İslamcı Aydınlar, Üniversite, Yahut İslam Dünyası Neden Bu Halde?

20 Ekim 2016

 

15 Ekim 2016 tarihinde İsmet Berkan “İslamcı aydınların üniversite için söyleyeceği hiçbir şey yok mu?” başlıklı bir yazı yazdı (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ismet-berkan_386/islamci-aydinlarin-universite-icin-soyleyecegi-hicbir-sey-yok-mu_40249234). Bu yazıda sayın Berkan medresenin de, üniversitenin de dini eğitim kurumları olduğu; ama medrese neredeyse sadece üretilmiş bilgiyi nakille yetinip yeni bilgi üretmezken, hele hele matematik ve felsefe dahil doğa bilimleriyle hemen hemen hiç ilgilenmezken, üniversite bugünkü üniversiteye doğru yüzyıllar süren evrimine başlayabildi” tespitini yaptıktan sonra, “neden böyle oldu” sorusunu soruyor.

Bu soruya cevap olarak laikçi kesimin genellikle suçu dinde bulup işi İslam’a hakarete kadar vardırma kolaycılığına saptığını, İslamcı aydınların ise bu soruyla pek ilgilenmediğini vurguluyor. Bendeniz “İslamcı aydın” sayılır mıyım bilmem (İslamcılığı nasıl tanımladığınıza bağlı olarak, “olabilir de, olmayabilir de!” Şimdilik bu tartışmaya hiç girmeyelim); ama İslam dünyasının sorunlarını önemseyen, bunlar üzerine kafa yoran bir sosyal bilimci olarak, düşüncelerimi kısaca paylaşmak isterim.

Soru can alıcı bir soru, önemli bir soru ve aslında daha büyük bir sorunun parçası: İslam dünyası neden bu halde? Neden Müslüman dünya iktisaden geri kalmış, sorunlarını kendisi çözmekten aciz; yer yer işgal altında ya da sömürge vaziyetinde; iç çatışmalarını sona erdirememiş, halkıyla barışık rejimler kuramamış durumda? Hatta daha kötüsü, sorunlarını çözsün diye, dış güçlerden medet umar vaziyette, neden? Derinlikli bir bilimsel analizin yeri burası değil, ancak kısa kısa, satır başları halinde bazı tespitler yapmak mümkün, bunu deneyelim.

Malum olduğu üzere, tarih boyunca ülkeler, devletler, ya da imparatorluklar arası ilişkiler büyük ölçüde “güç mücadelesi” üzerinden yürümüştür. Bugün bu mücadelede Batı uygarlığı, Batılı devletler öne çıkmış durumdadır. Batının hegemonya ve güç mücadelesinde öne çıkmasında da bilimin, bilimsel araştırmaların, keşiflerin, buluşların ve icatların belirleyici bir önemi vardır. Bunlar da büyük oranda bilim insanları ve eğitim kurumları tarafından gerçekleştirildiği için, gerek zenginlik ve refah yaratmada, gerekse ülkeler arası güç mücadelesinde eğitim kurumlarının, özellikle de üniversitelerin anahtar bir önemi vardır. Öncelikle, sözkonusu güç mücadelesi ve eğitim kurumlarının işlevselliği bağlamında Doğu ile Batı arasında durumun tarih boyunca hep bugünkü gibi olmadığına dair 2 tespitle başlayalım, ardından devrin neden tersine döndüğüne dair önermelerle devam edelim.

İki önemli tespit: biz hep böyle miydik?

