Salgın, Toplumsal Sorumluluk ve Eğitim

25 Ağustos 2020

En sonda söylenmesi gerekeni en başta söylemek gerekirse eğitimin tümüyle yaşamak için, yaşamın kendisi olmak için kurgulanması gereken bir sistem olması düşünülmektedir. Yani biz öğrendiklerimizi hayatımızda uygulamak için öğreniriz. John Dewey’in meşhur ifadesi ile okul, hayatın bir simülasyonu, bir tür izdüşümü olmalı, hayatta karşılaşılması olası durumların senaryosu okulda öğretilerek bu bilgilerin hayata transferi söz konusu olmalıdır. Yine Dewey’in deyimiyle okulda ayrı, hayatta ayrı iki ahlâk telakkisinden söz etmek imkânsızdır.

Türkiye’de altı aydan uzun bir süredir deneyimlenen salgın hastalık bazı ülkelerde daha uzun süreden beri bulunmaktadır. Bazı ülkelerde salgının ortaya çıkışından kısa bir süre sonra kontrol altına alındığı bilinmektedir. Türkiye’de ise salgının tıbbi anlamda kontrolü henüz söz konusu değildir. Kontrol etmek için tüm sağlık emekçileri ellerinden geleni yapsa da puzzle’ın bazı parçalarındaki eksiklik bu süreci güçleştirmektedir. Peki, nedir bu eksik olan parça ya da parçalar? Bana göre en önemlisi yurttaşlarımızın diğerkâmlık duygusunun, toplumsal sorumluluk bilincinin zayıflaması ya da kaybolması, bencilce hareketlerle bir başkasının hayatına zarar verebileceği düşüncesinin tam olarak yerleşmemiş olmasıdır. Bu durum herkesin malumu olacağı üzere sadece salgına mahsus bir manzara değildir. Trafikte, gündelik hayatın aktığı alanlarda, sokakta, çarşı-pazarda insanımız nezaket, görgü, toplumsal barışı ve saygıyı muhafaza edecek incelik ve zarafet, başkasının dahası başka canlıların da yaşamasının kendi sorumluluğu içinde olduğu bilinçten uzun süredir ayrı durmaktadır. Sözgelimi Türkiye’de herhangi bir mesire, piknik ya da doğa güzelliği olan bir alana gittiğimize karşılaştığımız atık yığınları, trafikte yayalara veya sürücülerin bencilce ve hoyratça davranışları hep benzer davranış örüntülerinin ve eğitilememiş olmanın veya öğrendiklerini hayata transfer edememenin bir uzantısıdır. Oysaki bunların hepsi bir insanın günümüzde zorunlu eğitim içerisinde (min. 12 yıl) defaten duyduğu, tekrar tekrar hatırlatıldığı olgular ve toplumsal sorunlar içerisinde yer almaktadır. O halde burada sorgulamamız gereken durumlar içinde kronik hale dönüşen bu toplumsal sorunların, yeniden üretim hallerinde kalıcı bir davranış değişikliği üretemeyen eğitim pratikleri ve okulla aile arasındaki yaşantıların kopukluğu olacaktır. Okul, idealize edilmiş biçimde iyiyi, doğruyu, ahlaklı olanı öğretme çabasında olsa da birey aynı idealize edilmiş davranış formlarını ailede veya toplumsal alandaki pratiklerde göremediğinde yaşadığı bilişsel çelişkiler nedeni ile öğrendiklerini yaşama dönüştürme konusunda isteneni verememektedir.

Yaşanan salgın sürecinde hekimlerin, bilim insanlarının, sağlık emekçilerinin, hastalığı ağır şekilde deneyimleyenlerin tüm uyarılarına, korkutucu senaryoları açıklamalarına rağmen yurttaşımızın kendinden istenenleri bırakın bir başkası için kendi hayatı için dahi gerekli ihtimam içinde göstermemesi bazı noktalarda hala çok eksiğimiz olduğunun da emareleri içinde sayılmalıdır. Mücbir nedenleri bir kenara bırakırsak keyfe keder şekilde, boş vermişlik içinde davranmak ve yaşamak okulun varlık nedenine ilişkin şüpheleri artırmaktadır. Ancak şunu da akıldan çıkarmamak lazım ki eğitim sadece okulun sorumluluğunda olmayacak kadar büyük bir yüktür. Özellikle somut işlemler dönemindeki çocukların kulaktan değil gözden daha çok öğrenmesi yani duyduğunu değil gördüğünü öğrenmesi onlara rol model olma bağlamında etraftaki herkesin bu süreçte az ya da çok sorumluluk sahibi olduğu anlamına gelmektedir. Okullarda, dini eğitim merkezlerinde, çeşitli sosyalleşme platformlarında her yurttaşın kendi meşrebince vakit geçirdiği mekânlarda öğretilmeye çalışılan toplumsal değerleri bugünlerde pratiğe dökmeyeceksek bu bilgileri hangi günler için öğrenmekteyiz? Yaşanan salgını kısa sürede kontrol altına alabilen toplumların gelişmiş sağlık sistemlerinin yanı sıra bu toplumsal düzeni koruma refleksinin de büyük katkısı olduğu göz ardı edilemez.

Öz itibari ile okuldaki eğitim hayatta karşılaşabileceğimiz senaryolar karşısında bireylere bir tür hazırbulunuşluk ve ön pratikler kazandırmak için kurgulanmış olmasına rağmen bu davranışları gerçek durumlarda uygulamaya geçiremiyorsak ya senaryoda bir sorun olmalı veya oyundaki aktörler rollerin hakkını veremiyor demektir. Bu durumda hepimiz öncelikle nerede eksik yaptığımızı, üstümüze düşen görevlerin hakkını verip veremediğimizi, okulları gerçek bir yaşam alanlarına dönüştürmeyi başarıp başaramadığımızı sorgulamamız gerekiyor. “Topluma rağmen okul olabilir mi?” sorusu burada yeniden hatıra getirilmelidir. Okulda öğretilenlerle toplumdaki gerçeklik arasındaki uzaklık ne kadar çoksa çocuklarımızın yaşayacağı bilişsel gerilim ve öğrendiklerini gerçek durumlara kalıcı olarak transfer etme süreci o kadar geç olacaktır. Okul hayat içindir, hayata transfer edilmeyen bilgi sadece yüktür.

Muallim Naci’nin meşhur hicvinde dediği gibi “toplanıp ehli hevâ her biri bir saz çalar/ çelebi, böyle olur bizde de konser dediğin” şekline dönüşmeden, devletin ilgili bürokrasisi, okul, aile, birey arasındaki uyumla tasarlanacak ve işleyecek bir toplumsal bilince ve hayata herkesin son derece ihtiyacı bulunduğu bugünlerde daha çok anlaşılmaktadır.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.