Yaşadığımız Son Depremler ve Bunlardan Çıkarılması Gereken Dersler

27 Şubat 2023

2023 yılı Şubat ayı Türkiye tarihinin jeofizik ve tarihsel anlamda “kırılma” noktalarından biri olarak tarihe geçecek gibi görünüyor. 6 Şubat 2023 tarihinden beri yüzyılın depremleriyle sarsıldık, sarsılıyoruz. Önce 6 Şubat’ta Kahramanmaraş Pazarcık merkezli 7,7 ve Elbistan merkezli 7,6 şiddetinde depremler meydana geldi; o gün bugündür 7 binin üzerinde artçı sarsıntı oldu. Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya, Hatay, Adana, Osmaniye, Kilis, Gaziantep, Urfa, Elazığ ve Diyarbakır olmak üzere 11 vilayetimiz şiddetli depremlere maruz kaldı. Son 20 gündür ülke olarak, devlet olarak, millet olarak depremle yatıp depremle kalkar olduk. Ciğerimiz dağlandı, yüreğimiz yandı, acılara gark olduk: 44 binden fazla can kaybettik, 120 binin üzerinde yaralımız var; 173 bini aşkın bina yıkıldı veya ağır hasar gördü; adı geçen şehirlerimizin önemli bir kısmı enkaz yığınlarına döndü. Nereden baksanız büyük bir yıkım, büyük bir facia, sık sık söylendiği üzere, yüzyılın depremi. Bu yazıda yüreklerimizi dağlayan yaşadığımız son deprem faciası çeşitli açılardan ele alınmakta ve bundan çıkarılması gereken dersler üzerinde durulmaktadır.

Depremler ve ardından depremzedelere yardım konusunda gayretlerin yoğun olduğu son üç haftalık süreçte yaşadıklarımız, şahit olduklarımız ya da duyduklarımız arasında olumlu, takdire değer, hayır duayı hak eden gelişmeler olduğu gibi, nahoş, üzücü, keşke böyle olmasaydı dedirten gelişmeler de olmuştur.

Olumlu gelişmeler arasında milletçe depremzedelerin yardımına koşma konusunda yaşadığımız, şahit olduğumuz gayretler, azımsanamayacak miktarda toplanan yardımlar, arama-kurtarma faaliyetleri, depremden 10 gün sonra bile enkaz altından bazı insanların sağ kurtarılabilmesi, dünyanın 99 ülkesinin bu zor günlerinde Türkiye'nin yardımına koşması, kurtarma ekipleri ve yardımlar gönderilmesi, ülkenin dört bir yanında depremzedelere kucak açılması, evlerin, otellerin ve öğrenci yurtlarının bu amaçla devreye sokulması, çadırkentler ve prefabrik evlerin kurulması sayılabilir.

Başlıca olumsuz gelişmeler arasında ise Türkiye'nin daha 24 yıl önce büyük bir deprem atlatmış olmasına rağmen bu son depremlere de büyük ölçüde hazırlıksız yakalanması, bazı kişiler ve kurumların ihmali, görevini iyi yapmaması veya suiistimali sonucu depremlerde büyük bir yıkımın ortaya çıkması ve çok fazla can kaybı verilmesi, yardım faaliyetlerinin organizasyonu sırasında iktidar-muhalefet ilişkilerinin zaman zaman gerilmesi, depremin kimlerin tezgâhı olduğuna dair birtakım komplo teorilerinin ortaya atılması ve bir ara iktidara yönelik eleştirilerden dolayı sosyal medyaya erişimin kısıtlanması sayılabilir.

