Acısıyla tatlısıyla, sevinçleri ve hüzünleriyle 2025 yılını geride bıraktık; ömür defterinden bir yaprak daha düştü. 2026 yılının 2025 yılından daha güzel, daha barışçıl, mutlu ve huzurlu bir yıl olmasını temenni edelim. Ama mevcut gerilimler, çatışmalar ve jeopolitik riskler dikkate alındığında bu ihtimalin çok da yüksek olmadığını peşinen belirtelim. Umarız güç sahipleri ellerindeki gücü –bugünlerde bunun çıplak örneklerini gördüğümüz üzere- haydutluk, eşkıyalık, hukuksuzluk, savaş, yağma ve zulüm için değil; barış, adalet, dayanışma, paylaşım ve işbirliği yolunda harcamayı tercih ederler.
Bu yazı, eldeki son veriler itibariyle başlıca makroekonomik göstergeler üzerinden Türkiye ekonomisinin durumu hakkında genel bir değerlendirme yapmayı amaçlayan bir dizinin ilk yazısıdır. Bir ekonominin durumu ve bir ülkenin ekonomik performansıyla ilgili en kritik, en önemli üç makro gösterge reel ekonomik büyüme, enflasyon ve işsizliktir. Bunlara faiz oranları, bütçe açıkları (iç denge), cari işlemler açığı (dış denge) ile iç ve dış borçlar da eklenebilir. Bu yazı dizisinde fırsat buldukça sırasıyla enflasyon, işsizlik, reel ekonomik büyüme, faizler, cari işlemler dengesi ve kamu borçları irdelenecektir. Dolayısıyla bu yazıda sadece enflasyonla ilgili bir değerlendirme yapılmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK tarafından açıklanan resmi verilere göre 2025 yılının tamamı itibariyle –tüketici fiyat endeksi TÜFE bazında- enflasyon %30,89 olarak gerçekleşti. Acaba bu rakamı nasıl okumak gerekir? Yaklaşık %31 oranında bir enflasyon iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey midir? Son 20 yıllık dönemde Türkiye'de enflasyon nasıl bir seyir izlemiştir? Enflasyon neden yükselir? Nasıl düşürülebilir? Kısa kısa bu sorular üzerinde duralım.
Malûm son yıllarda Türkiye'nin en önemli ekonomik sorunlarının başında enflasyon geliyor. Biraz daha geniş bir zaman dilimini esas alarak bakarsak, denebilir ki, Türkiye maalesef 1970’li yıllardan beri sürekli kronik-yüksek enflasyon sorunuyla boğuşan bir ülkedir. AKP iktidarının ilk döneminde sağlanan siyasi ve ekonomik istikrar, en önemlisi de mali disiplin ve Merkez Bankası özerkliği sayesinde 2005-2016 döneminde başarılan “tek haneli enflasyon” dönemi bir istisna olmak üzere, Türkiye'nin son elli yılı esas itibariyle bir kronik-yüksek enflasyon dönemidir. Türkiye'de enflasyonun son yirmi yıllık seyri Tablo 1 ve Grafik 1’de gösterilmiştir.
Tablo 1: Türkiye'de Enflasyon (2005-2025, Yıllık, TÜFE, %)
| Yıl | 2005 | 2006 | 2007 | 2008 | 2009 | 2010 | 2011 | 2012 | 2013 | 2014 | 2015 |
| TÜFE (%) | 7,7 | 9,65 | 8,39 | 10,06 | 6,53 | 6,4 | 10,45 | 6,16 | 7,4 | 8,17 | 8,81 |
| Yıl | 2016 | 2017 | 2018 | 2019 | 2020 | 2021 | 2022 | 2023 | 2024 | 2025 | |
| TÜFE (%) | 8,53 | 11,9 | 20,3 | 11,8 | 14,6 | 36,1 | 64,3 | 64,8 | 44,4 | 30,9 |
Kaynak: TÜİK.
Fiyatlar genel seviyesindeki etkili ve sürekli artışlar anlamına gelen enflasyonun aşırı talep (talep enflasyonu), girdi maliyetlerindeki artış (arz/maliyet enflasyonu) ve eksik rekabet (tekelleşme) gibi nedenleri olmakla birlikte, tecrübeyle sabit olan bir gerçek, fiyat artışlarına hemen her zaman para arzındaki ölçüsüz artışların eşlik etmesidir. Nitekim iktisadın evrensel yasalarından biri para arzını aşırı şişirmenin fiyatları da mutlaka şişireceğini, yani karşılıksız para basmanın enflasyon yaratacağını söylemektedir.
Kamu harcamaları kısılmadığı, denk bütçe politikaları uygulanmadığı zaman bütçe açıkları kaçınılmaz olmaktadır. Bütçe açığını kapatmanın üç yolu vardır: borçlanmak, vergileri artırmak, para basmak.
