Kürt Sorununda Başa Sarmak: Doğrular, Yanlışlar, Yapılması Gerekenler

17 Haziran 2016

 

 

Kürt sorunu ve onunla bitişik terör sorunu, hiç kuşkusuz, bu memleketin kangren olmuş en önemli sorunu. Aylardır gün geçmiyor ki bir yerlerde bir terör saldırısı, bir patlama olmasın, bir yerlerden çatışma haberleri, şehit cenazeleri gelmesin, yürek paralayan manzaralar, gözyaşlarının ağıtlara karıştığı üzücü hadiseler yaşanmasın. Oysa bir ara epey ümitlenmiştik. Silahlar susmuş, şehit cenazeleri gelmez olmuş, barış umutları yeşermişti. Bu defa bu iş olacak, mesele bu sefer çözülecek diye umutlanmış, kalbimiz barış ve huzur heyecanıyla çarpmaya başlamıştı.

Olmadı. Çözüm Süreci hayırlısıyla tamamına ermedi. Ateşkesin sürekliliği sağlanamadı. “Kürt tarihinin en büyük anlaşması” yapılamadı. Türkler ile Kürtler arasında kalıcı bir barışı sağlayacak süreç tamamına erdirilemedi. Silahlar yeniden devreye girdi, müzakere masası devrildi, yumruklar sıkıldı, savaş tamtamları ötmeye, bombalar patlamaya, silahlar konuşmaya, şehit cenazeleri gelmeye başladı. Buna paralel olarak devlet kanadında sertleşmeler, restleşmeler, “kana kan, dişe diş” çağrıları yükselmeye, dokunulmazlıkların kaldırılması talep edilmeye, Terörle Mücadele Kanununun yumuşatılması yönündeki talepleri nedeniyle AB ile restleşilmeye başlandı. Velhasıl Kürt sorununda başa sardık, 1990’lı yılların başına geri döndük. Dokunulmazlıkların kaldırıldığı, milletvekillerinin yaka-paça Meclisten atıldığı, faili meçhullerin devreye girdiği, sivil iradenin ortadan kalkıp askeri otoritenin yegane belirleyici hale geldiği, giderek “28 Şubat Süreci”ne evrilip 2001 kriziyle “taçlanan” o karanlık, şaibeli, haksızlık ve hukuksuzlukların vakayı adiye haline geldiği o iç karartıcı dönemi andıran gelişmeler yaşanmaya başlandı…

Peki ne oldu da böyle oldu? Neden Kürt sorununda ve onunla bitişik terör sorununda başa sardık. Çözüm Süreci neden akamete uğradı? Neden yeniden silahlar konuşmaya başladı? Neden barış umutları bir kez daha “başka bir bahara” kaldı? Bunun birçok nedeni var şüphesiz. Bu yazıda Kürt ve terör sorunu bağlamında bugün gelinen noktayı anlamamıza yardımcı olmak üzere, bu süreçte yapılan doğrular, yanlışlar ve bundan sonra yapılması gerekenler irdelenmektedir.

Kürt Sorununun Tarihi, Felsefi, Sosyolojik Kökenleri

Meselenin tarihi kökenleri Cumhuriyetin ilk yıllarına, hatta Osmanlının son dönemlerine kadar gitmektedir. Fransız Devriminden sonra, özellikle de ondokuzuncu yüzyılda tüm dünyada yayılan ve hayli etkili olan milliyetçilik dalgası, bununla bağlantılı olarak Osmanlı dâhil bütün imparatorlukları derinden sarsan, her etnik unsurun kendi ulus-devleti peşine düşmesi, meselenin tarihi-felsefi-ideolojik anlamda temel kaynaklarından biridir. Daha özelde, Cumhuriyet dönemiyle ilgili konuşacak olursak, çok dinli, çok mezhepli, çok dilli ve çok etnik unsurlu bir imparatorluğun külleri üzerinde tek dinli, tek mezhepli, tek dilli ve tek etnik unsurlu, kısaca çoğulculuğa izin vermeyen tektipçi bir ulus-devlet inşa etme çabası, Kürt meselesinin tarihi-sosyolojik en önemli çıkış noktası olarak kabul edilebilir.

