Çünkü Cennetten Kovulduk...


Bâki gider endîşe-i dünyâyı gönülden
Değmez bu kadar rağbete bu menzil-i fânî...

                                                                                 

Yitik Cennet'e dönüş çabaları hep başarısız kaldı

Soğuk Savaş dönemi bitti, Sıcak Barış devri başladı. Geriye dönüp baktığımızda, sanki 20. yüzyılda bir 'ütopya çağı' yaşadık, hissi kaplıyor insanı. Bugün ülkeler gergin, toplumlar ise kaygılı. Bu iş nereye varacak endişesi sardı insanları. Bu kavgada kaybeden büyük kaybedecek, kazanan hiç olmayacak. Durum onu gösteriyor!

İncil'de geçen Yaratılış kıssasına göre; cennet huzur dolu bir yerdi. İlk insanlar kaygısız yaşardı. Orada ihtiyaç duydukları herşey vardı. Yaşamın sonsuzluğu onları hiç ilgilendirmezdi, çünkü ölümsüz olduklarını bilmezlerdi. Ne geçmiş ne de gelecek onları ilgilendiriyordu. Kısaca; an odaklı bir yaşam sürerlerdi. Hz. Adem ile Hz. Havva muhakkak cennette mutluydular. İşte o mutluluk anlarından birinde içlerine kurt düştü! Yılan, zaman ve bilgi konusunu onlara açtı. Ancak Tanrı Adem'e iyilik ve kötülük bilgisinin olduğu ağaçtan asla yemiş yememesini tembihlemişti. Fakat yılan, Havva’ya yanaşıp bu ağacın meyvesinden neden yemediğini sorar. Havva, bu ağacın meyvesine dokunsa dahi öleceğini belirtir. Yılan, bu meyveden yedikleri takdirde Tanrılaşacaklarını söyler ve Havva’yı ikna etmeyi başarır. Kaygısızlık uğruna yılan, kaygıyı oyuna dahil etmiştir. Sonuçta; Tanrı, koyduğu yasağı delen çifti cennetten kovar. Böylece, insanlık tarihi bir diyalektik ile başlar: Kaygısızlık arzusu ne kadar büyükse, o derece kaygı duyulur.  

İnsanın hayvanlar aleminden kopuşunun bedeli yeryüzünde sürekli bir endişe ile ödenmektedir ve bu bedele, insanın bu kaygıdan kurtulup tekrar kaygısızlık ortamına geri dönmek arzusu da dahildir. Ancak insan,'eşref-i mahlukat' sayılmasından bu yana bu arayışı sonuçlandıramaz. İşte bu noktada insanlığın en büyük açmazı yatıyor: Yitik Cennet'e dönüş çabaları hep başarısız kaldı, insan bu açmazdan hiçbir zaman kurtulamadı. İnsanlık tarihini bir de bu acılar üzerinden okumak gerekir. Sadî Şirazî, “İnsan nedir?” sorusuna “Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” yani “İnsan üç beş damla kan ve bin bir endîşedir.” şeklinde bir cevap veriyor. Sadî, bu sözüyle insanın dizginleyemediği ihtiras ve arzularıyla ne hale gelebileceğini belirterek, insanın “kan ve endişe”den öte bir anlamı olması gerektiğini söylemek istiyor.

Akıl sahipleri, cennetten kovulma şeklinde tecelli eden cezadan bir hikmet çıkaracak; ve bu olayı, yeryüzünde karşılaştığımız sorunları çözmek ya da başımızı ağrıtan dertlerden kurtulmak için bir reçete olarak algılayacaktır. Zira bizi kuşatan doğaya hükmederek, bedenimize musallat olan hastalıkları yenerek, iş ya da aşımızı zora sokan sıkıntılarla mücadele ederek - hayatın tadını kaçıran - her türlü kaygıyı ısrarla azaltmak istemekteyiz.

 

Varlığın teşekkül etmesi için önlem almak şarttır

Önlem almak veya destek çıkmak bir anlamda yönetilebilir endişelerdir, yani sorunlar karşısında insan asla çaresiz değildir. Heidegger; «Varlık ve Zaman» eserinde bu durumu 'Sich-selbst-Vorwegsein' olarak yorumlar ki tedbir ve teşvik, varlığın - o anda vuku bulan - biçim almasından başka birşey değildir. İnsanlığın içine düştüğü açmazdan farklı olarak, yani 'yeryüzüne atılmışlık'(Heidegger) duygusundan uzak şekilde kaygı ve endişelerimizi bir silsile halinde azaltma eylemi sayılabilir insanlık tarihi. İsterseniz, acı tecrübelerden ders çıkarmak ve yeni bir bakış açısı kazanmak, diyelim biz buna.

