1. Bölüm: Sağ Aslında Sol mu?
Türkiye’de Siyasal Kavramların Büyük Düğümü
Bir Oturuş Düzeni Macerası: Sağ ve Sol Doğuyor
Fransız İhtilalinden sonra toplanan Kurucu Mecliste bir oylama yapılır.
Başkan sorar, kabul edenler?
Eller kalkar, başkan saymaya başlar: “1, 2, 3, … 27, bir dakika lütfen ellerinizi indirmeyin, saymaya devam ediyorum.
28, 29, 30, ya niye yer değiştiriyorsun, sayamıyorum.
Baştan başlıyoruz. Kabul edenler. 1, 2, 3, … 12, yahu arkadaş niye elini kaldırıp indiriyorsun, kafam karıştı.”
Sonunda başkan pes eder. Ve şöyle bir formül bulur: “Kabul edecekler benim sol tarafımdaki, reddedecekler de benim sağ tarafımdaki sıralara geçsin.”
Parlamenterler, başkanın isteği doğrultusunda oturur. Başkan yeniden sorar: Kabul edenler? Sadece sol tarafa döner ve saymaya başlar: “1, 2, 3, … 67”.
Sonra sağ tarafa döner. Kabul etmeyenler?
“1, 2, 3,… 55”.
67 Kabul, 55 Red. Kabul edilmiştir.
Sağ ve sol, Fransız Devrimi sürecinde meclis oturuş düzeninden türeyen tarihsel bir adlandırmadır. Kurucu Mecliste monarşik yetkilere daha yakın, mevcudu koruma eğilimindeki “muhafazakâr” gruplar başkana göre sağda; daha fazla değişim, reform ve monarşik yetkilerin sınırlanmasını savunanlar solda toplanınca “sağ” ve “sol” zamanla bu siyasal yönelimleri ifade eden kavramlara dönüşmüştür.
Sol Uğursuz mu, Sağ Haklı mı? Kelimelerin Tarihsel Şakası
Sol ve sağ kavramları, birçok dilde birden fazla anlam taşır. “Sol” kelimesi çoğu dilde olumsuz çağrışımlara sahipken, “sağ” kelimesi olumlu anlamlarla ilişkilendirilir. Bu durum, insanlığın büyük kısmının sağ elini baskın kullanmasından kaynaklanan tarihsel ve kültürel bir önyargıdır. Sağ taraf genellikle güç, doğruluk, uğur ve beceri ile sol taraf ise zayıflık, sakarlık veya uğursuzlukla bağdaştırılmıştır.
Latince’de sinister hem sol taraf, hem de uğursuz, kötücül anlamına gelir. İngilizce’deki sinister (tekinsiz, uğursuz) bu kökten türemiştir. Buna karşılık dexter, sağ taraf anlamına gelirken, türevi dexterity, el becerisi, maharet demektir ve olumlu bir çağrışım taşır.
Fransızca’da gauche sol anlamının yanı sıra sakar, kaba demektir. İtalyanca’da sinistro hem sol, hem de uğursuz, tekinsiz anlamındadır.
İngilizce’de right, hem sağ taraf, hem de doğru, haklı anlamına gelir. Ayrıca human rights (insan hakları) gibi olumlu kavramlarda kullanılır. Almanca’da links, sol demektir. Aynı kökten linkisch, sakar, uygunsuz anlamındadır. Karşısında rechts, sağ yönünü belirtirken, recht doğru, adil, hak gibi olumlu anlamlara sahiptir.
Arapça’da meş’eme (el-mash’ama) sol taraf ve uğursuzluk anlamına gelir. Buna karşılık yamin (el-yamin) sağ taraf anlamına gelir ve uğur, bereket, güç gibi olumlu karşılıkları vardır. Mesela Yemen ülkesi adını mutlu, uğurlu anlamıyla buradan alır. Aynı kökten gelen Meymene (el-maymana) sağ taraf, uğurlu olan demektir. Türkçede kullanılan “meymenetsiz” sıfatı; kötü, uğursuz, aksi ve suratsız anlamını taşır.
İbranice’de smol sol anlamına gelir ve eski metinlerde zayıflık veya karanlık gibi olumsuz kullanımları bulunur. Rusça’da levyy, sol demektir; argo kullanımda sahte, kaçak, yanlış gibi olumsuz karşılıkları vardır. Pravyy ise sağ hem yön hem de doğru, haklı anlamına gelir.
