Arap Aklı ve Yeni Gelecek


Muhammed Abid Câbirî «Arap Aklının Eleştirisi» isimli eserinde; Arap düşünce geleneğiyle ilinti kurarak, 'okuyucunun metni değil, aksine metnin okuyucuyu okuduğunu' ifade eder. Batı düşüncesinden bize de tevarus eden 'özne-nesne' ayrımının bulunmadığını belirtir. Yani, okuyucunun metin karşısında bir özerkliği yoktur, o yalnızca nesne konumundadır. Ona göre; Arap dünyası, Endülüs'ün çökmesiyle birlikte kendi aydınlanmasından hızla uzaklaşmış ve Batı ayarında bir 'rasyonalizm' geliştirememiştir.

Biz; bugün bu konuyu tartışmayacağız. Güncel gelişmelerin ışığında Arap aklının yarattığı sonuçların izini süreceğiz. Zira o izlekte, Türk aklının da seyrini görme imkanına kavuşacağız. Alman düşünür Kant, fikir hayatında izlek sorunsalını şu üç soruyla özetler: ''Ne bilebiliriz? Ne yapabiliriz? Ne umabiliriz?'' Orta-Doğu halkları genelde son soruyu dikkate almaz, daha çok ilk soruyla meşgul olur. Ve böylece baştan kaçmaya çalıştıkları aynı boşlukla tekrar karşılaşırlar. Kimi zaman da içine düşerler. Biz bu aciz duruma şimdilik 'ikilem' diyelim. Ve güncele geri dönelim...

Dünyanın en büyük ve en pahalı 'mega-kent' projesini müstakbel suudi kralı Mohammed bin Salman takdim etti: NEOM. Arapça ile İngilizce karışımı bu sözcük 'Yeni Gelecek' anlamına geliyor. Projenin tanıtıldığı internet sayfasını açtığınızda sizi bir soru karşılıyor: "What do you see?" Batılılar; kum ve deniz, Doğulular 'Babil'in küllerinden yeniden doğuşunu görüyorlardır, kim bilir? Arab aydınlarının sefaletini görmek isteyenler de çıkabilir ama onlar bizi hala bir asır öncesine götürmek istiyorlar. O yüzden bu yaklaşıma ödün vermeyeceğiz. Ancak ortada bir rüyanın, hatta vizyonun, belki ütopyanın bulunduğu kesin. 10(on) İstanbul büyüklüğünde bir 'mega-kent' ile 21. yüzyılı karşılamak istiyor Suudi Arabistan.

Hacı Bayram Veli; "Şagirdleri taş yonarlar/ Yonup üstâda sunarlar/ Çalabun ismin anarlar/ Ol taşun her pâresinde" dizeleriyle bir şehrin nasıl kurulacağını bize anlatmaktadır. Anadolu'nun 1402 Ankara Savaşı'ndan sonra tükendiği bir devirde söylenmiştir bu dizeler. Şiirde zâhirî ve bâtınî mana örtüşür, çünkü 'Türkiye' tar u mar olmuştur ve insanlar yerleşecekleri yeni bir 'şehir' arayışı içindedir. Postmodern çağda ise Arap aklının yeni şehir arayışı ayrı bir mecrada ilerlemektedir. Aklın hilesini kullanmakta bir beis görmemektedir. Yalnızca Batılı söylemleri değil, onun 'analiz' yöntemini de zihniyetine aşılamıştır. Onu artık yabancı 'tesir' saymamaktadır. İslam Şeriatı'nı en katı şekilde uyguladığı söylenen bir müslüman ülke – en hafifinden – dini terminolojiyi askıya almaktadır. Olayın 'kapitalizm' ile ilintili yönü ayrıca tartışılabilir ancak o, bu yazının konusu değildir.

2025 yılında bitirilmesi düşünülen 'Neom' şehrinde insandan çok robotların 'yaşayacağı' söyleniyor. Bu arada 'Sophia' isimli bayan bir robotun Suudi Arabistan vatandaşlığına kabul edildiğini hatırlatalım! Kendi kendine yürüyen arabalar, İHA ile ulaştırılacak posta hizmetleri, yenilenebilir enerji ile şehri ışıklandırmak dahil unutulan hiç bir şey yok. Batı aklının ürettiği 'futurizm' cereyanı her yönüyle ve her boyutuyla mevcut: Biyoteknoloji, IT, Medya... Kısaca, çölün ortasına postmodern bir mega-kent dikilecek. Devasa projenin başına geçirilen şahsı tanıyoruz. Alman teknoloji devi Siemens'in eski şefi Klaus Kleinfeld. Büyük olasılıkla şehir planlamacıları da Almanya menşeli olacaktır.

