Brexit'le AB Dağılır mı?


Ian Fleming'in yazdığı 'James Bond' romanları en çok satış yapan ve çekilen filmleri en çok izlenen yapıtlar arasında olması dikkatinizden kaçmamıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında Britanya İmparatorluğu çöküş yaşıyordu, ama James Bond karakteri - artık dünyayı yönetmeseler de - İngilizlerin insanlığı 'şer'den koruduğu efsanesini ayakta tutmayı başardı.

Gizli ajan James Bond yaşamasını bilen, hayattan keyif alan bir 'centilmen' idi. Bu rol beyaz perdede İskoç asıllı artist Sean Connery'nin üzerinde kaldı. 'Ölüm Yetkisi' filmiyle birlikte bu centilmen birden 'majesteleri' adına cinayetler işleyen bir suçluya dönüştü. Daniel Craig'in başrol oynadığı James Bond filmleriyle birlikte kendini sorgulayan İngiliz 'ironisi' hepten tükendi.

Benzer bir duruma Brexit oylamasında şahit olduk. O pek ünlü İngiliz serinkanlılığı, uzlaşma mahareti ve aklı ortada kalmamış sanki..17. yüzyılda şekillenen ve sömürgecilikle neticelen milliyetçi çoşkuya kapılan Brexit-İngilizler var karşımızda. John Lock gibi düşünürlerin demokrasi ve insan hakları fikrine önemli katkılar sağlasalar da Avrupa ile aralarına sürekli mesafe koymuş olduklarını unutmayalım. O yüzyılda bile İngiltere, kendini Avrupa'nın bir parçası saymıyordu.

Yine Britanya İmparatorluğu'nu bir Asya Devleti olarak tanımlayan İngiliz devlet ve siyaset adamı Benjamin Disraeli'den başkası değildir. Disraeli, 19.yüzyılın ortasında İngiliz Donanması Hindistan üzerinde hakimiyet kurduktan ve İngiliz denizciler Hind Okyonusunun soğuk sularına parmaklarını dokundurup "Taste salty - must be british" (Su tuzluysa İngilizdir) kelamını ettikten sonra bu hükme varmıştı.

Aynı politikacı 1847 yılında yazdığı "Tancred" isimli romanında; Kraliçenin Hindistan'a(Delhi) taşınması gerektiğini de ilan etmişti. Aslında Disraeli bu romanında İngilizlerin hislerine tercüman oluyor, bir deniz gücü olarak İngiltere'nin artık Avrupa kıtasının bir parçası olamayacağını açıkca belirtiyordu.

20.yüzyılın başında ise Amiral Mahan; İngiltere ile ABD'nin birleşmesi yönünde, bir propaganda savaşı başlattı. ABD'nin öncülüğünde bir birleşme önermişti Mahan. Disraeli Asya'ya yönelirken, Mahan Amerika'nın yanına çağırıyordu İngiltere'yi.

Ve aradan iki cihan harbi geçti. Avrupa Ekonomik Topluluğu(AET) kurulduktan 16 yıl sonra İngiltere üye olmaya razı oldu. Üyelik girişi kara bir döneme rastgeldi. 1973 yılında dünya ekonomisi sarsılmış; Batılı ekonomilere görünürde istikrar getiren Bretton-Woods-Sistemi çökmüştü. Yeryüzüne 'küresel refah' veya 'adalet' vadeden Keynesçilik, Bretton Woods olmadan yürümemiş, Batılı ekonomiler artan petrol fiyatları ve yükselen faiz oranları karşısında krize girmişlerdi.

İngiltere de o yıllarda aynı girdaba girdi. Siyaset sahnesine bir kurtarıcı edasıyla giren Margret Thatcher 1979 seçimlerini kazandı.  Ama 'Demir Leydi'nin izlediği politika vaziyeti kurtarmaktan ileri gitmedi. 1982'de ABD desteği ile kazanılan Falkland Savaşı Thatcher'in imdadına yetişti ve iktidarda kaldı: İngiliz halkı ise muzaffer donanmayı - tıpkı eski devirlerde olduğu gibi - sevinçle karşılayarak teselli buldu...