Tek Cetvelle Çok Eksenli Siyaset Ölçülmez
Sağ ve sol kavramları farklı dillerde bu şekilde kullanılırken, Türkiye’de siyasal partileri ve siyasal dili anlamak için uzun süre “sağ-sol doğrusu” yeterli görüldü. Bir çizgi çekilir; sağa sağ, sola sol dizilir, ortası da merkez diye adlandırılırdı. Bu şema ile uzun bir dönem siyasal partiler ve siyasal eğilimler açıklanabildi. Çünkü siyasal rekabetin ağırlık merkezi büyük ölçüde tek eksende okunabiliyordu. Ne var ki zamanla siyaset, iktisadî ve sınıfsal tartışmaların alanı olmaktan çıktı. Özellikle küreselciler-ulus devletçiler ayrımı tartışma zeminini sağ-soldan yerel/global eksenine taşıdı. İşte bu nedenle 1998 yılında Ülke dergisinde yayımlanan “Siyasal Partiler Tablosu: Batsın Bu Titanik” başlıklı yazımda siyasal partileri iki eksende ele almıştım: Yeni eksen, yerel-global (milliyetçiler-küreselciler) karşıtlığı üzerine oturmak zorundaydı.
Ancak o yazımda da belirtmiştim. Yerel-global ekseni de siyasal partileri ve siyasal dili anlamak ve sağlıklı bir tasnif yapmak için yeterli değildi. Kimlik, kültür, güvenlik, dış dünya ile kurulan ilişki, kurumların işleyişi, devlet kapasitesi ve piyasanın sınırları gibi başlıklar, aynı anda ve birbirini keserek siyasetin merkezine yerleşmişti. Böyle olunca bir (veya iki) eksenli bir cetvel, çok eksenli bir hareketi ölçemez hale gelmişti. Üstelik Türkiye siyasetini sağ-sol doğrusu üzerinden okurken ortaya çıkan büyük bir kavramsal düğüm vardı: İdris Küçükömer’in meşhur ters aynası.
Küçükömer’e göre Türkiye’de sağ sol’du; sol da sağ idi. Bu cümle bir slogan değil, Türkiye’nin modernleşme tecrübesinin Batı Avrupa’nın tarihsel gelişim çizgisiyle bire bir örtüşmediğine dair bir uyarıydı. Küçükömer’in kurduğu mantık, kabaca şunu söylüyordu: Türkiye’de sol diye anılan modernleşmeci–aydınlanmacı çizgi, tarihsel olarak devlet kurucu bir seçkinler hareketi üzerinden yükselmiş, devlet kapasitesi, merkezîleşme ve toplumsal dönüşümü yukarıdan aşağıya kurma iddiasıyla şekillenmişti. Evet, ironi. Türkiye’de sol, bürokratik ve baskıcı rejimin karşılığı olarak zihinlere kazınmıştı. Buna karşılık sağ diye anılan çizgi ise daha geniş toplumsal katmanlarla temas kurabilen, merkeze karşı çevrenin siyasal temsilini büyüten, yerelden beslenen bir siyaset dili üretmişti. Yine ironik bir şekilde, sağ olarak anılan çizgi, dışlanmış ve “ezilen” kesimlerin sözcüsü haline gelmiş; toplumsal muhalefetin taşıyıcısı ve öncüsü olarak algılanmıştı. Bu çerçevede Küçükömer’in tartışmalı ama öğretici iddiasını günümüze şu şekilde taşıyabiliriz: Aydınlanmacı, jakoben ve modernist çizgide konumlanan CHP geleneği, Avrupa düşünce sisteminin klasik sağ-sol tasnifinde sağ’a daha yakın bir ideolojik işleve denk düşer. Çünkü kurucu/merkezî devlet aklı, toplumu dönüştürme ve devlet eliyle düzen kurma refleksi güçlüdür. Buna karşılık CHP’nin karşısında konumlanan Demokrat Parti geleneği (DP-AP-ANAP-DYP ve kurulduğu yıllarda AK Parti), Avrupa’nın klasik tasnifinde sol’a daha yakın bir işleve oturur. Çünkü geniş kitlelerle doğrudan ilişki kurma, çevreyi merkeze taşıma ve seçkinler siyasetine karşı halk siyaseti üretme kapasitesi belirgindir.
Demirel’in Fötr Şapkası Ecevit’in Kasketi
İdris Küçükömer’in ters aynası, Türkiye siyasetinde sağ-sol etiketlerinin yetmediğini veya anlamsız olduğunu gösteren tek işaret değildir. Türk siyasal hayatında neredeyse bir sosyolojik ikon haline gelmiş şapka ayrımı da sağ-sol konusunda ciddi bir kafa karışıklığına yol açar: Fötrlüler ve kasketliler ayrımı. Kasket, halkla doğrudan temasın; taşra, emek ve gündelik hayatın simgesidir. Fötr ise bürokrasiyle, devletle, şehirli seçkinlerle, resmî merkez dünyasıyla özdeşleşir. 1950’li yılların miting fotoğraflarına ve meydan kompozisyonlarına bakıldığında bu sembolik ayrım somutlaşır. Demokrat Parti mitinglerinde alanı kasketliler doldururken, CHP mitinglerinde fötrlü kalabalığın ağırlığı hissedilir. Bu, yalnız bir giyim-kuşam farkı değildir. Siyasetin kim adına konuştuğu ve kimin diliyle meşrulaştığı hakkında bir ipucu vermektedir.
