GENETÜK -VI- Siyaset İşlerinin Otoriter Genetiği...(*)

09 Haziran 2020

 

Efendim, pek de sorgulamadığımız bir kavramla konuşuyoruz, "sivil siyaset". Sanıyoruz ki, "sivil", görev gereği üniforma giyenlerin dışındaki insan demektir. Böyle olunca, "sivil siyaset"ten de, siyaset işlerinin üniforma giymeyenler tarafından görülmesini anlıyoruz.

Bu yaklaşım doğru olsaydı siyaseti sivilleştirmek Mustafa Kemal tarafından başarılmış bir şey olurdu; zira, kendi general üniformasını çıkaran da, siyasete atılmak isteyen askerlere "üniformanızı çıkarın" (yani ordudan ayrılın) diyen de o olmuştur. "Siyaset denen iş"den ne anlıyorsak o devirden bu yana bu işi üniforma giymeyen kişiler yapmaktadır.

Özellikle 80'den sonra ve bilhassa Özal'ın ufuk açıcı girişimleri ile anlaşılmaya başlandı ki, "siyaset denince anladığımız işler", siyasetin sadece bir kısmından ibarettir. Bizde, siyasetin o kısmını asker üniforması giymeyen kişilerin yapması, siyasetin sivil olduğunu göstermiyor. Özal, kendine özgü üslubuyla "devleti küçülteceği"ni söylediğinde, bunu ekonomik liberalleşme adına "KİT'lerin özelleştirilmesi ve devletin ekonomiden çekilmesi" anlamında söylüyor gibiydi; ama daha sonra, ajandasında "memleketin gidişatına karar vermek" anlamındaki "asıl siyasî işleri"n de "atanmışların elinden alınarak seçilmişlere devredilmesi" anlamında sivil siyasetin alanını siyasetin bütün gövdesini kapsayacak biçimde genişletmenin de yer aldığını deklare etmekten kaçınmadı.

Bunun "atanmış siyaset erkânı"nda ne büyük infial doğurduğu malumdur. Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, isyan ederek demişti ki: "Hangi seçilmiş lâyıkıyla atanmış bir adamdan daha üstün nitelikleri taşır? Bir milletvekilinin deneyimi bir doktor, bir yargıç ya da bir mühendis kadar var mıdır? O zaman atanmış olan valileri de adam yerine koymayın… 60 milletvekili seçilen ilin bir tane valisi var. Abuk sabuk konuşmalarla siyasal ortamı her zaman karartıyorlar." Kararan bir şey vardı elbette, ama bu, hazretin buyurduğu gibi "siyasal ortam" değil, devletlû tayfasının siyasal ikbalinden ibaretti. Özden, daha ileri giderek "bir yargıç kolayla mı o göreve geliyor? Biz de bir sürü seçimden geçiyoruz!" mealinde laflar da etmişti. Devletin gözde kullarını tayin ederken onları "ince eleyip sık dokuyarak" seleksiyona tâbî tutmasını, halkın demokratik seçim (election) mekanizmaları aracılığıyla yönetim erkine siyasetçi seçmesi ile boy ölçüştürecek kadar kara cahil miydi acaba? Sanmıyorum, bu, bir bilgi eksikliğinden değil, "kararlı bir saptırma girişiminden" kaynaklanıyordu.

Aslında Özal bu "atanmışlar-seçilmişler" retoriği ile sivil siyasetin göstergesini üniforma olmaktan çıkarmış, devlet çarkının üniformalı-üniformasız bütün memurlarının "siyasî karar gücü"nden mahrum edilmesi gerektiği düşüncesini popülarize etmişti.

Günümüze gelecek olursak aradan geçen 90'lar kabusu, 28 Şubat darbesi ve Ara Rejim'in ardından AK Parti'nin üç seçim dönemi boyunca devam eden "tek başına iktidar"ı boyunca siyasetin ne kadar sivilleşebildiğini sormakta fayda vardır.