Türkiye'yi Depreme Hazırlıksız Yakalanmıştır

Yaşanan son depremler bağlamında ilk yapılması gereken tespit, Türkiye'nin depremlere hazırlıksız yakalandığı ve tolere edilebilir sınırların çok ötesinde büyük kayıplar verdiğidir. Yukarıda belirtildiği üzere bazıları 7’nin üzerinde, bazıları 5-7 arasında orta şiddette olmak üzere son 20 günde art arda yaşadığımız yer sarsıntıları sonucu (şu ana kadar açıklandığı kadarıyla) 44 binden fazla can kaybı olmuş, 120 bin dolayında insan yaralanmış, 200 bin civarında bina yıkılmış veya hasar görmüş, şehirlerimizin bir kısmı yer yer enkaz yığınına dönmüştür. Oysa Japonya başta olmak üzere, Türkiye'den çok daha sık, çoğu ciddi boyutlarda sarsıntılar yaşayan ülkelerde can ve mal kaybı bu boyutlarda olmamaktadır. Aradaki fark, binaların o ülkelerde daha depreme dayanıklı yapılması, denetimlerin daha iyi yapılması, çürük zeminlere bina yapılmaması, sık sık imar afları çıkarılmaması ve kent rantlarının paylaşımı konusunda suiistimallerin olmamasıdır. Bu bağlamda, depremzedelere yardım kapsamında Türkiye'ye gelen Japon heyetinden bir uzmanın bir TV kanalına röportaj verirken, “Japonya’da yapı denetim şirketleri yoktur, çünkü inşaat şirketleri işlerini iyi yaparlar, ayrıca denetime gerek yoktur” ifadesi, kulağımıza küpe olması gereken, son derece manidar bir tespittir. Üstelik Türkiye daha çok değil, bundan 24 yıl önce, 1999 yılında 7,4 şiddetinde ciddi bir depremle sarsılmış, 20 bine yakın vatandaşını kaybetmiş bir ülkedir. Yani daha çeyrek yüzyıldan daha kısa bir zaman önce bugünkünün benzeri ciddi bir depremle sarsılmış bir ülke olarak bugüne kadar gereken tedbirleri alabilmeli, imar mevzuatını gözden geçirebilmeli, kentsel dönüşüm sorununu çok daha ciddiyetle ele alabilmeliydik.

Kader mi? İrade mi? İhmal mi?

Depremin bir kader olup olmadığına dair son günlerde çok spekülasyon yapılmıştır. Bazıları İbn-i Haldun’un meşhur “coğrafya kaderdir” tespitinden hareketle yaşananları kaderle izah etmeye çalışmış, aksine bencileyin bazıları da bunun kader değil, aksine “irade ve ihmal” olduğunu ileri sürmüştür.

Kader meselesi hiç kuşkusuz düşünce tarihinin en çetrefil meselelerinden biri olup, İslam alimleri ve Müslüman filozofları da epeyce uğraştırmış bir konudur. Uzun hikâyeyi kısa keserek bu konudaki görüşleri üç başlık altında özetlemek mümkündür: 

  1. Başımıza gelmiş ve gelecek her şeyin önceden yazıldığını, günü gelince mutlaka ortaya çıkacağını, insanların özgür iradeye sahip olmadığını ileri süren, kadercilik
     
  2. İnsanların eylemlerini kendilerinin yarattığını, her şeyin özgür iradenin eseri olduğunu ileri süren özgür iradecilik
     
  3. Bazı şeylerin insanın iradesi dışında olmakla birlikte, insanın kendi hareket alanı içinde cüz’i iradesiyle yaptığı tercihlerin ve eylemlerinin belirleyici olduğunu ileri süren orta yolcu yaklaşım. İslam düşünce tarihinde Eş’ariye birinci, Mu’tezile ikinci, Maturidiye ise üçüncü görüşe yakın duran geleneklerdir. Bu satırların yazarı “kader önünde insan rüzgâr önünde yaprak gibidir” diyen kaderci anlayışı reddetmekte; insanın hayatta başına gelen veya gelecek –her şeyin değilse bile- pek çok şeyin onun bilinçli olarak yaptığı tercihler ve iradi eylemlerine bağlı olduğuna inanan, kaderimizin bizim yaptığımız eylemler ve tercihlerle birlikte her gün yeniden yazıldığını ileri süren, “dinamik kader” anlayışını savunmaktadır.