1. Hayır. İslam dünyası hep böyle değildi. İslam medeniyeti 8-13. Yüzyıllar arasında en parlak devrini yaşamış, o dönemde astronomi, tıp ve matematik başta olmak üzere, hemen bütün bilim dallarında İslam dünyası öncü çalışmalara imza atmıştır. Bugün kullandığımız rakamların da, “sıfır” sayısının da mucidi Müslümanlardır. Batı için skolastisizmin ve Kilise tahakkümünün egemen olduğu “karanlık orta çağlar” esasen İslam dünyası için hiç de karanlık değildir. Maveraünnehir’den İran’a, Kafkasya’dan Anadolu’ya, Hicaz’dan Kuzey Afrika ve Endülüs’e uzanan geniş coğrafyada hâkimiyet kurmuş, hem ilmi, hem siyasi, hem de iktisadi açıdan canlı, dinamik ve güçlü bir İslam dünyası yüzlerce yıl varlığını sürdürmüştür. Devirler değiştikten sonra, Avrupa-merkezli tarih anlayışının bir sonucu olarak, uzun süre kendi hazinelerimizden bihaber olsak da, her şey Batı icadı sansak da, tarihin bir döneminde durum tam tersidir. Esasen Batının Rönesans ve Reform hareketlerinin İslam dünyasından devralınan birikim üzerine inşa edildiği, geç de olsa teslim edilmeye başlanmış olan bir gerçektir.

2. Medreseler ve eğitim kurumları da hep böyle değildi. Yukarıdaki tespitle bağlantılı olarak, tarihin erken dönemlerinde İslam dünyasındaki eğitim kurumları da Batılı muadillerinden daha geri değil, aksine onlardan daha ileri durumdaydı. Fas’ta kurulan Zeytuna Medresesi, Selçuklu Nizamiye Medreseleri, Buhara ve Semerkant’taki medreseler ve Endülüs’teki medreselerin Batılı muadillerinden hiç de geri kalır yanı yoktu. Aksine, bu medreselerin kütüphaneleri çoğu kez Batılı üniversitelerin kütüphanelerinden çok daha zengindi. İbni Sina’nın ve İbni Rüşd’ün eserleri başta olmak üzere, Müslüman ilim adamı ve düşünürlerinin eserleri Batı üniversitelerinde uzun zaman okutulmuştu.

O halde İslam dünyası neden geriledi? Eğitim kurumları neden işlevini kaybetti?

Bu konuda çok şey söylenebilir. Tek bir sebepten değil, siyasi, iktisadi, felsefi-entellektüel sebeplerden söz etmek gerekir; onucu etkilemiş içsel ve dışsal faktörlere değinmek gerekir. Biz bunlardan nispeten daha önemli olduğunu düşündüğümüz dördüne değinelim.

1. Tarihi-siyasi sebeplerin en büyüğü: Moğol istilası. Cengiz Han’la başlayıp, Hülagu, Timuçin, Timur ve başkalarıyla devam eden, Moğolistan’dan çıkıp İran ve Kafkasya’yı aşarak Anadolu ve Kafkasya’yı içine alan 13.-15. Yüzyılların korkulu rüyası Moğol istilası İslam dünyasının üstüne bir kâbus gibi çökmüştür. 1243 Kösedağ savaşı ve 1258 Bağdat istilası, Selçuklu ve Abbasi egemenliğine son veren Müslüman dünyayı darmadağın eden sonuçları itibariyle, İslam dünyasının belki de bugüne kadar gördüğü en büyük yıkımdır. Bağdat’ın düşmesiyle gerek yazılı eserler, gerekse insan sermayesi olarak İslam dünyası o güne kadarki birikimini büyük ölçüde kaybetmiş, bu korkunç travmayı yüzyıllarca atlatamamıştır.

