Bir Kandil muhasebesi...


Yalnız Tanzimatçılar ve İnkilapçılar değil, hepimiz bir rüyanın peşine düştük! Tek amacımız vardı: Bu topraklar üzerinde dâim ve kâim olmak! Tarihi koşullar, ülkenin içine düştüğü perişan hal - ki  Ziya Paşa'nın ünlü şiirinde hep okuyoruz – bize bu imkansızlığı dayatıyordu. Muasır medeniyetin gökyüzüne çektiği hürriyet bayrağına - sağ ya da sol cenahta yer alan - hangi aydınımız selam durmamıştı ki? Akıl  ve duygunun birlikte çerçevesini çizdiği bir yol haritası önümüze kondu ilkin. Batı'nın ahlakını değil, tekniğini alalım diyenler öne çıktı. Herşeyimizle Batılı olalım, hemen Batılılaşalım diyenler geri durur mu! Kendini aramak veya kendini unutmak; bir medeniyetten çıkmak ve ötekine katılmak. Hepsi ve herşey bu hayata tutunmak, yeryüzünde ayakta kalmak içindi...Kim ne derse desin...

Tutsaktık kurtulduk

Bu serüveni zıtlıklar üzerinden okursak; ruhumuzu teslim alan 'med ü cezir'i görürüz. Soyut bakış açısı geliştirirsek; kendimizi iki kutuptan birinde mevzilenmiş buluruz. «Başka ne olacaktı?» diye sorabilirsiniz. Bu sorunun cevabı belki Herbert Marcuse'nin yazdığı kitap olabilir: «Tek Boyutlu İnsan». Başlık eleştirel düşünülmüş, çünkü yazar tek boyutlu olmamaya çağırıyor bizi...

Marcuse'nin 68 kuşağını derinden etkileyen bu kitabında en azından iki boyutlu insanı da açıklaması gerekmez mi? Ama kavramla ilgili tek satır yok. Dinlediğimiz hep aynı şarkı, eski plağın bir ön yüzü bir arka yüzü çalıyor.  İnsanların rasyonalizm elbesini çıkartarak yalın ve doğal kalmasını talep ediyor yazar. Aklın egemenliğinden çıkıp duygularına güvenmesini bekliyor. Aslında Marcuse saldırdığı şeyden başka bir şey istemiyor: Yine tek boyutlu insan.

İnsanları kutuplaştıran bir düşüncenin içinden sıyrılamıyoruz. Geriye dönüp baktığımızda; başımızı ağrıtan husus işte bu: Dar görüşlülükten erdem yaratan, teoriler, ideolojiler ve yaşam biçimlerinde somutlaşan, 'ya dost ya da düşman' anlayışı. Belki bir tasadüf. Aynı aylarda bir başka kitap çıkar piyasaya: Erich Fromm'un milyonlar satan kitabı:«Sahip Olmak ya da Olmak». Yalnızca kelimeler değişmiş, içerik aynı kalmıştır! «Sahip Olmak» aklın, teknolojinin ve ekonominin dünyası iken «Olmak» duygunun, deneyimin ve sanatın dünyasıdır. «Sahip Olmak» nesnel, «Olmak» öznel. «Sahip Olmak» yaklaşımı bizi bizden uzaklaştırıyor, «Olmak» anlayışı bizi bize götürüyor. Birinde kendimize yabancılaşırken, diğerinde kendimizle yüzleşiyoruz. Fromm, bu açıdan incelersek, okumuşlar dünyasında derin izler bıraktı; insanları doğru ve yanlış bir yaşam arasında bir tercih yapmaya zorladı.