Siyasetin sivilleşmesinden murad, "demokratikleşme", yani halkın siyasete oyları ile yön vermesi ve siyasal katılımın artması ise uzun iktidarı boyunca AK Parti'nin bu yönde önemli adımlar attığını peşinen kabul etmek gerekir. Bu adımlar da, sanıldığı gibi darbe davaları ile değil, daha ziyade "Avrupa Birliği reformları" denen ve AK Parti'nin 2007'ye kadar devam ettiğini daha önce söylediğim "Ara Rejim" döneminde attığı adımlardır. Bu adımlar, ara rejim döneminde özellikle Mesut Yılmaz'ın AB ajandasının bir devamı niteliğindeydi. Bunu Milli Güvenlik Kurulu'nun yapısı, MİT'e sivil müsteşar, YAŞ kararlarının yargı denetimine açılması gibi başka adımlar izledi.

Bütün bu olumlu adımlara rağmen siyasetin sivil bir karakter kazandığı ve demokratikleştiği söylenebilir mi? Bu soruya cevaben sivilleşme ve demokratikleşmenin kolay olmadığı, ideal manada sivil ve demokratik siyasetin bütün kavram ve kurumları ile yerleşmesinin bir süreç meselesi olduğu... yönündeki beyanları samimi bulmuyorum.

Elbette imparatorluk bakiyesi bir devlet çarkının hegemonyasını gerileterek kurumsal yapıları dönüştürüp demokratik bir devlet inşa etmek kolay değildir. Ama bu işin en zor kısmı, siyasal kudretin sivil elde toplanması, derin devletin kozmik belirleyici gücünün elinden alınması ve "kader meselesi" hususların bu örtülü güçlerin karar tekelinden kurtarılması, sivil ve demokratik siyasetin hukuksal alt yapısının oluşturulması, bürokratik direncin kırılması, partilerin ve sivil toplum aktörlerinin devlet çarkının mahrem dişlileri ile gizli saklı ilişkilerinin ortadan kaldırılması... başta olmak üzere pek çok zorlu adımlar atmayı gerektirmektedir.

Bununla birlikte, otoriteryanizmin sadece otoriteyi elinde bulunduranlarda tecessüm eden bir "güç temerküzü"nden ibaret olduğunu sanarak siyasal gücü, ister üniformalı dar zümre, isterse "atanmışlar"ı da dahil eden geniş "kapıkulu zümresi"nin siyasal tekelinden kurtarmakla otoritaryenizmin bertaraf edileceğini düşünmek yanıltıcıdır. Bir bakıma bu, faturayı sadece otoriteden yararlanan bir tek tarafa keserek otoritaryenizmin tüm taraflara sağladığı yararları göz ardı etmek olur.

Evet, otoritaryen işleyiş, otoriteyi elinde bulunduran ile, nesnesi haline gelerek ona maruz bulunan bütün taraflara "kendilerine mahsus bir yarar" temin ediyor görünmüyorsa istikrarlı bir otoritaryen statüko üreterek kalıcı hale gelemez. Bu ülkede halihazırda cârî otoritaryenizm ise çoklu kaynaklardan süzülerek damıtılmış "gâyet müesses" ve ruhumuzun her kıvrımına derinlemesine nüfuz etmiş, tarihsel tecrübemizin bütün mecrâlarından beslenen bir otoritaryenizmdir. Bu otortiratyenizmin kökleri, bir yandan İslam öncesi "cihan hakimiyetini ülkü edinmiş" Türk otoritaryenizmine ilaveten topraklarında mevâlî statüsüne yerleştirilerek üç asrı geçen bir süre boyunca ruhu üstümüze sinmiş Pers otoritaryenizmine, öbür yandan Müslüman saltanatların İslamın "efendi tanımaz ruhu" ile karşıtlık içinde üretip yerleştirdikleri "fâsık, fâcir ve hatta zalim de olsa", "hiçbir ahlakî-dinî gerekçe ile reddilemez" dahası "kendisine itaati Allah'ın emrettiği" "ülü'l-emr" despotizmlerine, ve nihayet göçüp gelerek yurt tutuğumuz bu topraklarda, Büyük İskender'den itibaren biçimlenip yerleşerek hukuk halini almış ve kapsamlı kurumlara derinlemesine nüfuz etmiş "cihan imparatorlukları" (civitas maxima) olarak Roma-Bizans mirası bir otoritaryenizme kadar uzanmaktadır.

