İnsanlara nasıl hatırlayacaklarını öğretiyoruz
ama nasıl gelişeceklerini hiç öğretmiyoruz.
Oscar Wilde
İnsanın, doğduğu andan itibaren öğrenmeye başlayan bir varlık olduğunu düşünsek de yaratılışı itibariyle bir donanıma sahip olduğu gerçeğini her zaman akılda tutmalıyız. İyiyi ve kötüyü ayırt etmeye yönelik sezgiler, anlam arayışı, merhamet, korku, aidiyet ve hakikat duygusu... Bunların kaynağını ister biyolojik mirasla ister fıtratla ister ruhun yaratılışındaki ilahi yazılımla açıklayalım; değişmeyen gerçek şudur: İnsan, üzerine hiçbir şey yazılmamış boş bir levha değildir. Hayata, kendisine verilmiş bir "ana yazılım" ile başlar.
Bu itibarla her doğum yeni bir başlangıçtan daha fazlasını ifade eder. Hayata gözlerini açan her birey yolun yarısını çoktan geçmiştir bile. Bedenin ruhla birleşmesiyle yaşamın ikinci evresi başlamıştır.
Doğumla birlikte aile, çevre, dil, din, coğrafya, eğitim ve kültür bu ana yazılımın üzerine yeni katmanlar inşa etmeye başlar. Çocuk, yalnızca konuşmayı öğrenmez; neye sevineceğini, neden korkacağını, kimi kahraman kabul edeceğini, hangi olayları kutsal sayacağını ve hangi acıları unutmayacağını da öğrenir. Beyin geliştikçe sinir ağları güçlenir; deneyimler yeni bağlantılar oluşturur. Aynı zamanda insanın ruh dünyası da anlam üretmeye devam eder. Böylece insanın davranışlarını şekillendiren süreç, yalnızca biyolojik değil; psikolojik, kültürel ve manevi bir bütün hâline gelir.
Bu noktada beyin ile ruh arasında dikkat çekici bir ilişki ortaya çıkar. Beyin, çevreden gelen bilgileri işler, sınıflandırır ve davranışa dönüştürür. Ruh ise bu bilgilerin anlam dünyasında nasıl karşılık bulacağını belirleyen daha derin bir yönelim taşır. İnsan iradesi, belki de tam bu iki alanın kesiştiği yerde oluşur. Kimi zaman bu iki yapı uyum içinde çalışır; kimi zaman ise insanın içinde sessiz bir gerilim yaşanır. Akıl başka bir yöne çağırırken vicdan başka bir ses yükseltir; alışkanlıklarla hakikat, arzularla değerler aynı zihinde karşı karşıya gelir. İnsanın iç mücadelesi biraz da bu yüzden hiçbir zaman sona ermez.
Bu süreç yalnızca bireysel değildir. İnsan, kendisine ait olmayan büyük bir hafızanın içine doğar. Bu hafıza, tek tek insanların hatıralarının toplamı değildir; nesiller boyunca biriken ortak tecrübelerin, inançların, sembollerin ve anlamların oluşturduğu toplumsal bellektir. Dil, din, tarih, hukuk, gelenek, sanat ve ortak acılar bu belleğin taşıyıcılarıdır. Her toplum, üyelerine yalnızca yaşamayı değil, geçmişi nasıl anlamlandıracaklarını da öğretir.
Maurice Halbwachs'ın dikkat çektiği gibi, insan çoğu zaman tek başına hatırlamaz; toplumsal gruplar içinde hatırlar. Jan Assmann ise kültürel belleğin ritüeller, metinler ve semboller aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarıldığını gösterir. Pierre Nora'nın "hafıza mekânları" dediği anıtlar, meydanlar, müzeler ve millî günler de bu ortak belleğin somut taşıyıcılarıdır. Bütün bu çalışmalar bize önemli bir gerçeği gösterir: Toplumlar yalnızca geçmişlerini korumaz, geçmişlerini sürekli yeniden üretirler.
Ancak burada çoğu zaman gözden kaçan daha önemli bir soru vardır. Bir toplumun ortak hafızasında milyonlarca bilgi, olay ve duygu bulunabilir. Fakat insanlar bunların hepsini aynı anda hatırlayamaz. Öyleyse belirleyici olan, belleğin kendisi değil, belleğin hangi bölümünün hangi zamanda yeniden bilince çağrıldığıdır.
Bellek ile hatırlama aynı şey değildir.
Bellek, yaşanmış olanın izidir. Hatırlama ise o izlerden hangisinin bugünün bilincine taşınacağına ilişkin dinamik bir süreçtir. İnsan zihni, geçmişini bütünüyle değil, seçilmiş parçalar hâlinde yaşar. Bir koku, bir ezgi, bir bayrak, bir dua, bir fotoğraf ya da tek bir cümle yıllardır sessiz duran bir anıyı bir anda yeniden canlandırabilir. Sinirbilim bunu hatırlama ipuçlarıyla açıklar. Fakat mesele yalnızca bireysel psikolojiden ibaret değildir. Aynı mekanizma toplumlar için de geçerlidir.
