GENETÜK -VII- Biz Sivil Toplumu Yine Konuşamadan... (*)

20 Haziran 2020

 

Genetük dizisini izleyenler hatırlayacaktır, bir sivil toplum genetük'ü yazmaya hazırlanıyordum.

Fakîr o yazıyı yazma fırsatı bulamadan, bu yazı dizisinin son bölümü olarak düşündüğüm "OTORİTER GENETÜK"e fiilen dönmüş olduk.

Dizi, Yeni Türkiye yolunda iki adım ileri bir adım geri yol alma çabalarının 7 Haziran Seçimlerini önceleyen gelişmelere, seçim sonrasında ortaya çıkan tabloya ve şiddetin yeniden tırmanma sinyallerine bakıldığında, "Eski Türkiye Genetiği"nin bir ba's-ü ba'de'l-mevt kıpırtısı gösterme ihtimaline vurgu yapmayı amaçlıyordu.

Şu anda içinde bulunduğumuz koşullar, kıpırtı boyutlarını çoktan aşmış bir biçimde, o genetiğin tümüyle sahnelere döndüğü yönünde yorumlanabilir mi?

Arada yazdığım Sivil Savaş Günlüğü yazıları, hem yazmayı vaat ettiğim "sivil toplum" genetüğüne ironik bir telmihte bulunmayı, hem de mevcut koşulların barındırdığı çatışma potansiyelleri ve bu potansiyellerin hangi sinsi eller tarafından ne istikamette olgunlaştırılabileceği konusunda işaret fişeği çakmayı amaçlıyordu.

Memlekette sivil toplumun durumunu, sivil görünümlü oluşumların genetük çarpıklık ve prematüreliklerini tespit ederek "sivil toplum alanı"nın genişletilmesi açısından hangi handikapların nasıl aşılabileceğini konuşacak iklim, çok kısa sürede ortadan kalkmış oldu. Bırakın onu konuşmayı, insanların söylentilerle pompalanan güruhlar halinde sokaklara dökülmesinin nasıl önlenebileceğini, hem de kara kara düşünür olduk.

Hemen söyleyeyim ki, bizi birey olarak üzüntü, keder ve öfkeye kapılabileceğimiz çeşitli durumlarda infiale sevk ederek taşkınlığa sürüklenmekten koruyan bir sosyal çevre içinde yaşamak büyük şanstır; ama, sosyal çevrelerin kolektif olarak infiale ve taşkınlığa sürüklenmesi nasıl ve hangi mekanizmalar sayesinde önlenebilir?

Bu soruya cevap vermeden önce, kolektif infial ve taşkınlığın nasıl oluştuğuna bakmakta fayda vardır. Bu konu, esasen kolektif davranışlar sosyolojisi alanının konusudur. Bu alanda yapılmış çalışmaların çoğu, yüzeysel olarak bardağı taşıran son damla değilse bile bir hayli dolu bir bardaktan sonraki süreçleri çözümlemektedir. Halbuki, başka bir benzetmeyle, tencereyi patlama noktasına getirecek ısı, buhar ve basınç artışının çok daha önemli olduğuna dikkat etmek gerekir.

Kolektif infial ve taşkınlıklar, bir hayli uzun bir zamana yayılmış bir "sıkışma süreci"nin toplumda biriktirdiği sosyal basıncın serbest bırakılması ile ortaya çıkar. Şu halde Türkiye'de Gezi sürecinden bu yana çeşitli kesimlerde gördüğümüz infial ve taşkınlıklar, bu kesimleri provoke eden tahrikçilerin kötücül planlarının eseri değildir; zira bu aktörler, ancak "birikmiş sosyal basıncı" manipüle etmektedirler. Öyle ise "sıkışma süreci"ne eğilerek bu sürecin nasıl bir zeminde yaşandığına odaklanmak gerekir.

Diyeceksiniz ki, "bu meselenin 'sivil toplum'la ne ilgisi var?" Sivil toplum, "sıkışma süreci"nin yaşandığı zeminle ilgili, alternatif bir sosyal dünya kurgusunu dile getirir.

Çözüm süreci, seçim sürecinde ve sonrasında tarafların beyan ve girişimleri aracılığıyla sona erdiğinde, şiddetin tırmanacağı da deklare edilmiş oluyordu. Aslında, şiddetin ulu orta kol gezdiği uzun terör dönemi açısından bakıldığında, çözüm süreci denilen "çatışmasız dönem", bir yanda şehit, öbür yanda gerilla cenazelerinin gelmediği bir sükûnet yaşanmasına imkân verdi vermesine; ama şiddet araçlarının kullanımını ortadan kaldırarak tarafların birbirine güvenini tesis edecek ve çatışmanın yerini giderek sivil siyasetin alacağı bir zemin oluşturulamadı.