Cumhuriyet tarihi boyunca hükümetlerin, onların da üstünde devletin izlediği inkâr ve asimilasyon politikaları Kürt sorununun zaman içinde çözülmek yerine daha da büyümesine ve kangrenleşmesine yol açmıştır. Rahmetli Özal’a gelinceye kadar “devletlülerimiz”den hiç kimse bu meseleyle yüzleşmek istememiş, herkes ya “duymadım, görmedim, bilmiyorum” mottosuyla adeta “üç maymun”u oynamış, ya da askeri-polisiye tedbirlerle bu meselenin çözüleceğini sanmıştır. İlk defa rahmetli Özal ve dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis bu meselenin sadece askeri tedbirlerle çözülemeyeceğini, Kürt realitesini tanıyıp onun gerektirdiği siyasi, iktisadi ve hukuki açılımları yapmak gerektiğini dile getirmiştir. Doğrusunu Allah bilir, ama belki de bu yüzden, 1993 yılı başlarında biri şaibeli bir uçak kazasında, biri de aniden, zehirlenerek hayata veda etmiş, her ikisi de bu netameli sorun konusundaki cesur çıkışlarının bedelini hayatlarıyla ödemiştir. Demirel bir ara “Kürt realitesini tanıyoruz” demişse de, onun yönetimi altında meselenin çözümüyle ilgili hemen hiçbir reform yapılmamış, böylece sorun bütün boyutlarıyla varlığını devam ettirmiştir.

Özal’dan sonra bu meseleye ilk defa ciddiyetle eğilen, meselenin farklı boyutlarını gören ve bunun için risk alarak “Çözüm Süreci”ni başlatan lider, hakkını teslim edelim, Erdoğan’dır. Şayet Erdoğan başlatmış olduğu Çözüm Sürecini tamamına erdirebilmiş olsa, onun öncülüğünde Kürt sorununa iki taraf için de tatminkâr bir çözüm bulunabilmiş, silahlar susturulabilmiş, terör sorunu bitirilebilmiş, çok özlediğimiz barış ve huzur sağlanabilmiş olsa, müthiş olurdu. Bu meseleyi çözüme kavuşturanlar bu memlekete çok büyük bir hizmet yapmış olur, bu meseleden çok çekmiş masum insanların, yavrularını hayatlarının baharında kaybetmek istemeyen anaların kıyamete kadar duasını alırlardı. Oysa 2015 Temmuz’undan beri yaşananlar, maalesef, kalıcı bir barıştan giderek uzaklaştığımızı, yeniden kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş çözümsüzlük sürecinde debelenmeye başladığımızı gösteriyor. Çatışmalar, bombalar, patlamalar, şehit cenazeleri, provokatif eylemlere sahne olan cenaze törenleriyle örülü bildik üzücü görüntüler, aylardır hayatımızın parçası haline gelmiş durumda.

Acaba neden, bu süreç hedeflendiği gibi barışla noktalanmadı da, tekrar başa sarmak zorunda kaldık? Peşinen söyleyelim, sürecin bu şekilde akamete uğramasının tek bir suçlusu yok, az veya çok hepimiz suçluyuz, hepimiz sorumluyuz. Elbette sorumluluğun büyüğü devlet gücünü elinde tutan iktidar sahiplerindedir. Ama muhalefetiyle, Kürt siyasi hareketiyle, aydınlarıyla, eli kalem tutanlarıyla, para ve nüfuz sahipleriyle, vb. bu süreçte üzerine düşen vazifeyi yapmayan herkesin belirli ölçüde sorumluluk taşıdığını belirtelim. Aşağıda bugün bir çıkmaza girmiş görünen Kürt ve terör sorununun çözümü bağlamında önce yapılan doğrulara, ardından yanlışlara, en sonunda da bundan sonra yapılması gerekenlere değinilmiştir.