2. Felsefi-entellektüel-zihniyetsel sebepler: İslam dünyasının giderek içine kapanmasının ve yeniliklere öncülük edemez hale gelmesinin en büyük sebeplerinden biri de, özgür iradeci-akılcı-yorumcu zihniyete karşı kaderci-nakilci-lafızcı zihniyetin İslam dünyasında giderek egemen olmasıdır. Siyasi sebeplerle ve erken dönemdeki iktidar kavgalarıyla da birleşerek devam eden, Ehli Hadis ve Ehli Rey ayrışmasında billurlaşan erken dönem felsefi-kelami-entellektüel tartışmalar zaman içinde kaderci-nakilci-lafızcı geleneğin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Özgür iradeyi öne çıkaran, akla ve mantığa dayalı, kutsal metinleri yoruma tabi tutan, eskilerin dediğinden sapmakta bir sakınca görmeyen, farklı şeyler söyleme konusunda kendisini rahat hisseden anlayışın gerilemesi; buna karşılık eskinin tekrarıyla yetinen, başına ne gelirse önceden alnına yazılmış kaderinden bilen, akıl ve mantıkla yeni hükümler çıkarmak yerine eskilerden nakille yetinen, zayıf hadisleri bile içtihada tercih eden, yeni yorumlar yerine lafızcılığı öne çıkaran anlayışın egemen olması, toplumsal hayatın her yönüne olduğu kadar eğitim kurumlarına da yansımıştır. “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” sözü, medresenin varolanı nakille yetinme anlayışının bir anlamda veciz bir özeti gibidir.

3. Gazali’nin felsefe eleştirisi, içtihat kapısının kapanması:  Müslümanların Yunan düşüncesiyle, Roma, Bizans, Sasani kültür ve medeniyetiyle temas etmeleri sonucu geliştirdikleri düşünsel-felsefi-mezhebi açılımların Gazali tarafından ağır bir dille eleştirilmesi, Yunan filozofların etkisinde kalan bazı Müslüman filozofların yer yer “kâfir”likle suçlanması etkili olmuş, Mutezile gibi akılcı ve özgür iradeci mezhepler “sapık mezhepler” kategorisine konmuş, yeniliklere karşı çıkılmış, “içtihat kapısının kapandığı” ileri sürülmüştür. Oysa siyasi, iktisadi, sosyal koşullar değişirken yeni düşünsel, entellektüel ve fıkhi açılımlar yapılması kaçınılmazdı, bu pek olmadı; eskinin tekrarıyla yetinildi. “Yeniliklerin en kötüsü dinde yeniliktir; her yenilik bid’attir, her bid’at dalâlettir, her dalâlet ateşe götürür” hadisi baştacı edildi, hakim anlayışın mottosu haline geldi. Tarım toplumunun ihtiyaçlarına göre üretilmiş fetvaların sanayi ve bilgi toplumunun ihtiyaçlarına da çare olacağı sanıldı. Bu ise “abesle iştigal”den başka bir şey değildi. İslam dünyasında belirli mahfillerde felsefeye karşı duyulan anti-pati bugün bile hükmünü icra etmektedir. Hatırlanacağı üzere bir ara Türkiye’de de İlahiyat fakültelerinden felsefe derslerinin kardırılmasına yönelik bir girişim sözkonusu olmuş, gelen tepkiler üzerine bundan vazgeçilmiştir. Oysa bütün bilim dallarının zamanla kendisinden fışkırdığı doğurgan bir mecra olarak felsefe vazgeçilemez önemde bir disiplindir. Esasen “doktora” (PhD) derecesi, iştigal ettiği alanın felsefesini yapabilme, ne idüğünü sorgulayabilme ehliyeti demektir.

4. Dışsal sebepler: Rönesans, Reform hareketleri, coğrafi keşifler ve ticaret yollarının değişmesi, sömürgecilik.

Rönesans ve Reform hareketleriyle Batı kendi içinde büyük bir entellektüel-zihniyetsel dönüşüm geçirmiştir. Kilise doğmalarıyla kendini bağlı hissetmeyen, özgür düşünen, merakının peşinden giden, ustasını taklitle yetinmeyip onu aşmakta sakınca görmeyen, hesap-kitaba dayalı iş yapan, insan ömrüyle kayıtlı olmayan anonim ticari şirketlere vücut veren farklı bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Ateşli silahların icadıyla geleneksel kılıç-kalkan dize getirilmiş, daha önceleri fütuhat yapan Müslüman ordular, artık geri çekilmeye başlamıştır. Buharlı gemilerin icadı, Amerika’nın keşfi ve Ümit Burnu’nun dolaşılması dünya ticaret yollarını değiştirmiş; Akdeniz’in, İpek ve Baharat Yolu’nun önemi azalmış, Atlantik Okyanusu ve başka ticaret güzergahları öne çıkmıştır. Bu ise sözkonusu ticaret yollarından beslenen Osmanlı ekonomisini büyük ölçüde olumsuz etkilemiştir. Mesele “çocuk padişahlar,” “saray içi entrikalar” ya da “İslam’dan uzaklaşma”dan ziyade, iktisadi koşulların değişmesi, ticaret yollarının değişmesi, zenginliğin ve refahın kaynağının tarımdan sanayiye kaymasıdır.