Otoritaryenizmin tarihsel köklerine bu kadar geniş değinmemin sebebi, onun Türkiye'de Osmanlı modernleşmesi, İttihat ve Terakkî yahut Cumhuriyet'in kuruluşu ile birden bire ortaya çıkmış nev-zuhûr bir "otoritaryen işleyiş"in mahsulü olmadığını göstermek istememdi. Nitekim, memleketimizde otoriteyi elinde bulunduranlar ile ona tâbî olanlara karşılıklı yararlar sağlayan mekanizmalar, bütün bu andığım otoritaryen tarihsel mirasların hasılasını barındırmaktadır. Bu hasılaya ilaveten, modernleşme sürecimiz asrî bir moda sanılarak (çünkü aradan yüz yılı aşkın bir zaman geçmişti) Fransız Jakobenizminden bir "ulus devlet otoritaryenizmi" ithal edilmiş olmasını ve I. Dünya Savaşı sonrasının "kişi kültü ile ambalajlanmış" despotizmlerinin pragmatik desteğini eklersek bu memlekette halen cârî olan otoritaryen siyasal işleyişin aslî bileşenler matrisini tamamlamış oluruz.

Lakin asıl vurgulamamız gereken nokta, otoritaryenizmin otoriteyi elinde bulunduranlar kadar ona tâbî olan ya da mâruz kalanların ruhlarına "siyasetin başka türlüsüne akıl erdiremeyecek kadar" nüfuz etmiş ve bu yolla "eşyanın tabiati" haline gelmiş olmasıdır. Sadece üniformalı ya da atanmış elitlerimiz değil, halkımızın geniş kesimleri de otoritaryen siyasete emilerek boğulmuş, en az onlar kadar otoritaryen siyasal pratikleri kanıksayıp uyum sağlamış bir durumdadır. Bunu kabaca ifade etmek gerekirse "zulüm, zâlim ile mazlûmun müştereken irtikâb ettikleri bir cürümdür" biçiminde söyleyebiliriz.

Otoritaryen siyasetin ilgası, çürük dişi çekip atmak, ya da damağı vuran bir diş protezini çıkarıp atmak kadar basit bir iş değildir. Otoritaryenizm bizim sosyal dünyamıza uzun bir tarihsel mâcera boyunca çoklu metastazlarla yayılmış ve nihayet bünyeyi çepeçevre sarmış bir kanser gibidir.

Şöyle soralım: Siyaset işleri otoriterdir de aile, eğitim, iş hayatı, apartman yönetimi, din ve cemaat, dernek-vakıf ve hatta eğlence ve tatil işleri pek mi farklı bir durumdadır? 15-20 yıl öncesine kadar, dükkanına gittiğiniz esnaf, seyahat ettiğiniz şehirler arası otobüste kaptan ve muavin, cuma namazına gittiğiniz caminin imamı ve müezzini, okulda müdür ve öğretmen, dernekte başkan ve şürekâsı size olanca otoritesini dayatır, siz de bunu sineye çekerdiniz. İşte o sineye çekme becerimizi kastediyorum; o bizim otorite sahiplerine sadece meşrûiyet kazandıran bir "boynu büküklüğümüz"den ibaret değildir. Ahâlî arasında kimin başına velev "tuvalet bekçiliği" kadar bir devlet kuşu konsa, "helaya giriş çıkışın bütün ayrıntılarına hükmedecek bir nizâmât kudreti" kullanmaya başlardı. Bu durum halk ağzında "biz burada eşek başı mıyız!" biçiminde dile dökülürdü. Kültürümüz "otoriter bir biçimde hükmetmeyen"i eşek başı yerine koymaktadır. Dolayısıyla, biz düzenli bir sosyal dünyayı, iş başındakilerin gerekirse kanırta kanırta tahakküm yoluyla çekip çevirdikleri (kızını dövmeyen dizini döver) bir "nizâm ve intizâm çarkı" olarak gösteren otoritaryen bir kültürel miras tarafından idraki felç edilmiş bir toplumuz.

"Ne yani, kimse kimseyi takmasın, isteyen istediğini yapsın, anarşi mi olsun, kaos mu çıksın" diyorsanız işte o idrak felcinin en güzel numunelerinden biri de sizsiniz demektir. Evet, “kayıtsız şartsız otorite”ye bu kadar susamış insanlara, durup durup mutlak otorite şerbeti içirilmesi kaçınılmazdır.