Dolayısıyle, çözüm sürecinde, memleketin fiilen tecrübe ettiği sükûnet ortamında, terör yılları boyunca yaşanan travmalar çözülüp dağılacağına, hesabı görülmemiş kan davaları halinde boğuldu kaldı. Bu konuda en tarafsız bir gözlemcinin dahi kabul etmek zorunda kalacağı bir gerçek varsa o da tırnak içinde "devlet"in olamayacak kadar iyimser ve müsamahakar davrandığıdır. PKK'nın çözüm sürecini bir oyalama süreci olarak değerlendirdiği ve aslında yeni bir terör dönemi için olanca gücüyle hazırlık yaptığı, bugün bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış bulunuyor.

Buna karşılık örgüt ve yandaşları, süreç boyunca "kalekollar inşa ederek" yahut bölgedeki askerî varlığını ve sınır güvenliği önlemlerini artırarak devletin de çatışma hazırlığı yaptığını ileri sürdüler. Bu "mızıkçı çocuk" tavrını anlamak mümkün değildir. Bir terör örgütü değil de gerçekten etnik bir topluluğun haklarını mecburen şiddet araçları ile savunma zorunda kalmış bir örgüt, pekala bilir ki, sorunların çözüldüğü bir noktada orada yine devlet var olacaktır. Amaç devletin varlığını sona erdirmek değil, çiğnediği etnik hakları kalıcı olarak güvence altına almaktır. Zaten "devletin varlığını sona erdirmek" bir örgütün amacı değil, ancak bir ütopya olabilir; zira bir devletin varlığını sona erdirmeyi bir örgüt olarak gerçekten amaçlıyorsanız, aslında başka bir devlet kurmak istiyorsunuz demektir. PKK, her ne kadar "bölücü-ayrılıkçı" niyetlerini bölge halkına kabul ettiremeyeceği bir durumda geri almış görünmeye çalışsa da Türkiye'nin doğusunda bir devlet kurma hayalinden hiçbir zaman vaz geçmedi. Bu irrasyonel dürtü, son dönemde devletin imar yatırımlarını dahî "PKK'ye karşı bir savaş yatırımı" olarak yorumlamak ahmaklığında ifadesini buluyor.

Sonuçta olanlar oldu ve Türkiye, görüntü itibariyle "çatışma genetiği"nin gündeme el koyduğu bir duruma sürükleniverdi. Ancak bu, sadece bir görüntüden ibaret kalacak ve devlet duruma hakimiyetini koruyarak "Türk Kürd kardeşliği"ni tesis yoluyla uzun vadede PKK'yi marjinalize edecekse -çünkü PKK konuşlandırılış maksadı barışa aykırı bir örgüt olduğunu her vesileyle kanıtlıyor- çıtayı bırakın 90'lı yıllar seviyesine düşürmeyi, aksine ve inadına demokratikleşmeyi hızlandırmak ve gerçekten güçlü bir sivil toplum alanı inşa etmek zorundadır. Sanılanın aksine, gerçek bir demokrasi, şer güçlerin kolayca at oynattığı, şer niyetlerin ortalığı bir anda ifsat edebileceği bir başıboşluk rejimi değil, halkın özgür örgütlenmeler aracılığıyla kendi "kamusal hak ve özgürlükleri"ne sonuna kadar sahip çıkabileceği bir siyasî vasat demektir.

Bu çerçevede demokratikleşme konusundaki en temel handikapımız, serbest muhalefete ve gerçekten sivil örgütlenmelerin oluşumuna imkân vermeyen otoriter bir statükonun cenderesinden kurtulamamış olmamızdır. Türkiye'de serbest seçimler yoluyla iktidârın el değiştirdiği neredeyse hiç görülmemiştir. DP, AP, ANAP ve AK Parti'nin serbest seçimler yoluyla iktidâra gelmesi, sadece görünüşte bunun örneğini oluşturuyor. Bu partiler, otoriter bir dönemin demir zırhı altında bunalmış halk kitlelerin bir kurtuluş umuduyla iktidâra taşıdığı partilerdir ve halkın desteğini, katıldıkları seçimler öncesindeki despotik kudretin nobranlıklarından devşirmişlerdir. Gerçek bir demokrasi, darbelerle yaşanan inkıtâ’ın ardından bir sivil partinin halk desteği ile iktidâra geldiği ve sonraki bir inkıtâ’a kadar iktidârda kaldığı bir rejim olamaz. Önemli olan, serbest seçimlerle iktidâra gelmiş bir hükümetin ardından, iktidârın yine serbest seçimlerle ve gerçekten halkın tercihi ile el değiştirmesidir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye'de serbest seçimlerle iktidâra gelmiş görünen bu partilerin iktidârı boyunca, topluma yeni bir umut vermek ve serbest seçimlerle iktidâra gelmek üzere siyasî muhalefet yapan ve bunun sonucunda iktidâra gelen bir parti olmamıştır. Bunun bir hayli su götürür arızalı bir istisnası, İsmet İnönü'nün parti oligarşisini yıkarak toplumda sempati yaratan 70'li yılların ilk yarısındaki Ecevit CHP'si olmuş; otoriteryen genetiğinden sıyrılamadığı için de bu durumunu koruyamamış ve gerçekten iktidâra gelememiştir.