Osmanlı toplumunun neden kapitalizme geçemediği, yahut Batı karşısında neden gerilediği konusuna kafa yoran aydınların başında Sabri Ülgener gelir. Bu toprakların yetiştirdiği belki de en çaplı iktisatçı-sosyolog olan Ülgener, zamanla öne çıkan tasavvuf anlayışının Osmanlı toplumu üzerindeki etkisine vurgu yapar. Tasavvufun dünyaya dönük, üretmek ve zengin olmakla ciddi bir problemi olmayan “Melami” yorumunun değil de, dünyadan el-etek çekmeyi öğütleyen “Batıni” yorumlarının egemen olmasının, ustasını aşmayı asla aklından bile geçirmeyen düşünüş biçiminin Batının atılımları karşısında çözülmenin başlıca sebepleri arasında olduğunu belirtir. Konuyla ilgili olarak (Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi İİBF dergisinde yayımlanmış) bir ortak çalışmamızdan kısa bir alıntı yapalım:

“Batıda Rönesans ve Reform hareketleri, beşeri aklın bütün manevi, ruhani otoritelerini yıkarak, bireyi din ve sanat alanında ‘vahiy ve ilhamını Allah’tan aracısız alma’ olarak değerlendirilebilecek bir olgunluk seviyesine kavuşturmuştur. Bu sayede iktisadi hayatta da rasyonalizmin temelleri atılmış; bu alanda da artık sanatın üzerindeki kalın esrar perdesi kalkmış, her sanatın, diğer ilimler gibi görenekle, yani eskileri ve ustaları taklit ederek değil, aklın ve mantığın yardımıyla öğrenilebilmesi kolaylaşmıştır. Oysa bizde çeşitli tasavvufi unsurlarla –tasavvufun Melâmi değil, Bâtıni versiyonuyla- birleşerek daha kapalı, daha taklide dayalı, daha hesapsız, plansız, üstünkörü (“götürü”) yaşama zihniyeti hayli zaman egemen olmuştur. İktisadi çözülmemizde bu anlayışın etkisi büyüktür.” (Daha ayrıntılı bilgi için kbz. http://dergi.kmu.edu.tr/userfiles/file/Haziran2014/12m.pdf)

 

Cumhuriyet devrine gelince:

 

Osmanlı tarih sahnesinden çekildikten sonra, Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin Batı ile arayı neden kapatamadığına gelince, bunun başlıca sebepleri olarak şunlar sıralanabilir: İttihat ve Terakki sapması, I. Dünya Savaşı’nda beşeri sermayenin kaybedilmesi, Cumhuriyete geçişte yaşanan büyük kırılma, darbelerin yarattığı sarsıntı ve üniversiteye bir ideolojik araç muamelesi yapılması. Kısaca açımlayalım.

Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte yaşanan büyük kırılma: kurumsal sürekliliğin korunamaması.