Türkiye şafağının ilk ışıklarında aklın bu eleştirisi kar misali eridi. Gençler artık hayatın dışına çıkmak değil, içinde kalıp 'kariyer' yapmak peşindeler. Kısaca, hayatı yaşamak istiyorlar. Çocuklarımızı başarı atına bindirip yarıştan yarışa koşturan kafalar, kalkınmanın ve ilerlemenin elitsiz gerçekleşmediğini - hiç kuşkunuz olmasın - er ya da geç anlayacaktır. Siyasilerin verdiği sözler rüzgarda uçuşan yapraklara benzemeye başladı. Yenilik, çağdaşlık, ilerlemek kimsenin umurunda değil artık. Modernizmin gözünde ve dilinde hep bireyin sorunları vardı; cemaat, cemiyet veya millet meselesi sürekli 'birey' üzerinden okundu. Birey sorunu çözülürse toplum da kurtulur anlayışı hakim oldu onyıllar boyu. Eğitim söz konusu olduğunda bugün, ekonomik gerekçeler ilk başta sıralanıyor. Bir bakıyorsunuz; politikacının dilinde, doğal gaz yerine geçiyor, üretim faktörü sayılıyor, ekonomik bir avantaj olarak anılıyor eğitim.

Batı'nın psikolojimizi dümdüz eden eski ayarları çoktan bozuldu. Türkiye halkı ise hayat ile barıştı. İçe dönük yaşamdan uzaklaşıp 'dünya' ile başa çıkmaya çalışıyor. Kendini inşa etmek kendini bilmekten  zordur. Tabii ki geleceği hesaplamak, stratejik ilişkileri sürdürmek, varlığımızı sürdürmek için zihnimizi yormak, aklımızı işletmek zorunda kalacağız. Uluslararası topluluk içinde diplomasi ve nezaket kuralları içinde kalmak çoğu zaman ülkemizi onurlandırabilir, ancak aptal görünmemek için özen göstermek, gerekirse özgün olmamak şarttır. Modernite her zamanki gibi hoplamaya zıplamaya devam etsin. Şimdi Cumhuriyet; tekrar, iyi hesaplanmış, ince düşünülmüş büyük adımlar atıyor. Ama bu kez Anadolu irfanı onunla birlikte yürüyor. Akıl ve duygu tarihte hiç olmadığı şekilde coğrafyamızla buluşuyor.

Hamdık piştik

Başımızı yakan modernite köklerine geri dönecek mi? Batı'ya sormamız gereken yeni soru budur.  Rönasans, Reformasyon ve Hümanizm sürecinde 'insan' bir bütündü; «Sahip Olmak» ve «Olmak» akıl ve duygu ile desteklenerek hem güçlendi hem zenginleşti. Hiç kimse 'akıl mı yoksa duygu mu?' ikilemine muhatap olmadı. Sonuç bizi yanıltmasın. Medeniyet yürüyüşünün gevşemesinin başka bir sosyolojik nedeni vardı: Akıl dünyasında açık ve nesnel referans noktaları bulunur. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü, ilerleme ve gerileme hakkında tüm oyuncular bir şekilde uzlaşabilirler. Mesela; aklın kurduğu bilimsel, teknolojik ve ekonomik düzenler yeryüzünü kuşattı. Tüm insanlık tarafından kabul gördü. Modernite özellikle, ilerleme fikrinin açık ve tam olarak tanımlanabildiği yerde, ilerleme kaydetmiştir. Kendisine, direncin az, uzlaşının çok olduğu bir yol seçmiştir. Ki zamanla o yüzden tek boyutlu hale geldi, ince eleyen sık dokuyan bir anlayış ortaya çıktı.

