Teorik Zemin
Geçen yazımızda ABD-İsrail ve İran arasındaki çatışmayı “kutsal zamanın sonu” bakış açısıyla değerlendirmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim ve bu modellemeye Türkiye faktörünü de ekleyelim.
Her dini gelenek, kendi vahiy sürecini tarihsel zamanın anlamlandırılmasında bir dönüm noktası olarak kabul eder. Bu çerçevede tarih, “vahiy öncesi” (pre-revelation) ve “vahiy sonrası” (post-revelation) olarak iki farklı bilinç düzeyinde okunabilir. Böylesi bir ayrım analizimizin temel bakış açısına da bir netlik kazandıracaktır. Her din, kendine bahşedilen vahiyden sonra, tarihsel döngüyü başlatır ve hayatta yeni hiçbir şey olmayacağı gerekçesiyle, tarihin sonunu beklemeye başlar. Bu belki de bir son değil yeni bir başlangıçtır. Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar için tarihsel döngü çok farklı zamanlarda başlar. Zira her bir vahiy dönemi binlerce yıllık ardıllığın hikayesini yaşatır.
Bu yüzden tarihin sonuna ilişkin tasavvurlarda en aceleci olan vahyi ilk sonlanmış olandır. Müslüman toplumlarda kıyamet senaryoları üzerine bir tasavvur olsa da devletler politik söylemlerini bunun üzerine inşa etmez. Şia’da durumun farklı olduğunu belirtmiştik. Bu durum, bazı aktörlerin “yaklaşan son” bilinciyle daha hızlandırılmış stratejiler üretmesine, diğerlerinin ise daha uzun vadeli tarihsel perspektifle hareket etmesine yol açmaktadır. Politik açılımlardaki farklılıklar “sonu hızlandırmak”, “sona hazırlamak” ve “sonu geciktirmek” olarak tecelli ediyor. Bu yüzden uluslararası ilişkileri “Çok Zamanlı Uluslararası Sistem Teorisi” (Multi-Temporal International System Theory) kapsamında değerlendirmek gerekiyor.
Kutsal Zamanın Yansıması
Kutsal Zamanın Stratejisi perspektifi, ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilimi yalnızca askeri bir çatışma olarak değil, teolojik zaman algıları ve mesiyanik hedefler üzerinden ele alarak Ortadoğu’daki dinamikleri farklı bir boyuta taşır. Bu yaklaşım, rasyonel siyasetten ziyade, “kutsal” bir takvime göre hareket eden bir üçgenin varlığına işaret eder. Bu çerçevede bölgedeki aktörlerin stratejileri kendi inanç sistemlerindeki eskatolojik beklentilerle uyumlu olarak çarpışır; Türkiye ise bu teolojik satranç tahtasında rasyonel bir dengeleyici olarak konumlanır.
Zamanın sonu algısı İsrail ve Evangelist ABD’yi, “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” anlayışıyla, Üçüncü Tapınak’ın inşası ve Mesih’in gelişi için zemin hazırlamaya, İran’ı ise, Velayet-i Fakih kurumu üzerinden 12. İmam’ın (Mehdi) gelişini hızlandıracak kaosu ve direnişi yönetmeye zorluyor.
ABD, İsrail’e yalnızca stratejik bir müttefik olduğu için değil; ABD’deki güçlü Evangelist damarın, İsrail’in bekasını kendi kurtuluşları için bir ön şart olarak görmesi nedeniyle destek verir. Bu blok için “zaman”, kutsal metinlerdeki kehanetlerin gerçekleşme hızıdır. Kudüs’ün başkent ilanı gibi adımlar bu “kutsal saati” ilerletme çabası olarak okunur.
İran, Batı’nın mesiyanik takvimine karşı kendi “kutsal zamanını” koyar. Lübnan, Suriye ve Yemen’deki varlığı nüfuz alanı olmanın ötesinde, “kutsal yürüyüşün” lojistik duraklarıdır. İran, İsrail’i “Deccali” bir figür olarak konumlandırır ve savaşı askeri kazanımdan ziyade bir “iman testi” olarak görür.