Berkan’ın yukarıda referans verilen yazısında vurguladığı gibi, Osmanlı’da modernleşme, kurumsal yapıyı yenileme, restorasyon ve açılım çabaları esasen Meiji Japonya’sından bile önce başlamıştı. II. Mahmud dönemine kadar götürülebilecek olan yenileşme çabaları Tanzimat döneminde hızlanmış, özellikle II. Abdülhamid döneminde eğitim kurumları açılmış, altyapı yatırımları yapılmış, Meşruti yönetim benimsenmiş, ilk anayasa yapılmış, Mülkiye, Tıbbiye ve Harbiye gibi okullar açılmıştı. I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı, o zamanki dünyanın 6. Büyük ekonomisiydi, yani dünya devlerinden biriydi. Ne yazık ki, önce 1909 darbesi ve İttihat ve Terakki kırılması, daha sonra da Cumhuriyetle yaşanan büyük kırılma, kurumsal sürekliliğin sağlanamaması, geçmişle köprülerin atılması ve tarihten kopuş, Japon tecrübesi ile Türk tecrübesini birbirinden farklılaştırmıştır. Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet adlı eserinde, Cumhuriyet döneminde uzunca bir süre eğitim ve altyapı bakımından Osmanlının son dönemindeki standartların bile gerisinde kalındığını rakamlarla ortaya koymaktadır. Osmanlı ile köprüleri büsbütün atmak, geçmişe sövüp padişahları hain ilan etmek yerine daha yumuşak bir geçiş süreci başarılabilmiş olsa, Türkiye’nin 20. Yüzyıl macerası çok daha farklı olabilirdi…

Eğitimli insan gücümüzün büyük bölümünün savaşta, kalanların da tehcir ve mübadelede kaybedilmesi de çok önemli bir faktördür. Birinci Dünya Savaşı’na çoğu kez sanıldığının aksine, dış güçlerin zorlamasıyla değil, İttihatçıların “Almanların yanında savaşa girersek bu savaşı kazanır, esir Türk illerini de esaretten kurtarırız” maceraperestliğiyle, kendi askerlerimiz eliyle girdik. Esasen, vatan sevgisi ve iktidar hırsının tecrübesizlik ve maceraperestlikle birleşince bir ülkenin başına ne çoraplar örebileceğinin hazin hikâyesidir İttihat ve Terakki tecrübesi. 1909’dan 1918’e bir imparatorluk 9 yılda nasıl batırılır bunu adım adım gözlemlemek mümkündür: 31 Mart Vak’ası, İstanbul’un kendi ordumuz tarafından adeta istila edilmesi, Abdülhamid’in tahttan indirilmesi (1909), Balkan Savaşı ve tek kurşun atılmadan, hiçbir direniş gösterilmeden Balkanların kaybedilmesi (1912), Bab-ı Ali kanlı baskını, namı diğer askeri darbe (1913), iki Alman gemisinin isimlerini değiştirip (“Yavuz” ve “Midilli” yaparak) Osmanlı bayrağı çekerek, Rusya’nın Sivastopol limanlarını bombalamak suretiyle apar topar I. Dünya Savaşı’na girmemiz (1914), 1915 Ermeni Tehciri, Çanakkale Savaşları ve 250 bin civarında en eğitimli insan gücümüzün kaybedilmesi, Anadolu’ya sıkıştırılmamız, teslim oluşumuz ve Mondros (1918). Abdülhamid’in 33 yıl güç belâ bir arada tutmayı başardığı imparatorluk, ne yazık ki, vatansever-maceraperest İttihatçılarımızın elinde 9 yılda un-ufak olmuştur. Enver Paşa ve Sarıkamış faciasından kahramanlık öyküleri türetmeye çalışanların, İttihat ve Terakki iktidara gelmeden önce ve geldikten 9 yıl sonra imparatorluğun durumuna bir daha bakmalarında yarar vardır…

Cemil Meriç’in deyimiyle “kütüphanelerimizi dilsiz” bırakan harf inkılabının tahribatına da değinmek gerekir. Doksan yıl sonra bugün hiçbirimiz “tekrar eski alfabeye dönelim” diyemeyiz belki; ama vaktiyle alfabenin değiştirilmesiyle bin yıllık birikime sırtını dönmenin, kütüphaneleri dilsiz bırakmanın, arşiv belgelerini Bulgaristan’a atık kağıt diye satmanın, akşam alim yatan müderrislerin sabah cahil uyanmalarına sebebiyet vermenin de bilimsel birikim, araştırma ve açılım bağlamında bize çok pahalıya malolduğunu teslim etmek zorundayız. Fuad Köprülü gibi tarihçileri yeniden ilimle uğraşabilmesi için Türk tarih tezini benimsemeye, “tarihi kahramanlar yapmaz, Türk devrimi hariç” demeye zorlamanın, hiçbir savunulabilir tarafı olmayan Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezini benimsemeyen aydınları devlet eliyle azarlamanın üniversitede üretkenliği düşüreceği izahtan vareste değil midir?