Ama ilk insan fikri içimizde bir yerde ukde kaldı. İçimizdeki çığlık sessizce dışarı vurdu; ne bir aşkınlık ne bir metafizik aleme erişmeden yeryüzünde kaybolduk. Eskimiş saydığımız dini ve felsefi her gelenekle bağımızı kestik. Kendimizi evrenin tam merkezine yerleştirdik; ama, yine kendimizle yapayalnız kaldık. Dünyanın yapılanabilir oluşu insanın doğal çevresiyle sınırlı kalmadı. Toplumsal düzenler ve yasalar da değişmezlik özelliğini kaybetti. İnsanlık tarihinde ilk kez toplumsal, hatta psikolojik süreçleri yönetmek mümkün oldu. Öyleki insan, beşeri çaba ve başarının ürünü sayılan tarihin, bizzat öznesi konumuna yükseldi. Siyasal egemenliklerin ilahi kökenli değil, öğrenen ve harekete geçen insanın ürünü olduğu, bir sözleşmeye dayandığı anlaşıldı. Yalnızca bir sınıfa aidiyetten değil, bir toplumsal düzene mensubiyetten kurtulan/bağımsızlaşan insan olgusu zihinlerimize yerleşti. Özgürlük ve eşitlik ilkesi insan olmanın temel şartı oldu.

İki boyutluluk fikri aslında çok yalındır: Var olmadan muktedir olmak ne işe yarar? İçinde hiç kimsenin oturmayacağı bir ev yapmak ne kadar tutarlıysa, bu soru da o kadar anlamlıdır. Ancak bu fikri telaffuz ederken çoğu kez ev bizâti unutuluyor: Eve gerçekten ihtiyacımız var mı? Küçük bir baraka neyimize yetmez? Doğa bir çare olamaz mı? Ne zaman moderniteye karşı içimizden duygusal bir ses yükselse, yitirdiklerimizi hatırlatır, yakınır ve geçmişe özlem duyar. Bu örnek bile yakın tarihimizde gevşeyen çağdaşlaşma sürecini teyit etmektedir. Akıl ne zaman atağa kalksa, duygu onu frenlerdi. Hislerimiz önce kabarır, sonra yatışırdı. Cumhuriyet; dokunarak, duyarak ve kavrayarak zar zor  kamusal bir alan inşa etti. Ama his dünyamızda bunu bir türlü gerçekleştiremedik. Tarihi olayları ya da şahsiyetleri ne överken ne de söverken sınır tanıdık.  

Duyguların kışkırttığı eylemler ekseriyetle yapıcı olmayan protesto hareketleridir. Duygu fırtınası saman alevi gibi göz kamaştırır, ama erken söner. Türkiye'nin kültür tarihi açısından baktığımızda; aklın ileri adımlar attığını, onunla birlikte duyguların da aşırı depreştiğini görüyoruz. Örneğin; televizyon dizileri yeni bir romantizme kapı aralıyor. Yapımcıların ya da senaristlerin akıl erdiremediği şey zihniyetin değişmeyerek sabit kaldığını düşünmeleridir. Modernite dahil her kültürel olgunun bir kullanım süresi vardır. Belki ilerde modernlik de eski siyasal rejimlere özenerek çöküş sürecine girecektir. Veya kendine yepyeni bir yol tutacaktır. Akıl ve duygu kapanından çıkıp bağnazlık diyalektiğine esir düşmüş algı ve yargılarımıza son verecektir. Ya da köklerine avdet ederek tek boyutluluktan uzaklaşıp çift boyutlu düşünceye geçecektir.

Bu ayrımı, yani tasnifi, insanları sınıflara ayırmak için değil; tasavvurları, dünya görüşlerini, yaşam biçimlerini ve ideolojileri daha iyi kavramak için öngörüyoruz. Kısaca onu bir araç olarak telakki ediyoruz. İnsanları kalıplar içinde düşünmek bizi yanıltır, çünkü insan çok yönlü ve değişken bir varlıktır. Zaten modern hayat, tek yönlü algıları zayıflatırken çok yönlü gözlemleri çoğaltıyor. Her doğan yeni günü ayrı bir gözle görme imkanı tanıyor. Mesela, tek boyutlu düşünme için karşıt kavram çiftleri örnek gösterilebilir: iş ve eğlence, kamusal ve özel, çalışma ve aile hayatı, beceri ve doğaçlama, teknoloji ve sanat, bilim ve sanat, doğa bilimleri ve sosyal bilimler, toplumsal düzen ve yaşam dünyası gibi...

Devam edeceğiz.