Kürt Sorunu ve Terörle Mücadele Bağlamında Yapılan

Doğrular…

  • Onlarca yıllık inkâr ve asimilasyon politikalarını bırakıp, “Kürt realitesini tanımak” doğruydu.
  • Kürt realitesini tanımanın bir gereği olarak meseleyi askeri-polisiye tedbirlere indirgemeden, meselenin çözümü için kapsamlı siyasi, iktisadi ve hukuki reformlar yapılması gereğinin farkına varmak ve bunu dile getirmek doğruydu.
  • Bu çerçevede başlatılmış olan ve Kürt sorununa barışçı çözüm bulmayı ve terörü sona erdirmeyi hedefleyen “Çözüm Süreci” açılımı, son derece takdire değer bir açılımdı.
  • Yine bu sürecin bir parçası olarak Oslo Görüşmeleri de, İmralı’ya heyetler gönderip görüşmeler yapmak da, meselenin nasıl çözüme kavuşturulacağıyla ilgili müzakereler yapmak da doğruydu.
  • 16 Kasım 2013 tarihinde Başbakan Erdoğan’ın Mesut Barzani, İbrahim Tatlıses ve Şivan Perver ile Diyarbakır’da halkın huzurunda kucaklaşması, toplu açılış törenine katılması, yüzbinlerce hatta milyonlarca insanı heyecanlandıran, sevinç gözyaşlarına boğan sevgi, barış ve kardeşlik mesajları vermesi son derece isabetli, takdire değer bir hareketti.
  • 21 Mart 2014’te Diyarbakır’da okunan ve geniş yankı yapan Nevruz mektubunda Öcalan’ın “Irkçı, ayrımcı, üstenci ve kan kokan nefret söylemlerine karşı, bin yıllık kardeşlik serüvenimizle Türkiye halkları en etkili cevap olacaklardır. Bütün inançların, halkların, kültürlerin ve emeğin kendisini özgür hissedeceği bir özgür ve tam demokratik ülkeye olan inancımla.. hepinizi selamlıyorum. Kendini çağına ve insanlığa karşı sorumlu sayan herkesi büyük barışımızın yapı taşı olmaya çağırıyorum” sözlerinde ifadesini bulan barışçı yaklaşım, doğru bir yaklaşımdı.
  •  Terör örgütü militanlarını silahlarını bırakmaya, Türkiye’ye dönmeye ve sosyal hayata adapte olmaya çağıran, bunun için gerekli düzenlemeleri yapmaya başlayan girişimler doğruydu.

 