Ancak ekonomik ve siyasi istikrarsızlık devam etti. Ülke sorunlar içinde yüzerken kendine bir günah keçisi aradı Thatcher: Brüksel. "I want my money back" cümlesini seçim gezilerinde slogan haline getirdi. Aslında o gün Avrupa'ya sırt çevirmenin ilk adımları atılmıştı..

Nobel ödüllü iktisatçı Friedrich August von Hayek'in etkisinde kalan Thatcher 'serbest piyasa ekonomisi' ilkesini dogma haline getirdi ve Özal'a da örnek olacak bir özelleştirme furyası başlattı. Aynı zamanda ulusal politikalar izliyordu. Ancak neoliberal ekonomik anlayışa dayalı küresel siyasetin içinde böyle bir uygulamanın yeri olamazdı. Birleşik Krallık'ın bugün hala acılarını çektiği kemer sıkma paketleri  Downing Street 10 adresinde açıldı. Brüksel o işe burnunu sokmadı!

"Brexit" oylaması ile müteala ettiğimizde Financial Times tarihe şu kaydı düşer: "The European debate with its questions of history and sovereignty has not changed much since 1960."

Evet, Napoleon Waterloo'da yenildikten sonra, Avrupa'da İngiliz hakimiyeti ve yeryüzünde serbest ticaret başladı. "Fair Play" kuralının geçerli olmadığı bu rekabette askeri ve iktisadi üstünlük İngiltere'ye geçti.  Bugün "Brexit" oylamasının bu şekilde sonuçlanması kimseyi şaşırtmasın. İngilizler eski günlere duydukları özlemi dışa vuruyor, bilinç altında yatan "when Britannia rule the waves"(Britanya dalgalara hükmederken) şarkısını hep birlikte terennüm ediyorlar.

Bu kısa tarihçeyi şunun için yazdık: 23 Haziran'da İngilizler aynı zamanda Margret Thatcher'in ekonomi politikasını da oyladılar. Brüksel'e 'leave' derken küresel ekonomiden bağımsız ulusal bir çizginin var olabileceğine inandılar. Asya ve Amerika kıtasında yeni ekonomik blokların doğduğu gerçeğini yadsıdılar. 19.yüzyıl bakiyesi bir ulusal gururla kimliklerini kurtarmaya çalıştılar. Ekonomi ve siyaset alanındaki karmaşık ilişkileri gözardı ederek geleneğe sarıldılar.

Sonuç olarak; Brexit ile Avrupa zayıfladı. Küreselleşme tecrübesine sahip tek devletini kaybeden Avrupa Birliği içersinde bir vizyon daralması mutlaka olur, ama dağılma ihtimali hiç yok. Zira AB keyfi olarak kurulmadı, siyasi zaruretler onu yarattı, ve ekonomik boyut kazanarak günümüze kadar ulaştı. Avrupa Birliği, kendi iç muhasebesi ve hasar kontrol çalışmasını yaparak yeni gerçeklerle yüzleşir. Merkezde sert çekirdek etrafında toplanan halkalardan ibaret AB'ye doğru gider.

 

Birleşik Krallık için de yeni bir durum ortaya çıkardı Brexit. Beklenmedik sonuç açısından 2014 yılında AB uğruna Birleşik Krallık bünyesinde kalan İskoçya'nın ayrılması kaçınılmaz gözüküyor. Etkileşim anlamında ise İsveç benzer bir yol tutabilir. AB bütçesine İngiltere'nin yaptığı katkılar doğrudan Balkan ülkeleri için kullanıldığı için yakın vadede Balkan coğrafyasında yeni karışıklıklar duyabiliriz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgilisine not: İz Yayınlarında bu yıl çıkan ''Batı Düşüncesinde Stratejik Perspektifler'' kitabımın ikinci bölümünü okumalarını tavsiye ederim.