Bir milletin tarihindeki bütün olaylar eşit derecede canlı değildir. Bazıları sürekli anlatılır, bazıları yıldönümleriyle yeniden hatırlatılır, bazıları ders kitaplarına girer, bazıları filmlere konu olur, bazıları ise zamanın sessizliğine bırakılır. Böylece toplumsal hafıza, olduğu gibi değil; hatırlatıldığı biçimiyle yaşamaya devam eder.
İşte bu noktada "hatırlama mimarisi" diyebileceğimiz bir yapı ortaya çıkar.
Hatırlama mimarisi, bir toplumun ortak belleğinde bulunan bilgi, duygu ve sembollerin hangi yollarla canlı tutulacağını belirleyen uzun vadeli kültürel yapıdır. Aileden okula, ibadethanelerden anıtlara, destanlardan millî marşlara kadar uzanan bütün değerler bu mimarinin parçalarıdır. Onlar yalnızca bilgi aktaran yapılar değildir; neyin unutulmaması gerektiğini belirleyen unsurlardır.
Fakat hiçbir mimari kendi kendine işlemez. Onun sürekli işletilmesi gerekir. İşte buna da "hatırlama yönetimi" diyebiliriz.
Hatırlama yönetimi, mevcut toplumsal belleğin hangi bölümünün hangi zamanda yeniden gündeme taşınacağını belirleyen dinamik süreçtir. Günümüzde medya, dijital platformlar, siyasal söylemler, eğitim politikaları, reklamlar ve algoritmalar bu yönetimin en etkili araçları hâline gelmiştir. Artık insanlara yalnızca bilgi verilmemektedir; hangi bilginin sürekli hatırlanacağı da belirlenmektedir.
Bu durum insan iradesi üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Çünkü insan çoğu zaman yalnızca düşündüğü gibi davranmaz; hatırladığı gibi davranır. Eğer bireyin ve toplumun hatırlama süreci yönlendirilebiliyorsa, karar verme süreçleri de dolaylı olarak etkilenebilir. Bu, insanın iradesinin ortadan kalktığı anlamına gelmez; fakat iradenin hangi malzemeyle karar verdiği sorusunu gündeme getirir. Zihin, önüne sürekli aynı hatıralar, aynı semboller ve aynı duygular getirildiğinde, özgür seçim yaptığını düşünse bile daraltılmış bir anlam evreni içinde hareket edebilir.
Belki de çağımızın en önemli mücadelelerinden biri tam burada yaşanmaktadır. Sadece bireyler değil toplumlar da yönetilebilir hale gelmektedir. Herhangi bir toplumun tarihin hangi sayfasında kendini bulacağı hususu hayal olmaktan çıkmıştır.
Şunu unutmamak gerekir ki, hatırlamanın kendisi iyi ya da kötü değildir. İyi veya kötü olan, hangi hatırlamanın, kim tarafından, hangi amaçla yönetildiğidir. İstanbul’un fethi, Haçlı seferleri, Fransız Devrimi, 2. Dünya Savaşı, Çanakkale, Holokost, 11 Eylül gibi yaşanmışlıklar her toplum tarafından farklı şekillerde hatırlatılır. 11 Eylül ve Holokost’u bir travmaya dönüştürüp nefret ve düşmanlık da üretebilirsiniz, İstanbul’un fethini evrensel barışın sembolü olarak da sergileyebilirsiniz.
İçinde bulunduğumuz çağ, bilgi ve öğrenme değil hatırlama çağıdır. Halbwachs’ın Hafızanın Toplumsal Çerçeveleri (Les cadres sociaux de la mémoire-1925) eserinin üzerinden 100 yıl geçmiş ve bu süre zarfında toplumsal hafızanın farklı boyutları üzerine çok sağlam bir teorik alt yapı oluşturulmuştur. Konunun gündeme getirilmesi ortalama 2.500 yıl öncesine dayansa da hafıza ve hatırlama ilişkisinin kullanılabilirliği bugün nükleer silahtan daha güçlü bir gücü ortaya çıkarmıştır. Çünkü geleceği belirleyen şey, insanların neyi bildiği değil, neyi hatırladığı olacaktır.
Bellek geçmişi muhafaza eder; fakat hatırlama, geçmişten seçtiği parçalarla geleceği inşa eder. Belki de insanlık tarihinde ilk kez, unutmak kadar hatırlamak da yönetilebilir hâle geldi. Geleceğin mücadelesi bilgi üretimi üzerinden değil, hangi bilginin hatırlatılacağı üzerinden şekillenecektir. Bu nedenle çağımızın temel sorusu artık "ne biliyoruz?" değil, "bize sürekli ne hatırlatılıyor?" sorusudur.
Yeni yorum ekle