Nihayet, neden bugün üniversitelerimiz yeterince üretken değil, toplumsal sorunlarımıza çare üretemiyorlar, dünyanın en iyi üniversiteleri arasına giremiyorlar sorusuna cevap ararken, Cumhuriyet döneminde üniversitenin ideolojik işlevinin öne çıkarılması ve üniversitenin resmi ideolojiye bağlı, sorgulamayan, eleştirmeyen, sadık ve razı vatandaş yetiştirmesi beklenen bir ideolojik aygıt gibi algılanmasının yarattığı tahribata da değinmek gerekir. Uzağa gitmeye gerek yoktur: bugünkü yükseköğretim sistemi YÖK tarafından düzenlenmektedir. YÖK 1980 askeri darbesinin bir ürünüdür. O dönemde yüzlerce akademisyen ideolojik ve siyasi nedenlerle üniversiteden atılmıştır; halen yürürlükteki YÖK Yasası defalarca denenmesine rağmen esaslı şekilde değiştirilememiştir. Bu yasanın ilk maddelerinden biri “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı, Atatürk milliyetçiliğini benimsemiş gençlik yetiştirmek”ten söz etmektedir. Oysa üniversite özgür düşüncenin anavatanı olmak durumundadır. Üniversiteden beklenen herhangi bir ideolojiye müntesip yetiştirmek değil, serâzâd düşünceli, nitelikli, merakının ve hayallerinin peşinden giden, araştırmacı, üretken bireyler yetiştirmek, araştırma yapmaktır. Akademisyenin geçim kaygısı olmamalıdır. Üniversitede –açık şiddet çağrısı ve yüz kızartıcı suçlar gibi genel kabul görmüş eylemler dışında- insanlar istedikleri gibi düşünmekte, istedikleri gibi giyinmekte, istedikleri konuda araştırma yapmakta özgür olmalı, hiç kimse dilinden, dininden, mezhebinden, mektebinden, meşrebinden, siyasi görüşünden, ideolojik yaklaşımından dolayı ayrımcılığa tabi tutulmamalıdır.

Oysa Türkiye’de daha 2013 yılına kadar başörtüsü yasaktı; her askeri darbeden sonra tasfiyeler oldu; Kürt sorunu gibi, İran gibi, İslamcılık gibi netameli konular yakın zamana kadar araştırma konusu bile yapılamazdı. Üniversitelerimizde özlük hakları, geçim kaygıları, çalışanla çalışmayanın, hak edenle etmeyenin ayırt edilmesi, cemaat-grup dayanışması, ehliyet-liyakatin bir kenara bırakılması, adrese teslim kadrolar vs. konularında ciddi sıkıntıları olan, her rektörlük değişiminde, sonuca hemen hiçbir etkisi olmadığı halde, öğretim üyelerini birbirine düşüren, ortamı geren, belaltı vuruşlar ve ayak oyunlarına açık bir seçim garabeti halen yürürlüktedir. Velhasıl üniversitelerimizin performansının neden düşük olduğunun açıklanabilir nedenleri vardır. Temennimiz 15 Temmuz tecrübesinden sonra nasıl ki devletin öteki kurumlarında esaslı bir dönüşüm yapılmaya çalışılıyorsa, üniversite sisteminin de özlük haklarıyla, düşünce özgürlüğüyle, maddi-manevi imkânlarıyla, atama-yükseltilme sistemiyle, ödül-ceza sistemiyle esaslı bir reforma tabi tutulmasıdır.