Hali hazırda üç aktör arasında cereyan eden çatışma, kara harekatları ile desteklenerek topyekün bir savaşa dönüşürse, Armageddon veya Melhame-i Kübra beklentisinin tetiklenmesini olası hale gelecektir. Bu durumda, uluslararası sistemin güvenliği, enerji hatlarının kontrolü ve ekonomik istikrarın tesisi için haritaların değiştirilmesi arzusu bir anda sümen altı edilip, “hakikatin tesisi” stratejik bir öncelik olarak ortaya çıkıverir. Diplomasi bu çerçevede yalnızca “zaman kazanma” aracıdır; nükleer faktör ise caydırıcılıktan ziyade “nihai sonu” getirecek apokaliptik araçlar olarak kodlanabilir.
Bu aktörlerin davranışları tamamen teolojik motivasyonlarla açıklayamayız elbette; ancak eskatolojik anlatıların, stratejik karar alma süreçlerini meşrulaştırıcı ve yönlendirici bir etkiye sahip olduğu da göz ardı edilemez.
Türkiye’nin Eskatolojik Beklenti Yokluğu: Avantaj mı, Risk mi?
Türkiye; ne ABD-İsrail eksenindeki 'apokaliptik zorlama' ne de İran hattındaki 'Mehdiyet odaklı' eskatolojik takvime eklemlenmiştir. Bu seküler duruş, Ankara’yı bölgenin en öngörülebilir rasyonel aktörü kılarken; rakiplerinin 'kutsal kronolojisi' içinde Türkiye’nin hamlelerinin 'stratejik bir sapma' veya 'aşılması gereken seküler bir baraj' olarak algılanma riskini de beraberinde getirmektedir. Türkiye, 'Arz-ı Mevud Barajı' kimliğiyle, İsrail’in teolojik yayılmacılığının Anadolu sınırlarına dayanan eskatolojik ucuyla yüzleşmektedir. Bu coğrafi temas, Türkiye’yi rasyonel bir aktör olmanın ötesine taşıyarak, 'kutsal stratejinin' doğrudan hedefi ve beka mücadelesinin kilit taşı haline getirmektedir.
Türkiye’nin Ortaya Koyduğu Dış Politika: “Rasyonel Fren”
Türkiye, kutsal bir takvime göre değil; milli çıkarlar ve bölgesel istikrar takvimine göre hareket ediyor. Seküler jeopolitik anlayışla enerji koridorları, sınır güvenliği ve mülteci akını gibi somut verilerle uğraşmak zorunda. Rakiplerinin “kehanet” odaklı hamleleri, somut tehditler olarak Türkiye’nin karşısına çıkmaktadır. “Arabuluculuktan” ziyade “Alan Kapatma” yaklaşımıyla, mesiyanik bir çatışmanın içine çekilmek yerine, çatışma alanlarını kendi güvenlik kuşağıyla bloke ederek, kutsal savaşın genişlemesini engellemeyi hedeflemektedir. Türkiye bu çerçevede yalnızca bir dengeleyici değil, aynı zamanda “zamanlar arası tampon aktör” olarak konumlanmaktadır. Bu da Türkiye’yi bölgenin en kaçınılmaz ülkesi yapmaktadır. Greenwich ile Kandilli’nin çoklu zamanın uzlaştırılması yönündeki çıkar temelli birlikteliği, Türkiye’yi finans, enerji ve ticaret alanında tahminlerin ötesine bir güce kavuşturabilir. Lakin bu teklifin, en az kendisi kadar büyük bir tehdidi de bünyesinde taşıdığı bilinmeli.
Aktörler Üzerindeki Etkileri
ABD ve İsrail’deki eskatolojik gruplar için Türkiye: “ikna edilmesi gereken seküler bir engel” ve teolojik sınır genişletme stratejisinin önündeki en büyük siyasi/askeri settir. Bu nedenle Türkiye’nin finansal ve askeri desteklerle kontrol altına alınması icap etmektedir.
İran için ise: Türkiye’nin tarafsızlığı, İran’ın bölgedeki Şii-Sünni kutuplaşması üzerinden yaratmak istediği “kutsal kaos”un, Sünni dünyada tam karşılık bulmasını engellemektedir.