Şimdi de Yanlışlar…

  • Habur’da silahlarıyla birlikte gelip teslim olan militanların gelişinin milliyetçi damarı kabarık toplum kesimlerinde infial yaratacak bir gövde gösterisine dönüştürülmesi yanlıştı. Daha sade, infial yaratmayacak bir dönüş merasimi düzenlenebilirdi. Belki de bunun böyle olmasını özellikle isteyen karanlık odakların tezgahına gelinmemeliydi.
  • Bu görüntülerin yarattığı infial üzerine, Ak Partinin oyları düşmeye başladı diye, Erdoğan’ın hemen ağız değiştirip “ya sev ya terket” söylemine başvurması yanlıştı. “Kimse hesabını yanlış yapmasın. Bu memleket terör belasına yeterince evladını kurban etti. Bu mesele ne pahasına olursa olsun bitecek, buradan geri dönüş yoktur, her ne suretle olursa olsun süreci akamete uğratmak isteyecekler karşılarında beni bulur, nokta!” diyebilmeli, zikzak çizmemeliydi.
  • Yine aynı dönemde kime ve neye hizmet ettiği belli olmayan “Biz bu Kürtleri tükürüğümüzde boğarız” diyen bir insanı İçişleri Bakanlığına getirmek ve milliyetçi-şahin politikalara yönelmek yanlıştı.
  • Uludere’de devletin kendi uçaklarıyla kendi vatandaşlarını bombalayıp yok etmesi yanlıştı, tam anlamıyla bir faciaydı. Olayın üzerine gidilmemesi, bu emri kimlerin verdiğinin, ne amaca hizmetle bunu yaptıklarının ortaya çıkarılmaması, gereken cezaların verilmemesi, velhasıl Uludere faciasının üzerine gidilmemesi ise, daha büyük bir yanlıştı.
  • Oslo Görüşmeleri’ni yürüttü diye MİT Müsteşarı’nın sorguya çağrılması fahiş bir hataydı. Devletin hangi kademelerinin ve kimlerin aklı olduğu şaibeli bu hareket, doğrudan Çözüm Sürecini baltalamaya yönelikti.
  • Kürtlerin kontrolündeki Kobani, İslam adına dehşet saçan ve kime hizmet ettiği belli olmayan terör örgütü IŞİD tarafından kuşatıldığında, zor durumdaki Kürtler Türkiye’den yardım talep ettiklerinde bunu “PKK’ya destek” olarak telakki edip, istenen yardımı reddetmek hataydı. O kritik noktada Kürtlere yapılacak yardım, sürecin ondan sonraki gelişimini tamamen bambaşka bir mecraya sokabilirdi.
  • Türkiye “Kobani’de Kürtlere yardım etmedi” diye insanları sokağa çıkmaya ve isyan etmeye çağırıp 7-8 Ekim olaylarında onlarca insanın can vermesine sebebiyet vermek, Kürt siyasi temsilcilerinin büyük hatasıydı.
  • Yine Kürt siyasi hareketinin, -elini taşın altına koyarak Çözüm Sürecini başlatmış ve o yönde reformlar yapmaya başlamış bir lider olarak- Erdoğan’ı takdir etmek ve onunla sıkı işbirliği yapmak yerine, kısır siyasi hesaplarla “Seni Başkan yaptırmayacağız” söylemine kendini hapsetmesi büyük hataydı.
  • Çözüm sürecinin hatırı için militanların hareketliliğinin görmezden gelindiğini fırsat bilip Sur’a, Silvan’a, Şırnak’a, Nusaybin’e ve daha birçok yere yığınak yapmak, silah depolamak, “devrimci halk savaşı” hazırlıkları yapmak terör örgütü PKK adına fahiş hataydı. Hükümetin iyi niyeti bu şekilde suiistimal edilmemeliydi.
  • Yine PKK’nın ve HDP’nin, 7 Haziran 2015 seçimlerinde aldıkları ciddi destekle seçmenin kendilerine yüklediği barış ve çözüm sorumluluğunu hoyratça harcayarak, seçimlerden 1 ay sonra Temmuz 2015’te silahlı çatışma, hendek ve halk ayaklanması sürecini başlatması ve barış sürecini fiilen bitiren taraf olması büyük hataydı. Onlardan beklenen, barış sürecini baltalamak değil, daha da ileri taşımaktı.
  • Suriye’deki Kürt Hareketi PYD’nin, “Türkiye ile iyi ilişkiler kurma” isteğini defalarca dile getirmesine rağmen, Türkiye’nin başından beri PYD’yi doğrudan “PKK uzantısı” olarak kabul edip mesafeli davranması ve iletişim kanallarını açık tutmaması yanlıştı. PYD ile kurulacak iyi ilişkiler ve iletişim kanallarının açık tutulması, sürecin kaderini daha olumlu etkileyebilirdi.
  • Suriye’de Esed karşıtı muhalefetin gücünü ve insicamını, Esed’e karşı başarı şansını iyi analiz etmeden, ABD, AB ve NATO’daki müttefiklerimizle Esed sonrası için ortak planlar geliştirmeye çabalamadan, kendi başına buyruk hareket etmek ve gücümüzle mütenasip olmayan tehditkar tavırlar sergilemek, büyük hataydı. Bu hatanın bedeli çok ağır oldu: çiğnediğimiz dış politika ilkelerimiz, milyonlarca mülteci, yüzbinlerce ölü, yürek dayanmayan insani trajediler.
  • Suriye krizi ile ilgili olarak Türkiye’nin yaptığı yanlışlar hem ABD ve Batının Suriye politikalarını değiştirdi, hem bu güçlerin bize karşı cephe alıp Türkiye’yi yalnız bırakmalarına yol açtı, hem de PYD’nin bölgede özerk bir alan elde edip Batılı güçler nezdinde “güvenilir müttefik” haline gelmesine sebep oldu. Bugün ABD ve koalisyon güçleri Türkiye’nin bütün serzeniş ve tepkisine rağmen, “gözümüzün içine baka baka” PYD’ye yardım ediyor, onun alan genişletmesine destek veriyor, IŞİD’le mücadele politikalarını PYD üzerinden yapıyorlar.
  • Gerek PKK, gerekse onunla bağlantılı Kürt siyasi hareketinin Türkiye ile yürüyen müzakere sürecini bir kenara bırakıp, bölgeyle ve olası bir Kürt devletiyle ilgili hesaplarını değiştirmeleri ve Türkiye’de terörü yeniden hortlatmaları, benim kanaatimce, Türkiye’nin Suriye ve PYD politikalarında üst üste yaptığı yanlışlarla doğrudan bağlantılıdır. Türkiye’den parça koparıp PYD’nin özerk bölgesiyle birleştirip buradan bir Kürt devleti çıkarma zehabı, bir yandan Türkiye’de sürecin çok yavaş ilerlemesi ve güven duvarının bir türlü aşılamaması, bir yandan da Suriye krizinin çözümsüzlüğe garkolup Kürtleri öne çıkarır yöne evrilmesiyle bağlantılıdır.
  • Davutoğlu hükümetinin 28 Şubat 2015’te çözüm yönünde ilerleme gayretiyle organize ettiği “Dolmabahçe Mutabakatı”nı tanımamak, bu girişimlerden rahatsız olmak, “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” söylemine sarılmak yanlıştı.
  • İşler ters gitti diye hemen “kana kan, dişe diş” siyasetine geri dönmek, karanlık 1990’lı yılların ilk yarısında uygulanmış şahin politikalara geri dönüş sinyalleri vermek, bu çerçevede dokunulmazlıkları kaldırmak yanlıştı. Siyasetin önünü tıkamak sadece terörü azdırır, “sürgünde parlamento” arayışlarına kapı aralar.
  • Bazı milletvekilleri dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda aleyhte oy kullanabilir, dolayısıyla tasarı Meclisten geçmeyebilir endişesiyle, TBMM’nin hukukla ilgili çeşitli komisyonlarında görev yapmış kelli felli bazı vekillerce “Anayasa ihlal edilmiş olur, ama bir şey çıkmaz, milletvekilleri oylarını göstererek kullanabilirler” söylemini dile getirmesi çok yanlıştı. İşimize gelince anayasanın ihlal edilmesine yeşil ışık yakmak hukuka, hukuk devletine ve adalete olan güveni zedeler, keyfiliği meşrulaştırır. Bugün en önemli sorunlarımızdan biri budur.

