7 Ocak 2026’da Fikir Coğrafyası platformunda “enflasyon” ile başladığımız Türkiye'nin başlıca makroekonomik göstergeleri yazı dizisine bugün “işsizlik” ile devam ediyoruz. Dolayısıyla bu yazıda işsizliğin ne olduğu, nasıl hesaplandığı, Türkiye'de işsizlik oranının ne düzeyde olduğu ve işsizliğin azaltılabilmesi için neler yapılması gerektiği konusunda bir değerlendirme yapılacaktır.
İşsizlik hiç kuşkusuz en önemli makroekonomik sorunlardan biridir. Enflasyonla ilgili yazımızda da altını çizdiğimiz gibi, bir ekonominin performansını ölçerken bakılması gereken en temel üç göstergeden biri işsizlik, diğerleri de enflasyon ve büyümedir.
Atalarımız “aç köpek fırın deler” demişler. Hz. Peygamberin (sav) de “yoksulluk az daha küfür olacaktı” dediği rivayet edilir. İradeleri dışında işsiz kalan, eve ekmek götüremeyen insanların hem suç işleme, hem de aile içi şiddete yönelme ihtimali yüksektir. Terör örgütlerinin kolayca devşirebildiği insan kitlesi genellikle işsiz gençlerdir. Mafyavari oluşumların fedai ve tetikçi havuzu genellikle işsiz gençlerden oluşur.
Öte yandan çalışmayan insan bir şey üretemeyeceği için geliri olmaz, geliri olmayan insanlar da vergi veremezler. Dolayısıyla işsizliğin yüksek olduğu ekonomilerde hem milli gelir potansiyelin altında kalır, büyüme yavaşlar, kamu gelirleri azalır, bütçe açığı ve kamu borçlanma gereği artar. Bu satırların yazarının bu köşede daha önce yayımlanmış yazılarını okuyanlar ve bir parça iktisat mürekkebi yalamış olanlar, bütçe açıkları ve kamu finansman açıklarının –karşılıksız para basma ve para arzını şişirme mekanizması üzerinden- nasıl kolayca enflasyona evrilebildiğini de bilirler.
Kısaca bir ekonomide işsizliğin yüksek olması hem ekonomik, hem de sosyal sorunlara yol açar. Üretim ve gelir kayıplarına, toplumsal huzursuzluğa, suç oranlarının yükselmesine sebep olur. Bu nedenle işsizlik olabildiğince düşük düzeylerde tutulması gereken, ekonomik ve sosyal maliyetleri yüksek, ciddi bir sorundur.
İşsizlik oranının nasıl hesaplandığına geçmeden önce işsizliğin ne olduğu, dolayısıyla kimlere “işsiz” dendiği meselesini açıklığa kavuşturalım.
Her ekonomik olgunun bir bilimsel tanımı olduğu gibi işsizliğin de bilimsel bir tanımı vardır; öyle önümüze gelen ve “işim yok” diyen herkese “işsiz” diyemiyoruz. Uluslararası Çalışma Örgütü’nce (ILO) benimsenmiş, yaygın kabul gören tanıma göre bir insanın “işsiz” kabul edilmesi için 3 özelliği taşıması gerekir:
- İşi olmamalıdır
- İş arıyor olmalıdır
- Bulsa çalışmaya hazır olmalıdır (çalışmaya engel bir durumu olmamalıdır)
Resmi istatistikler ile gayriresmi istatistikler arasındaki fark çoğu zaman kimlerin işsiz sayılması gerektiği konusundaki görüş ayrılığından kaynaklanmaktadır. Zira, aşağıda Türkiye'nin işsizlik rakamlarını tartışırken değineceğimiz üzere, “iş bulma umudunu kaybettiği için iş aramaktan vazgeçmiş” insanları işsiz sayarsak işsizlik oranı farklı, saymazsak farklı çıkmaktadır.
İşsizlik oranı “işsizlerin sayısı”nın “işgücü”ne bölünmesiyle hesaplanmaktadır. İşgücü “çalışanlar” (fiilen bir işte istihdam edilenler) işe “işsizler”den oluşmaktadır. Toplam nüfustan 15 yaşın altındakiler (çocuklar) ile 65 yaşın üstündekiler (yaşlılar) çıkarıldıktan sonra kalan nüfus “çalışma çağındaki nüfus” ya da “iktisaden aktif/faal nüfus”u oluşturur. Aktif nüfustan “işgücüne dâhil olmayanlar” (ev kadınları, çalışamaz durumdaki engelliler, çalışmayan öğrenciler, askerler, hapistekiler, vb.) çıkarılınca “işgücü”ne ulaşılmaktadır. Bu verilerden iki önemli oran hesaplanmaktadır: biri işsizlerin işgücüne bölünmesiyle bulunan “işsizlik oranı” (İO), diğeri ise işgücünün aktif nüfusa bölünmesiyle bulunan “işgücüne katılma oranı” (İKO).
Yukarıda izah edildiği gibi İO ne kadar düşükse o kadar iyi, buna karşılık İKO ne kadar yüksekse o kadar iyidir. Çünkü İKO’nun yüksek olması demek, çalışma çağındaki nüfusumuzun o kadar büyük bir kısmı ya fiilen çalışıyor, ya da çalışmaya istekli (iş arıyor, bulsa çalışmaya hazır) demektir. Tersinden söylersek, İKO’nun düşük olması demek, çalışma çağındaki nüfusun önemli bir kısmı çalışmıyor, iş aramıyor, çalışmaya niyeti yok demektir.
