç ay sonra kaleme alınmıştır. Zaten neredeyse modernleşme tarihimizle yaşıt bir kördüğüm niteliğindeki “muhalefet düğümü”nün aradan geçen zaman içinde hangi ilmeklerle sıkılaştığı, başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor.

 

tolga avşar

AK Parti "yeniçeri ayaklanması" niteliğindeki 17-25 Aralık ve 15 Temmuz bedeli doğuracağını öngöremedi." cümlesiyle (iktidarın sahibinin) kandırılmış olduğu-olabileceği argümanını kabul etmiş olduğunuzu anlıyorum. Eğer bu "kalkışma" bir öngörü eksikliği ise; bir şekilde zaferle inşa edilmiş olan yeni ve de aynı zamanda bir garip başkanlık iktidarının; bu denli beceriksizlikle sarmalanmış "öngörüsüzlükle", yedi düvele karşı durmayı!!! ve her türlü oligarkı alaşağı ederek nasıl oluyor da devam ettirilebildiğini anlamamız gerekmiyor mu? Doğrusu hayatın içinde ki en basit ifade ile "hayaller Etiler, gerçekler Zeytinburnu" jargonu bu öngörüsüzlüğü anlatmaya yetmez kanaatindeyim.

Ct, 05/30/2020 - 22:24 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.