Bundan Sonra Ne Yapmalı?

  • Olan oldu, “yan yattı, çamura battı,” araba devrildi. Üzgünüz, moralimiz bozuk, canımız sıkkın, içimiz daralıyor. Peki bundan sonra ne yapmalı? Oflayıp puflamalı, duvarları yumruklamalı, sağa sola sövüp saymalı mı?
  • Hayır. Her şeyden önce ümitsizliğe kapılmamalı, “olmuyor, ne yapsak boş” duygusuna asla kapılmamalı. “Bu millet böyle ne badireler atlattı, bunu da atlatacaktır elbet” diye düşünmeli…
  • İkincisi, bu sürecin tıkanmasında baş rolü oynayan bir etmen olarak, dış politikamızda esaslı bir revizyon yapılmalı. (Bu konuda daha ayrıntılı bir tahlil için, bu sitede daha önce yayımlanmış olan, bendenize ait “Dış Politikada Revizyon Şart!” başlıklı yazıya bakılabilir: http://fikircografyasi.com/makale/kacirilan-altin-firsat-dis-politikada-revizyon-sart)
  • Bu çerçevede son günlerde dile getirildiği gibi, gerçekten de “dost çoğaltıp düşman azaltacak” adımlar atılmalı. Suriye politikası da, PYD politikası da, AB politikası da gözden geçirilmeli; gücümüzle mütenasip olmayan, efelenmeci “hümerme siyaseti” bir kenara bırakılmalı. “One minute” ve Mavi Marmara’dan sonra İsrail’le bile yeniden anlaşma zemini arayan bir devlet, pekala aynı şeyi AB ile de, ABD ile de, Rusya ile de yapabilir.
  • Üçüncüsü, vatandaşın can güvenliği ve kamu düzeninin sağlanması için terörle mücadele elbette yapılmalı, hendekler temizlenmeli, kurtarılmış mahalle ve ilçeler sözümona “kurtarıcılar”dan kurtarılmalı. Buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak, bununla da yetinilmemeli.
  • Dünyanın hiçbir yerinde ayrılıkçı terör silahlı mücadele ile bitirilebilmiş değildir. Bu sorun eninde sonunda müzakere masasında, görüşerek, konuşarak, karşılıklı tavizler vererek, arada bir güven tesis ederek ve anlaşarak çözülmüştür. Bunu unutmamak, iletişim kanallarını kapatmamak gerekir.
  • Dördüncüsü, terörün de, Kürt sorununun da, Alevi sorununun da, sırtımızdaki öteki pek çok kamburun da son tahlilde “adam gibi bir Anayasaya sahip olmamak”la bağlantılı olduğu unutulmamalıdır. Türkiye’nin özgürlükçü, sivil, çoğulcu ve demokrat bir anayasaya, hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne, herkesi birinci sınıf vatandaş kabul eden kucaklayıcı bir anlayışa ihtiyacı vardır. Geçmişte Kemalist askeri vesayet rejimince denenmiş ve hiçbir sonuç vermemiş şiddet, dayatma, baskı, ayrımcılık, inkâr, asimilasyon, yok sayma, adam yerine koymama ve zorla yola getirme politikalarına asla geri dönülmemelidir.
  • Son olarak, Kürt sorununu barışçı yollardan çözmek, terörü bitirmek, hem ülkenin kendi içinde hem de dışarda barışa odaklı politikalar uygulamak, aslında Türkiye’yi ayak bağlarından kurtarmak demektir. Türkiye’yi asıl uçuracak olan, büyütecek olan, saygınlığını artıracak olan bu tür yapıcı, reformcu, değişimci ve özgürlükçü politikalardır. Dost çoğaltıp düşman azaltacak, dosta güven düşmana korku verecek bir Türkiye’nin yolu ancak demokrasi, özgürlük ve hukuk devletinden, barış ve bütünleşmeden geçer...