İç ve dış borçların zaten kabarık olduğu ortamda borçlanmak hem kolay değil, hem de çare değildir; faizler üzerinde yükselme yönündeki baskıyı artırır. Anadolu irfanının bir vecizesinde ifadesini bulduğu üzere; “İtimadı lütuf sanıp borca sarılma/ Bir gün istenecektir sakın darılma!” Dolayısıyla borçlanmak bütçe açığını kapatmak için uygun bir yol değildir. Elde kalan iki alternatiften biri olarak vergileri artırmak, özellikle seçim öncesi dönemlerde mümkün değildir, zira bedeli iktidarı kaybetmek olabilir. Bu durumda bütçe açığını kapatmak için geriye tek bir seçenek kalmaktadır: para basmak. Maalesef Türkiye'de olan da budur: son yıllarda mali disiplinden sapılmış, artan bütçe açıkları para basılarak finanse edilme yoluna gidilmiş, buna bağlı olarak enflasyon da artmıştır. 2021 yılı sonbaharında “faiz sebep-enflasyon netice” şeklindeki, iktisadi rasyonaliteye ve tecrübeye aykırı, kritik makro göstergeler arasındaki içsel bağlantıları ve siyasi gerilim, belirsizlik, ülke riski ve beklentilerin kötüleşmesi gibi başka faktörleri hesaba katmayan takıntılı yaklaşımın sonucu olarak, siyasi talimatla faizlerin düşürülmeye çalışılması girişimi Türkiye'yi çok pahalıya mal olmuştur. Nitekim beklentilerin kötüleşmesi, dövize hücumun başlaması, kur riskini önce Hazine, sonra Merkez Bankası’na yükleyen “kur korumalı mevduat” uygulaması, kamu finansman açıklarının devam etmesi gibi nedenlerle enflasyon izleyen dönemde hızla artmış, 2020 yılındaki %14,6’dan 2023’te %64,8’e kadar yükselmiştir. ENAG’ın enflasyon tahminleri resmi rakamların neredeyse iki katı civarında seyretmiştir.
2024 yılında Hazine ve Maliye üst yönetimi değiştirilmiş ve “rasyonel zeminlere dönme” süreci başlamıştır. İzleyen dönemde devreye sokulan enflasyonla uyumlu faiz ve sıkı para politikası olumlu sonuç vermeye başlamış, enflasyon 2024’te %44,4’e, 2025’te de 30,9’a düşmüştür. Resmi çevreler 2026’da %20’li rakamlarda bir enflasyon öngörmekte, tek haneli rakamlarda enflasyon için 2027 yılını beklemek gerektiğine işaret edilmektedir.
2025 yılı enflasyon rakamı 2020 sonrası dönemin en düşük rakamı olması yönüyle olumludur. Ancak çift haneli rakamlarda bulunduğu seviye açısından bakıldığında Türkiye hâlâ dünyadaki en yüksek enflasyon oranına sahip ülkelerden biri durumundadır. Grafik 2’de görüldüğü üzere, 2025 ortaları itibariyle gıda enflasyonu açısından OECD ülkeleri arasında açık ara birinci sırada olan Türkiye’de enflasyon OECD ortalamasının (%4,6) tam 6,5 katıdır (%30,2).
Çeşitli vesilelerle defalarca vurguladığımız gibi, enflasyon tüketiciye de, üreticiye de, tasarruf sahibine de, girişimciye de, kısaca hiç kimseye faydası olmayan, aksine çok sayıda zararı ve yan etkisi olan bir sorundur. Fiyat sinyallerini bozar, kaynak dağılımında etkinliği azaltır, dar ve sabit gelirlileri fakirleştirir, gelir dağılımını daha da eşitsizleştirerek zenginle fakir arasındaki uçurumu derinleştirir, paranın alım gücünü düşürür. Ayrıca yüksek enflasyon ortamında maliyet hesapları yapılamaz hale geldiği, fiyat sinyallerinin bozulması öngörülemezliği ve riski artırdığı için de enflasyon yatırımları caydırır, dolayısıyla ülkenin büyüme potansiyelini aşağı çeker. Bu sayılan enflasyon maliyetlerinin vatandaşın cebine, geçim derdine ve iş dünyasına nasıl yansıdığı, dar ve sabit gelirleri nasıl perişan ettiği (asgari ücretin açlık sınırının altında kalmasını hatırlayalım) rahatlıkla gözlemleyebildiğimiz gerçeklerdir. Para basarak enflasyon yaratmanın bir tek para basma tekeline sahip merciye, yani devlete faydası vardır. Devlet bu sayede senyoraj geliri elde eder, enflasyon vergisiyle açıklarını kapatır, borçlarının reel değerini azaltır; yani sizden reel olarak 10 birim ödünç alırken, size –enflasyonun derecesine göre- 6-7 birim olarak iade eder.
Yazıya nokta koyarken, önemle altını çizmek gerekir ki, enflasyon kontrol edilemez bir canavar ya da “Tanrının gazabı” değil, yanlış ekonomi politikalarının ve belirli siyasi tercihlerin sonucu olarak ortaya çıkan, istenirse baş edilebilir, kontrol edilebilir bir sorundur. Bunun için kararlı bir siyasi irade, özerk Merkez Bankası, mali disiplin, denk bütçe politikaları, kamuda israf ve savurganlığa son verme ve karşılıksız para basmama kararlılığı yeterlidir.
Yeni yorum ekle