Bugün Türkiye'de mevcut muhalefet partileri, seçimler yoluyla iş başına gelmiş bir iktidârın alternatifi olmak yerine, neredeyse seçimle iş başına gelme kaygısı asla olmayan, çok olsa hükümeti ve Meclisi çalışamaz duruma getirmekten öte bir ufku da bulunmayan örgütler hüviyetindedir. Bu muhalefet yelpazesi, rejimin bir ürünüdür ve o rejim değiştirilmediği müddetçe, gerçek bir muhalefet örgütlenmesi de asla mümkün değildir. Türkiye'deki muhalefet yokluğu, muhalefet partilerinin ne eseri ne de tercihidir; böyle bir rejimde, iktidâr partisi dışındaki partilerin sadece muhtemel bir ara rejim ya da darbede adam yerine konulmak dışında bir siyasî gaye gütmesi de bu gayeyi gütmeye kalkacak olsa gerçekleştirmesi de mümkün değildir. Böyle bir siyasî rejim altında, iktidârda olmayan partiler, adeta, ya devletin karanlık dehlizlerindeki bir takım güçlerle yahut bir takım dış mihraklarla iş tutmak zorundadır.

Sivil toplum meselesi, siyasetin çok daha ince ayar gerektiren bir meselesidir. Türkiye'de ne dernekler ne vakıflar ne sendikalar ve meslek örgütleri ne cemaat ve tarikatler ne de dinsel, etnik ya da göçe dayalı topluluklar gerçek anlamda sivil olabilmişlerdir. Hemen hepsi, kamu alanını işgal ve talan eden devlet çarkına gözünü dikmiş, devlet bünyesinin dolambaçlı koridorlarında karanlık ve dolambaçlı ilişkiler kuran ya da hükümet erkanı ile genellikle gizli kapaklı ülfetler içinde olan bu dernek, vakıf, sendika, meslek örgütü yahut cemaat-tarikat ve topluluklar sivil değildir. Kamusal alanda geniş bir sivil toplum alanı oluşturulması ve insanların serbestçe ve tümüyle kendi iradeleri ile katılıp ayrılabilecekleri örgütlenmeler yoluyla kamusal dünyaya müdahale etmeleri, öncelikle bu dernek, vakıf, sendika, meslek örgütü yahut cemaat-tarikat ve toplulukların genetiğine aykırıdır.

Şimdi eşiğine geldiğimiz ve inşallah eşiğini aşmayacağımız "sivil savaş" potansiyeli, sivil toplum olgunluğuna erişmemize asla imkân vermeyen bir otoriteryanizmin biriktirdiği sosyal basınçların ânî boşalma riskinden ibarettir. Türkiye, ancak "yerleşik bir kamu nizamı" tesis edebilmiş, daha da önemlisi, iktidâra yürüyen gerçek muhalefet oluşumuna imkân veren bir demokrasi aracılığıyla, insanların yutkuna yutkuna verem oldukları öfkeler biriktirmeden "geniş bir sivil toplum alanı"nda amaçlarını gerçekleştirebilecekleri bir toplum olmakla olamamak arasında sıkışıp kalmıştır. Bu yapısal sıkışma, toplumu şizofren hale getirmekte, insanlar kendilerini verem eden öfkeleri boşaltmaktan öte bir ufuk görememektedirler. Sosyal barış, öfkeler yutkunularak tesis edilemez. Kardeşlik retoriği, sosyal basıncı sadece oyalamaya yarar, ortadan kaldırmaya değil!

––––––––––––

(*) Bu yazı, ilk defa, 15 Temmuzdan bir yıl kadar önce, Genetük yazı dizisinin altıncı bölümü olarak 11 Eylül 2015’te bir facebook paylaşımı olarak kaleme alınmıştır. Yazının o dönemin koşulları dikkate alınarak yazıldığı ve aradan geçen beş yıl içinde toplumun bütün çeperlerinde otoriterleşme yönündeki değişimler kadar, gerçek bir muhalefet oluşumuna olduğu kadar, toplumun iktidâr muhalefet oyunu sahnesi dışında geniş ve gerçekten sivil örgütlenmelere yer veren bir yapı kazanmasına kapıları sımsıkı kapatan  bugünkü şartların ayrıca ele alınması gerektiği göz önünde bulundurularak değerlendirilmesini umuyorum.

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.