Bu, kimilerinin "sıradan faşizm" demeyi tercih ettiği otoritaryenizm, siyaset işlerinde otoritaryenizmin ilgasının top yekûn bir kültürel dönüşümle ancak başarılabileceğini göstermektedir. Siyasetin asıl kararlarını verme mevkiinden üniformalıları ve hatta atanmışları indirip onun yerine seçilmişleri ikame edip sivilleştirseniz de otoritaryenizmden kurtulmanız mümkün değildir; zira mutlak otorite şerbeti içip "otoritaryenizmin nurlu ufukları"na gark olmuş insanlar, hangi işe vaziyet etseler, orada yoksa bile otoritaryen bir dünya kurarlar. Yeni kurulmuş partilerde bile parti içi demokrasi, sadece siyasal partiler kanunu istemiyor diye yok değildir. Maazallah parti içi demokrasi olacak olsa, liderin himayesine sığınarak, parti yetkililerine veya bakana yanaşmalık ederek görmeye alıştığınız işleri nasıl halledeceksiniz! "Ol! deyince olduran" bir kudrete bunca meftun, kurala kaideye ahlaka uygun olmasa da görülecek işinizi görüverenlere bunca şükran medyun bir halkı, seçilmiş siyasetçiler yönetse ne değişir? Bir şeyler değişir elbette, ama otoritaryenizm bâkîdir.

Hiç sırası değil ama soralım: AK Parti Türkiye tarihinin en büyük özelleştirmelerini niçin yapmıştı? Devlet küçüldü mü; kamu bürokrasisinin toplumu kontrol altında tutuma gücü azaldı mı? Özelleşen kuruluşlar, "baştakinin cebri"nden korktuğu için dejenere olmuş memurlardan kurtarılıp ekonomide rasyonel tercihler yapan patron ve çalışanların eline mi geçti?

Bir soru daha soralım: Hani HSYK antidemokratikti de buraya hakim ve savcıların oyu ile seçilmiş yüksek yargıçlar geçerse demokratik olacaktı, oldu mu? Yoksa seçim yoluyla iş başına getirilen The Hizmet modeli yüksek yargıçlar, seçimle geldikleri halde "kamu görevi"nin onuru dışında bir "özel ajanda"ya mutlak itaat altında mı hareket ettiler?

Haydi son soru olsun: The Cemaat'in tek kusuru, bu heyülâyı çekip çevirenlerin seçimle iş başına gelmiyor olması mıdır? Cemaatin üniformasız da olsa bütün mensupları "özel bir seçim"le devşirilmiş, özel elemelerden geçirilerek yükseltilmiş olmasaydı (mesela bazı başka cemaatler bu kadar masonik bir örgütlenme maharetine sahip değildir) sivil mi olurdu? Sahi The Cemaat, bir sivil toplum kuruluşu (STK) mudur?

––––––––––––

(*) Bu yazı, ilk defa, 15 Temmuzdan bir yıl kadar önce, Genetük yazı dizisinin altıncı bölümü olarak 27 Ağustos 2015’te bir facebook paylaşımı olarak kaleme alınmıştır. Yazının o dönemin koşulları dikkate alınarak yazıldığı ve aradan geçen beş yıl içinde, gerek siyaset işinin genetiğinde, gerek AK Parti başta olmak üzere siyasal partilerimizde ve gerekse sivil toplum örgütlenmesi görünümündeki kuruluş ve oluşumlarda ve toplumun bütün çeperlerinde otoriterleşme yönündeki değişimlerin ayrıca ele alınması gerektiği göz önünde bulundurularak değerlendirilmesini umuyorum.

Ekrem Özkan

"zulüm, zâlim ile mazlûmun müştereken irtikâb ettikleri bir cürümdür" . Harika bir söz. Yüreginize saglik.
Kafama takildi, biz Türkler, ne ile övünürüz? Bütün övünmelerimizin sarip sarmalandigi ne? Ordu-millet olmak, degil mi? VARVARASI ASKER DEMEK DEGIL MI? Asker nedir, emir almak, emire uymak, emir vermek, verilen emri takip etmek. Eh yani, burada sivil düsüncenin varligi iddia edilebilir mi? Bence hayir.
Sevgi ALAH a

Çar, 06/10/2020 - 11:48 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.