Yaşadığımız son deprem bağlamında bunun anlamı şudur: TV kanalları ve sosyal medya ortamlarında pek çok âlim, akademisyen ve aydının da dile getirdiği üzere, Anadolu coğrafyasının deprem kuşağında olması, yeryüzünün zaman zaman fay hatlarının kırılması ve birikmiş enerji dalgalarının açığa çıkmasıyla sarsılması bir kaderdir, bizim irademizi aşan bir olgudur, “sünnetullah”tır; Allah’ın eşyaya, tabiata, evrene yerleştirdiği bir özelliktir, yasadır. Ancak depremden bu kadar ciddi kayıplarla çıkmak, aşırı derecede etkilenmek, binlerce hatta on binlerce binanın her sarsıntıda enkaza dönmesi kader değildir; ihmaldir, iradedir, sorumluluğumuz yerine getirmemenin, gereken tedbirleri almamanın kaçınılmaz bir sonucudur.


Millet Olarak Kenetlenme ve Yardım Faaliyetleri Takdire Değer

Vurgulamak gerekir ki, depremden sonra bizi duygulandıran, hissiyatımızı kabartan bir olgu olarak, milletimizin depremzedelere yardım konusunda kenetlenmesi ve hep birlikte bölgenin ve bölgeyi terk etmek zorunda kalan insanların yardımına koşması gerçekten takdire değer nitelikteydi. Deprem haberleri duyurulur duyulmaz, depremzede kardeşlerin yaralarını sarma kaygısıyla kimimiz bölgeye giderek, kimimiz yaşadığımız şehirlerden ayni ve nakdi yardım konusunda seferber olduk. AFAD ve Kızılay başta olmak üzere gerek kamu kurumları ve gerekse sivil toplum ve özel hayır kurumları hızla organize olarak, sosyal medya ve TV kanallarının da yardımıyla çok sayıda yardım kampanyaları yapıldı, toplanan ayni yardımlar tırlar ve kamyonlarla bölgeye ulaştırıldı. Yaşadığım şehir Konya’da üniversite öğrencisi gençlerin gece geç saatlere kadar yardım toplama merkezlerinde nasıl insan zinciri oluşturduklarına, toplanan yardımları deprem bölgesine taşıyacak kamyonlara yardım malzemelerinin yüklenmesi konusunda nasıl canla-başla çalıştıklarına bizzat şahidim. Aynı şekilde sosyal medya ortamlarında depremzedelere ulaşım, haberleşme ve yardım konusunda çok aktif şekilde çalıştıklarına da şahit oldum, sağ olsunlar...


Türkiye'nin Yardımına Koşan Ülkeler ve Komplo Teorileri

Artık neredeyse altmışına merdiven dayamış, kırktan fazla ülkeyi görme ve gözlem yapma fırsatı bulmuş, az buçuk “mürekkep yalayan” ve sosyal bilim tartışmalarını yakından izlemeye çalışan bir akademisyen olarak, kişisel gözlemim odur ki, Türkiye dünyada komplo teorilerine en kolay prim verilen, “anti-kapitalist” damarın en kabarık olduğu ülkelerden biridir. Gerek ekonomik ve siyasi krizler ve gerekse pandemi gibi küresel sorunlar konusunda mutlaka çeşitli komplo teorileri uydurulmakta, hiçbir sağlam temeli, akla-mantığa uygun izahı ve bilimsel kanıtı olmayan bu tür teoriler bu coğrafyada kolayca alıcı bulabilmektedir. Aynen geçmişte yaşadığımız askeri darbeler, darbe girişimleri, ekonomik krizler ve koronavirüs pandemisinde olduğu gibi, son deprem olayında da bazı komplo teorileri arz-ı endam etmekte gecikmemiş, bir ABD gemisinin kısa süre önce Marmara Denizi’ne demirlemiş olduğu, bazı batılı ülkelerin depremin olacağını bildikleri için konsolosluklarını kapattığı, amacın Türkiye'yi işgal olduğu türünden iddialar ortaya atılmıştır. Oysa komplo teorileri olayları bilimsel olarak açıklama ve kendi sorumluluğumuzu teslim etmek yerine bütün günahı bazı günah keçilerine yükleyerek geçici bir zihin konforu yaratan, ama hiçbir sorunu çözmeyen, sadece devekuşu misali başımızı kuma gömüp gerçeklerden kaçmaya yarayan marazi bir durumdur.

