İslami Kesim ve Gazetecilik

24 Nisan 2016

Avrupa’da Aydınlanma Dönemi,  bilgi-entelektüel faaliyet-iktidar-siyaset ve din ilişkilerini kökten değiştirmiştir.  19. Yüzyılda başlayan sanayi devrimi ise toplumsal , siyasal ve ekonomik yapıda daha ciddi değişikliklere neden olmuştur.

Teknolojinin gelişmesiyle dış pazara yönelik üretimin artması ve ulaşım imkanları ile bunların dış pazarlara daha kolay sevkiyatının mümkün hale gelmesiyle, Avrupa’da yeni sınıflar ortaya çıkmış, mevcut sınıflar arasındaki dengeler de sarsılmaya başlamıştır.

Yine teknolojinin gelişmesi neticesinde matbaanın keşfi, eş zamanlı olarak bilginini de piyasasını genişletmiştir. Nitekim Fransız Devriminden sonra Fransa’da yayınların satışında ciddi bir artış kaydedilmiştir.

Yani yeni düzen, bilginin kitleyle daha kolay buluşmasıyla sonuçlanmış, saray-kilise-aristokrasi çemberinin dışındaki kitleler bilgilerle tanışmıştır. Elbette buna paralel gazetecilik de bir meslek haline gelmiş, medya artık yeni düzenin önemli bir aracı haline gelmiştir. Yani haber ve bilginini kitleselleştiği bir aşamaya geçilmiştir.

Medya bu anlamda yeni ortaya çıkan sınıflarla eskiden dönüşüme uğramış sınıflar arasında  ortaya çıkan yeni ilişki biçiminin bir ifadesi olarak anlaşılabilir.

Ülkemize de gazetenin girişi, Batılılaşma süreciyle beraber gerçekleşmiştir. Gazete,  Batılılaşma-modernleşme kıskacında kurtuluş reçetelerinin de tartışma zemini işlevi görmüştür.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla da gazeteler ülkemiz açısından yeni düzenin sesidir. Devlet eliyle burjuvazinin oluşturulduğu bir ortamda gazete sermayesinin de bunun dışında kalması düşünülemezdi. Öyle de oldu.

Devletçi bir anlayışın en büyük gücüydü  gazeteler. Kitlelerin ‘bilgilendirilmesi’ ve devrimlerin benimsetilmesinin önemli aracı haline geldi. 1950’li yıllarla Türkiye’nin çok partili siyasi hayata geçmesiyle, gazetecilik dünyasında da aykırı sesler ortaya çıkmaya başladıysa da, bu aykırı seslerin kendi gazetelerini oluşturması 60’lı yıllardan sonra başlar. Ama tam bir özgür basından söz etmek hala zordur.

Elbette Türkiye’de medyanın gelişimi, demokrasinin ve demokrasi zihniyetinin yerleşmesi süreciyle atbaşı gitmektedir. Bu kısa yazıda gazeteciliğin bir tarihçesini verme niyetinde değiliz. Daha  ziyade islami kesimin medya ile ilgili yaşadıklarının ana fikrine işaret etmekle yetineceğiz.

İslami kesimin kendi düşüncelerini ifade edecek  gazeteleri, ya siyaset ya cemaat gibi yapılanmaların paralelinde ortaya çıkmıştır. Milli Gazete bunun adeta ilk örneklerindendir. Milli Nizam geleneğinin gazetesi olarak ortaya çıkmış ve büyük sermayenin elinde tuttuğu dağıtım tekellerinde tutunmaya çalışmıştır.

İslami kesimin içindeki apolitik fikri gelişmeler aynı grubun Yeni Devir’i çıkarmasıyla kendilerine bir zemin bulmuş olurlar. Ancak Yeni Devir macerası, siyasi düşüncenin bağımsız bir fikri gelişmeyle birlikte yaşama zorlukları Yeni Devir’e sınırlı bir ömür biçmiştir. Ama şunu unutmayalım ki Yeni Devir belirli bir kuşak üzerinde ciddi izler bırakmıştır.

İslami kesimin gazetecilikle sınavı her zaman zor dönemeçlerden geçmiştir. Sermaye-güç-iktidar-siyaset ilişkileri, bu dönemeçlerin güçlüklerine rengini vermiştir.

Türkiye’de gerek siyaset gerek cemaat anlayışının esnek olmayan ve paylaşmaktan hoşlanmayan niteliği bu güçlüklerin başlıca sebebidir. Yani güç-itaat-biat ilişkisi, diğer kesimlerde olduğu gibi fikri gelişimin ve özgürlüğün önüne engeller koymakta cömert davranmıştır.

İslami kesimin iktidarla buluştuğu dönem bunun örneklerini sergilemiştir. İktidar, üzerine oturduğu zemini fikri yönden inşa edenlerle ilişkisini bir uzlaşma arayışı ve istişare sürecine dönüştürmek yerine, her kesimin  siyasete biatını esas alacak bir mantık ve yaklaşım üzerine bina etmeye çalışmıştır. Bu, esasen, içinde neşvünema buldukları sistemin mantığının mirasçıları olmaktan kaynaklanıyor. Bu mantık  hem Türkiye geneli  hem de islami kesim bakımından , retorikte dilden düşmeyen demokrasinin içselleştirilememesi ile yakından ilgilidir.

Siyasi gücün Türkiye’de en önemli özelliği uzlaşma/istişare körlüğüdür. Bunu sadece islami kesimle sınırlamak doğru olmaz. Her siyasi parti için muhalefet ve iktidar retoriklerinin farklılaşması da, bu uzlaşma ve istişare körlüğü sonucunda ortaya çıkmakta; siyaset iktidarda da muhalefette de kendi fikriyatını kendi kurumsal yapısının kıskançlığı içgüdüsüyle oluşturmaktadır.

Siyasetin eleştirel fikre, ancak muhalefet döneminde ihtiyacı olur. İktidar sonrası her ilişki biat ilişkisi çerçevesinde şekillenir.

2000’li yıllarda da bu konuda farklı bir yaklaşım gözükmüyor.  Gerek siyasi iktidarın gerek cemaat yapılarının gazetecilik anlayışları iç asabiyet güdüsünde kurgulandı.  Biat etmeyenin tasfiyesi, islami kesimin güç algısı döneminde daha da acımasız oldu. Bu dönemde de,  hiçbir inanç ve sözün sınavdan geçmeden sağlamasının yapılamayacağı düşüncesini pekiştiren pek çok örnekleri  gördük.

Bu olgu da Türkiye’de cemaat ve siyaset mantığının sorgulanması gerekliliğinin bir kez daha altını çizmiş oluyor.