Bölge ülkeleri için Türkiye: bir “güvenlik şemsiyesi” potansiyeli taşır; mesiyanik çılgınlıklara karşı sığınılabilecek bir “orta yol” modeli sunar.
ABD-İsrail’in “Tanrısal bir krallık” kurma çabası ile İran’ın “Mehdiyet” eksenli direnişi, zamanın sonuna doğru bir yarış içindedir. Türkiye’nin eskatolojik bir hedefinin olmaması, onu hem bu savaşın en büyük hedefi hem de tek çözümü haline getirmektedir. Türkiye, “kutsal zamanı” bekleyenlerin değil, “tarihsel zamanı” yönetenlerin politikasıyla, zamanı zorlamak yerine, rasyonel bir dengeleyici gibi hareket etme eğilimindedir.
Olası Savaş Senaryoları ve Etkileri
Mevcut çok zamanlı yapı, çatışma dinamiklerini klasik savaş senaryolarından farklılaştırmaktadır. ABD-İsrail-İran arasında olası bir savaş için üç ana senaryo öngörülebilir:
“Kontrollü kaos” (en olası): Sınırlı çatışmalar, vekil güçlerin kullanımı ve ekonomik savaşla karakterize edilir. Bu senaryoda İran ayakta kalır, İsrail’in güvenliği artar ve ABD doğrudan bataklığa girmez.
“Bölgesel savaş”: Lübnan, Suriye ve Irak’ın dahil olmasıyla enerji ve göç krizlerinin patlak vereceği bir çatışma ortamı oluşur.
“Büyük kırılma” (düşük ama kritik risk): Doğrudan ABD/İsrail-İran savaşı anlamına gelir ve küresel sistemi sarsacak bir etki yaratabilir.
Türkiye’nin Rolü ve Avantajları
Türkiye’nin eskatolojik motivasyonla hareket etmemesi; arabulucu rol oynamasına, enerji ve ticaret geçiş noktası haline gelmesine ve kaosta bile dengeleyici güç olarak var olmasına imkân sağlayabilir. Bununla birlikte Suriye ve Irak üzerinden güvenlik baskısı, ekonomik etkiler ve göç dalgaları gibi riskler de mevcuttur.
Hali hazırdaki çatışma, yalnızca jeopolitik değil; farklı “zaman algılarının çatışması” olarak görülebilir. Kutsal zaman algılarının mücadelesinde, Türkiye “zamanı yöneten değil, zamanı dengeleyen aktör”dür. Türkiye, devletlerin dini anlatılarını kullanabileceğinin farkında olsa da stratejik duruşunu her daim ulusal çıkarları üzerinden belirleyeceğinin bilinciyle hareket eder.
Sonuç
Jeopolitik gerilimleri yalnızca askeri veya ekonomik açılardan değil; farklı zaman algıları ve stratejileri üzerinden okuyarak karmaşık bir çerçeveye oturtmaya çalıştık. Türkiye’nin bu tabloda taşıdığı potansiyel rol ve bu analizlerin uluslararası ilişkiler teorisine katkı sağlayabilecek zemini, “kutsal zaman” ile “tarihsel zaman” arasındaki gerilimi anlamaya dayalı bir perspektifle sunmaya çalıştık. Türklerde zamanın sonuna dair inanışlar var olsa da bu asla ulusal ve uluslararası stratejik hedeflere angaje edilmez. Bu çerçevede Türkiye, zamanı hızlandıran ya da kutsallaştıran değil; zamanı dengeleyerek uluslararası sistemin kırılmasını geciktiren tek rasyonel aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu durum onu hem hedef hem de dengeleyici yaparken, aynı zamanda yeni bir uluslararası ilişkiler teorisinin de merkezine yerleştirmektedir.
“Çok Zamanlı Uluslararası Sistem Teorisi” inanç, güç ve zaman aktörlerini sistematik bir çerçeveye oturtarak uluslararası sistemdeki aktörlerin zaman stratejileri, araç kullanımları ve sistem hedefleri üzerinden konumlandırılmasını sağlayacak özgün bir model inşa eder. Bu teori yalnızca mevcut krizi anlamak için değil, gelecekteki çatışmaları çözümlemek için de yeni bir kavramsal kapı aralamaktadır.
Yeni yorum ekle