Yine ilkokul günlerimizden beri resmi bayramlarda, özel günlerde veya çeşitli vesilelerle atılan nutuklarda resmi-gayri resmi çevrelerden, kelli-felli, etkili ve yetkili adamlardan sık sık işitmeye alıştığımız bir söylem, “üç tarafımız denizlerle, ama dört tarafımız düşmanlarla çevrili” söylemidir. Buna göre “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur,” herkes bize düşmandır, ellerinden gelse “bir kaşık suda bizi boğacaklar”dır. Bu da yine, bütün dünyayı kendimize düşman belleyen, durduk yerde düşman çoğaltan, toplumu adeta paranoyak bir haleti ruhiyeye sokan, marazi bir söylemdir. Bunun böyle olmadığını son depremde bir kez daha görmüş olduk: tam 102 ülke Türkiye'nin yardımına koşmuş, arama-kurtarma ekipleri, acil durum jeneratörleri, tıbbi malzeme ve çeşitli yardım paketleri göndermişlerdir. Aralarında zaman zaman Türkiye ile ilişkileri hayli gergin olan ABD, İsrail ve Yunanistan dâhil yüzden fazla ülkenin bu dar gününde Türkiye'nin yardımına koşması komplo teorisyenlerimizi ve “bize bizden başka dost yok” söylemini dillendiren devletlülerimizi bir kez daha düşünmeye sevk etmelidir. Dünyada 200 civarında bağımsız ülke vardır; bunun en az 50 kadarının zaten istese de yardım edemeyecek, imkânları sınırlı ülkeler olduğu dikkate alındığında, dünyanın üçte ikisinin dar gününde Türkiye'nin yardımına koştuğu görülmektedir ki, bu durum, Türkiye'nin son yıllarda bir hayli yaralanmış olan dış ilişkilerini topyekûn iyileştirme fırsatı olarak görülmeli, “düşman azaltıp dost çoğaltacak” hamleler yapılmalıdır.


Depremlerden Alınması Gereken Dersler ve Yapılması Gerekenler

  1. İlk ders, Türkiye'nin deprem kuşağında ve sık sık benzer sarsıntıların meydana gelme ihtimali olan bir ülke olduğu gerçeğinin kavranması, kabul edilmesi ve depremlerle birlikte yaşamaya alışmamız gerektiğidir. Bunun için, bundan sonra benzer depremler olduğunda bu kadar büyük kayıplar vermemek, muhtemel sarsıntıları en az kayıpla atlatabilmek için yapmamız gereken birçok şey vardır. Bunlar arasında depremle yaşamaya psikolojik hazırlık kadar, evlerimizin depreme dayanıklı hale getirilmesi dâhil pek çok eylem, eğitim ve hazırlık adımı bulunmaktadır.
     
  2. İkinci ders, imar ve deprem mevzuatımızın A’dan Z’ye, tepeden tırnağa gözden geçirilmesi, yenilenmesi ve günün koşullarına uygun, ihtiyaca cevap verir hale getirilmesidir. Deprem kuşağındaki bölgelere, fay hatlarının yakınındaki alanlara kesinlikle imar izni verilmemeli, bu konuda merkezi yönetim veya yerel yönetimlere inisiyatif, keyfi davranma, yetkilerini kötüye kullanma şansı verilmemeli, Anayasa ve yasalarımız bu gözle yeniden düzenlenmelidir. Son depremlerde ihmali ya da kusuru olan, suç işlemiş, görevini ihmal etmiş ya da yetkisini kötüye kullanmış olan kamusal veya özel kişi ve kurumlar hakkında gerekli hukuki işlemler yapılmalı, cezai yaptırımlar uygulanmalı, kimsenin yaptığı yanına kâr kalmamalıdır.
     
  3. Üçüncü ders, kentsel dönüşüm süreci derhal ele alınmalı, eldeki bütün imkânlar seferber edilerek süreç hızlandırılmalıdır. Bu çerçevede bütün bölgelerimiz ve yerleşim yerlerimizde depreme dayanıksız binalar tespit edilmeli; yıkılması gerekenler yıkılmalı; sağlamlaştırılması gerekenler sağlamlaştırılmalı; muhtemel orta ve yüksek şiddette bir depremde ayakta kalamayacak binaların olduğu bölgelerden, tez zamanda depreme dayanıklı bölgelere taşınma sağlanmalıdır.
     