Artık çağımızda şehirler ne gelişiyorlar ne de büyüyorlar, yalnızca 'anahtar teslim' imar ediliyorlar. Şehir yapılarının doğal biçimde değişmesi de öngörülmüyor. Coğrafyamızda nüfüsun genç ve dinamik olması bu tarz bir şehir planlamasını şart koşuyor olabilir mi? Yaşayıp, birlikte göreceğiz. Ama Batılılaşma sürecinde yıllarca 'kültür şoku' ile 'yabancılaşma' sorunlarından yakınan dindar çevrelerin bu olaya nasıl tepki vereceği de ayrı bir merak konusu. Belki ilerde biz Türkler de şehirler kurmaya gerek duymayacağız. Ana merkezi Batı metropolünde bulunan bir 'Planlama Bürosu'na başvurup, 'made in west' patentli 'hazır şehirler' satın alacağız.

Geleneksel şehir anlayışı hem Doğu'da hem Batı'da tabii ki çok farklı. Alman yazar Hermann Hesse kadar hiç kimse yavaş yavaş büyüyen bir şehri hayal ederek yazmamıştır. Onun 'Masallar' isimli öykü kitabında 'Şehir' yalnızca iskeletiyle değil, ruhuyla birlikte anlatılır. Orada Hesse tarihi bir 'vakia'yı tasvir eder: Örneğin; Batı'da bir çok kentin, üzerinden bir köprünün geçtiği nehrin kenarında – kazara – kurulduğu dile getirilir. Tıpkı Türk şehirlerinin güvenlik endişesiyle sırtını dağ yamaçlarına dayaması gibi. Birinde ulaşım ve beslenme, ötekinde güvenlik sorunu etkin rol oynuyor. Yani bir şehir 'topografi' içinden doğuyor; bazen yavaş bazen hızlı büyüyor. Tek ve hür ağaçlardan zamanla bir orman oluşuyor. Bu gerçeği Hermann Hesse, ''Başlangıçta yalnızca bir 'temel' olan şehir zamanla yurt haline geldi''; Hacı Bayram Veli, ''Nagehan bir şara vardım/ O şarı yapılır buldum/ Ben dahi bil yapıldım/ Taş ü toprak arasında'' diyerek vurgular.

Paris, Londra, İstanbul böyle doğdu. Başka şehirler onları izledi. Bugün bile, kentsel oluşumların nasıl ortaya çıktığını, 'fide' işlevi gören 'çekirdek şehir', yani 'eski şehir'e bakarak  açıklıyoruz. 17 eseri 'UNESCO Dünya Kültür Mirası' listesine girmiş ünlü mimar Le Corbusier bile bu dokularda kazara ya da büyüyen yapılar değil, aksine 'çarpık merkep yolları' görür. 1920li yıllarda Paris'in tarih kokan eski merkezini yıkıp çok katlı apartmanlar dikmeyi önerir. Frank Lloyd Wright benzer bir şehir planı Manhatten için hazırlar. Buckminster Fuller, geleceğin şehrini yaratmak ve hava muhalefetinden kurtulmak adına New York şehrinin üzerini örtmeyi teklif eder. Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara işte böyle bir ruh ikliminde inşa edilmiştir. Türki Cumhuriyetler'in yeni başkentleri de şimdi aynı anlayışla kurulmaktadır.

Anlaşılan o ki; postmodern çağda Arap dünyasındaki yeni şehirler yapay olarak  planlanmış durumda, hatta Abu Dhabi'deki 'Masdar' gibi yapım aşamasındadır. Bu kez 'anahtar teslim' 'hazır' şehirler inşa edilmektedir. Bu şehirlerin kimi mutluluk kimi hüzün getirecektir. Unutmayalım ki, Medinetü'l-Fazıla (Fazilet Şehri) eski çağlardan beri insanlığın ufkunda bir 'ideal' olarak yer etmiştir. Her kuruluş bir nevi yaratılış destanı sayılır ayrıca. Teknolojik gelişmelerden korkmaya da gerek yoktur. Estirilen postmodern rüzgar  Brecht'in şiirinde belirtilen süreden daha uzun mu kalacaktır? Onu zaman gösterecek. Fakat bir şey kesin: Şehircilik anlayışı yeni bir düzeye çıktı, yani çıtayı yükseltti. Şehirler "medeniyetin en büyük başarısı" olarak yeniden icat edilmeye başlandı. Aklımıza takılan

soruyu bir kenara yazalım öyleyse: Kanal İstanbul bir Türk şehri olarak mı doğacak?

''Bu şehirlerden arta kalacak ne;

Sokakları dolaşan bir rüzgar kalacak.

Evleri kuranlar mutlu olurlar ama,

Onlarda birgün bırakır evleri giderler.

Hepimiz bugün var, yarın yokuz,

Ne düşünürse düşünsün bizden sonrakiler.''(Berthold Brecht)