Şapka ikonunu “nostaljik bir hatıra” olmaktan çıkarıp analitik bir anahtara çevirmek gerekir. Fötr ile kasket ayrımı, aslında iki meşruiyet rejiminin kısa adıdır. Bir tarafta devlet merkezli, kurumsal ve modernleşmeci bir omurganın temsil ettiği dünya vardır. Diğer tarafta ise daha doğrudan, daha temaslı, daha yerel siyasetin temsil ettiği dünya bulunur. Kısacası simge, bir dönemde siyasal alanın hangi sözlüklerle kurulduğunu, seçmenle ilişkinin hangi kanallar üzerinden aktığını gösterir. Daha da öğretici olan şudur: 1970’lerden sonra siyasal alan çok eksenli hâle geldikçe, simgeler de yer değiştirmiştir. Liderler, kendi ideolojik etiketlerinin tersine, karşı mahalleyle bağ kurmak için simgeyi bilinçli biçimde kullanmıştır. “Solcu” diye tanımlanan Ecevit’in kasketle özdeşleşmesi, sadece bir tarz meselesi değil; siyasetin halkla temas kanalını yeniden kurma girişimidir. “Sağcı” diye tanımlanan Demirel’in fötrle özdeşleşmesi de yalnız bir estetik tercih değil; devlet ciddiyeti, kurumsallık ve merkezle ilişki kanalını sahiplenme hamlesidir. Böylece kasket ve fötr, bir dönemin sınıfsal/sosyolojik ayrımını temsil etmekten çıkmış, sonraki dönemde liderlerin farklı sözlükleri bir araya getirme çabasının bir aracı haline gelmiştir. Kısaca sağ-sol ayrımıyla açıklanamayacak “hibritleşme” bazen tam da bu tür sembolik geçişlerle görünür olmuştur. İdeolojiler sabit kalırken, meşruiyet dili ve temsil stratejisi simge üzerinden genişlemeye başlamıştır. Yani farklı sözlükler bir aktörde aynı anda birleşmiştir.
Türkiye’de Demokrasi, Muhalefet İdeolojisidir!
Türk siyasal hayatında sağ-sol etiketlerinin açıklayıcılığını yitirmesinin bir başka örneği demokrasinin, muhalefet ideolojisi halini almasıdır. Sağ- sol etiketlerinde karşılaştığımız ayna burada da devreye girmektedir: İktidar-muhalefet döngüsünde siyasal dil neredeyse ayna simetrisiyle yer değiştirmektedir. Mesela 1946–1950 arasında Demokrat Parti muhalefetteyken kullandığı dil ile 1957–1960 arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin muhalefetteyken kurduğu dil arasında belirgin bir benzerlik vardır. Her iki durumda da iktidara yürüyen (veya iktidarı zorlayan) muhalefet, aynı meşruiyet diliyle konuşur. Akıl, hukuk, demokrasi, hesap verilebilirlik, kurumsallaşma ve vatandaşlık vurguları öne çıkar. Muhalefetin dili, iktidarı sınırlamayı ve denetlemeyi amaçlayan bir çerçeve çizer. Buna karşılık, 1946-1950 döneminde CHP’nin iktidar konumundayken verdiği reflekslerin, 1957-1960 arasında DP’nin iktidarı sürdürme çabasında neredeyse aynı biçimde yeniden ortaya çıktığını görürüz. Güvenlik, kamu düzeni, otorite, siyaset mühendisliği, kutuplaştırma ve tehdit/beka dili, bu kez başka bir aktör tarafından ama aynı işlevle devreye sokulmuştur. Çünkü iktidarda kalma kaygısı, partilerin ideolojik iddialarından bağımsız olarak siyasal dili daha sert, daha merkeziyetçi ve daha savunmacı bir hatta çeker. Bu çapraz ayna, Türkiye siyasetinin temel mekanizmasına işaret eder. Siyasal partilerin ideolojik haritadaki yerlerinden bağımsız olarak, iktidar döngüsü siyasal dili iki ana başlık arasında dolaştırır. Birincisi, iktidara gelirken kullanılan hukuk, demokrasi ve denetim merkezli dil’dir. İkinci dil ise iktidarı sürdürürken devreye sokulan güvenlik, düzen ve otorite merkezlidir. Yani siyasal aktörler çoğu zaman bir başlıkla gelir, başka bir başlıkla kalmaya çalışır. Bu nedenle sağ-sol gibi sabit etiketler, partilerin ne olduğundan çok, hangi anda hangi dili konuştuğunu ıskalar. Bu çerçevede Türkiye’de demokrasinin bir muhalefet ideolojisi olarak işlemesi tesadüf değildir. Demokrasi, hukuk ve özgürlük söylemi, daha çok iktidarı zorlayan ve sınırlamayı hedefleyen konumlarda güçlenir. İktidar konumu ise aynı söylemi geri çekerek başka meşruiyet alanlarına yönelmeye yatkındır.
Yazımız “SYST: Türkiye’de Siyaseti Okumak İçin Yeni Bir Navigasyon” başlıklı ikinci bölümle tamamlanacak.
Yeni yorum ekle