  4. Dördüncü ders, bundan sonra yapılacak binaların zemin etüdünün iyi yapılması, binaların ehil ellerde yapılmasının sağlanması, binaların depreme dayanıklılık kontrol ve denetimlerinin titizlikle yapılmasının sağlanmasıdır.
     
  5. Toz duman dağıldıktan sonra son depremlere müdahale, arama-kurtarma faaliyetleri, yardım organizasyonları vb. konularda varsa aksayan hususlar tespit edilmeli, -Allah korusun- bundan sonraki yaşanması muhtemel benzer facialarda daha hızlı müdahale ve daha etkin organizasyonlar yapabilmek için gereken tedbirler alınmalıdır.
     
  6. Komplo teorilerine kolayca prim verme zafiyetimiz gözden geçirilmeli, aslı-esası olmayan, akla ziyan komplo teorileriyle psikolojimizi bozmaktan, sık sık kendimizi Kurtuluş Savaşı psikolojisine sokmaktan, bütün dünyayı kendimize düşman bellemekten vazgeçilmelidir. Dış politikada yapılan yanlışlar ve çatışmacı hamlelerin genellikle karşılıklı olduğu unutulmamalı, başka ülkelerden dostane yaklaşımlar beklerken aynı zamanda hatta onlardan daha önce kendi dış politikamızı barış, dostluk, iyi komşuluk, işbirliği, yardımlaşma, dayanışma, serbest ticaret ve bütünleşme temeline oturtmalıdır.
     
  7. Siyasi söylemlerin yumuşatılması ve daha şefkatli, merhametli, kucaklayıcı ve yapıcı bir devlet dilinin oluşturulması önemsenmelidir. Bütün ülkeyi sağcı-solcu, laik-muhafazakâr, Kemalist-İslamcı ayırt etmeden etkileyen facialar karşısında bu tür siyasi ayrışmaları, sürtüşmeleri ve görüş ayrılıklarını bir kenara bırakarak, gerçekten de tek yürek ve yekvücut olabilmeli, birbirimizi kucaklayabilmeliyiz.
     
  8. Yasakçı uygulamalardan vazgeçmeliyiz. Hoşumuza gitmeyen yorumlar var diye, bizi rahatsız eden eleştiriler yapılıyor diye, bazı yorumların dili sivri diye hemen çareyi sosyal medyayı yasaklamak veya kısıtlamakta aramak doğru bir yaklaşım değildir. İktidarın ne kadar konuşma hakkı varsa muhalefetin de o kadar hakkı vardır; kamunun ne kadar meramını dile getirme hakkı varsa özel kesimin, sivil toplumun ve bireylerin de dertlerini dile getirme, şikayetlerini iletme, eleştirilerini ifade etme hakkı olmalıdır. İfade özgürlüğü bir ülkenin gelişmesinin, kalkınmasının, ileri gitmesinin, yanlışlarını ve eksiklerini görmesinin, hatalarından tez dönebilmesinin zorunlu şartıdır. Ülkenin rekabet gücü kazanmasını sağlayan yenilikler-inovasyon yapabilmesi, teknoloji üretebilmesi ve bireylerin yeteneklerini, becerilerini, zekâlarını, birikimlerini ve tecrübelerini ülke yararına çeşitli ürünlere dönüştürebilmelerinin olmazsa olmaz şartlarından birinin din-vicdan, girişim, örgütlenme ve seyahat özgürlüğü kadar düşünce ve ifade özgürlüğü olduğu unutulmamalıdır.
Mustafa selamet

Yazinizi çok beğendim hocam. Ama bir iki noktada sizlerle fikrimin doğruluğu veya yanlışlığa hakkında bilgi edinmek isteyeceğim. Umarım ileriki bir süreçte engin bilgilerinizden daha fazla yararlanmak nasip olur. Saygılarımla .

Sa, 02/28/2023 - 21:31 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
0 kez görüntülendi. 496 kez görüntülendi. 1 yorum yapıldı.