Ne yazık ki AB ve ABD gibi gelişmiş ülkelerde %60-70 gibi görece yüksek olan İKO ülkemizde %50 civarındadır.
Bu, çalışma çağında ve çalışabilir durumdaki nüfusumuzun yaklaşık yarısının fiilen çalışmadığı, çalışmaya niyetli olmadığı, kahvehanede pişti oynamayı çalışmaya tercih ettiği anlamına gelir. Türkiye'nin, en az işsizlik oranını düşürmek kadar önemli olmak üzere, yapması gereken şeylerden biri de işgücüne katılma oranını %60’ların üstüne, gelişmiş ülkeler seviyesine yükseltmek olmalıdır.
Kavramlar, tanımlar ve hesaplamalar üzerine yaptığımız bu kısa yolculuktan sonra, çeşitli boyutlarıyla Türkiye'nin işsizlik rakamlarını konuşabiliriz. 2018-2025 döneminde, yani son yedi yıllık dönemde Türkiye'de işsizlik oranının izlediği seyir Grafik 1’de gösterilmiştir.
Grafik 1’de de görüldüğü üzere Türkiye'de resmi işsizlik oranı son yedi yıllık dönemde %8-15 arasında dalgalı bir seyir izlemiştir. Pandemi döneminde %15’le zirveyi gören İO sonraki yıllarda tedricen azalmıştır.
30 Aralık 2025 tarihinde açıklanan son işgücü istatistiklerine göre işsizlik oranı 2025 yılı Kasım ayında yüzde 8,6 seviyesinde gerçekleşmiş; istihdam edilenlerin sayısı 32,7 milyon kişi, istihdam oranı ise %49,2 olmuştur. Toplam işgücü 35,8 milyon, İKO %53,8 olmuştur. İşsiz sayımız, resmi rakamlara göre 3 milyonun biraz üzerindedir. 15-24 yaş grubunu kapsayan genç işsizlik oranı %15,4’tür. Yani üniversite mezunlarımız da dâhil gençlerimizde işsizlik oranı, genel oranın neredeyse iki katıdır.
Asıl endişe verici olan ise, yukarıda değinilen “iş arama umudunu yitirdiği için” iş aramaktan vazgeçmiş, mevcut işini beğenmediği için başka bir iş arayan vb. gibi çalışabilir çağda ama fiilen işi olmayanları da dâhil ettiğimiz “atıl işgücü” ya da “geniş işsizlik oranı”nın %27-30 bandında olması, yani işgücümüzün neredeyse üçte birinin atıl durumda olmasıdır.
Türkiye gibi genç nüfusun nispeten yüksek olduğu her yıl işgücü havuzuna yüzbinlerce gencin katıldığı bir ülkede (işgücü piyasasındaki doğal hareketlilik ve kısa dönemde önlenmesi mümkün olmayan yapısal nedenlerden kaynaklı, “friksiyonel” ve “yapısal” işsizliğin toplamından oluşan) “doğal işsizliğin” gelişmiş ülkelere göre biraz daha yüksek olması anlaşılabilir bir şeydir. Ancak Türkiye'de sadece genç işsizlik değil, iş bulma ümidini kaybettiği için iş aramaktan vazgeçmiş atıl işgücü oranı da alarm verici düzeydedir, İKO düşüktür.
İşsizlikle mücadele ve işsizlik oranının düşürülmesi bağlamında yapılabilecek birçok şey vardır. Bunlardan en önemlisi ekonominin iş yaratma kapasitesini yükseltmektir. Ekonominin yeni iş yaratma kapasitesinin yükseltilmesi de ancak yatırım ortamının iyileştirilmesiyle, yeni yatırımların yapılmasıyla, reel büyüme hızının yükseltilmesiyle mümkündür. Yatırım yapılan bir ekonomi büyür, büyüyen bir ekonomide yeni iş alanları açılır, istihdam artar ve işsizlik oranı düşer. Yatırım ortamının iyileştirilmesi ise hem yerli, hem de yabancı yatırımcılar için ülkenin cazip hale getirilmesiyle mümkün olabilir. Bu ise ekonomik ve siyasi istikrarın sağlanmasıyla, ülke riskinin azaltılmasıyla, öngörülebilirliğin artırılmasıyla ve keyfiliklerin önlenmesiyle mümkündür. Bu noktada ekonomik ve siyasi istikrar ön plana çıkmaktadır. Zira ekonomik ve siyasi istikrar belirsizliğin azalması ve öngörülebilirliğin artmasını sağlar. Hukuk devletinin tesisi keyfiliklerin önlenmesini, işlerin etkili ve yetkili makamları işgal eden kişilerin keyfine göre değil, kanunlara ve kurallara göre yapılmasını temin eder. Bu üçü birlikte (ekonomik istikrar, siyasi istikrar, hukuk devleti) bir ülkede belirsizliği azaltır, ülke riskini aşağı çeker, öngörülebilirliği artırır, yatırım ortamını iyileştirir. Yatırım yapılan ülkede ekonomi büyür, istihdam artar, işsizlik azalır. İşsizliğin azaldığı ülkede hem toplumsal huzur olur, suç oranı düşer, aile içi şiddet azalır; hem de vergi gelirleri artar, kamu finansman dengesi iyileşir.
O halde ülkesini seven, vatandaşını düşünen, refahı, rahatı ve huzuru önemseyen yönetimlerin yapması gereken şey ekonomik ve siyasi istikrarı temin etmek, hukuk devletini tesis etmek, keyfilikleri önlemek, belirsizlik ve ülke riskini azaltıp yatırım ortamını iyileştirmektir.
Yeni yorum ekle