Kendi varlığımızı, yani 'Biz' duygusunu inşa etmek için emek harcamak şarttır. Varlığın teşekkül etmesi kişinin bizzat kendisinin önlem almasına ya da gereğini yerine getirmesine bağlıdır. (Heidegger, Sein und Zeit, s.192) İnsan, yaşamın ortasında ölüm tarafından kuşatılmış, aynı zamanda onunla komşu 'natura pathologica' bir canlıdır. Çünkü acizdir, nankördür, sabırsızdır.

İstisnasız tüm dillerde düş-ünmek aynı manaya gelmektedir. Yukardan yere inmek ya da dışardan içeri girmek anlamındadır. Biz Türklerde aklımız, düşünce başımıza gelir. Sorunu çözmek için anında birşey 'tasavvur' ederiz. 18.yüzyılda Batı'da ortaya çıkan 'ilerlemek' fikri de aynı işlevi görmüştür: Endişelere koşulsuz teslim olmak insanın yazgısı olamaz, aksine bilim ve teknolojide ilerleyerek endişelerin sebebleri - tamamen yok edilemese bile - azaltılabilir.

Bu yaklaşım Batı'da sosyal ve siyasal sayısız 'ütopya' doğurdu. Hedefleri ayrı ama mutlu yarınlar pazarlayan ideolojiler ortaya çıktı. Onlar arasında en neşelisi, yeryüzünde kovulduğumuz cennetin benzerini kurmaya kalkan, sosyalizm oldu. Bu ideolojilerin gölgesinde Batıcılar ülkemizi ileriye götürmek istediler. Olmadı. Yerli ve milli cereyanlar halkımıza çağ atlatmak istediler. Tüketim ekonomisi sayesinde kurtuluşa ereceklerini sandılar. O da akamete uğradı.

Hangi renk ya da çizgiden olursa olsun kendini bir ideolojiye adayanlar iki ayrı dünyada yaşarlar:kötü bugün ve iyi yarın. Günümüzü, hata ve sevabıyla geçmişle değil, 'mükemmel' gelecek ile tartarlar. Bu yaklaşım tarzı iki düşünce hatasını yanında getirmektedir:

İdeoloji peşinde koşanlar Türkiye'nin son iki yüzyılda elde ettiği kazanımları görmüyorlar. Onlara göre; bardağın yarısı boştur ama diğer yarısı dolu değildir. Değişim çabalarının hor görülmesi siyasal ahlakı bozar; bu, muasır medeniyetin kınanmasıyla birlikte yürür. Ne var ki, nedeni ve etkisinin ne olduğu belirsizdir: Çağdaşlığın şeytanlaştırılması onu mümkün kılan şeylerin kabul edilmesine engel mi oluyor yoksa karamsar bakış açısı, eksiklikleri görmeye ve onları "düzenin" suçu saymaya mı yol açıyor, sorusu her durumda zihnimizi kurcalamaktadır.

İnsanlar mükemmel olmadıkları için dünyanın mükemmel olamayacağını kavramakta zorlanıyorlar. Aslında tüm ideolojilerin «sorunu» insanın hatasız olmayışıdır.  Fransız düşünür Pascal; insanı «ne melek ne canavar» olarak tanımlar ve ekler:“İnsandan melek yaratmak isteyenler ne yazık ki onu canavarlaştırıyorlar.” İdeolojiler işte bunu yapıyorlar! İnsanın doğasına karşı bencilliğini, hırsını, arzusunu kışkırtıp seçme özgürlüğünü elinden alıyorlar. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.(Nisa:28)

 

Siyaset zor zamanların içinden geçiyor

Bu; doğru, güzel ve iyi olanın; onların ne anlama geldiğinin belirlenmesi ve bu nedenle de egemen olması gereken bir parti gerçeğiyle açıklanıyor. Böylece ideolojiler, idam sehpalarının altında ya da mahkeme kapılarının önünde bitmektedir. Çünkü ideolojik idealizm, yapısı gereği totalitar bir ruh taşır. İlan edilmiş resmi doğruları benimsemeyenler tercihlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.

Elbette bu ideolojilerin hepsi iyimser vaatlerdi. En azından toplumu ayakta tutacak hedefler koydular. Özellikle gençleri bir amaç doğrultusunda 'motive' ettiler. Akibet kaygılarını azaltacak çareler aradılar. İnsan, hayatın manasını bilmek isteyen bir varlıktır, sadece geçmişten yola çıkarak değil, burada ve şimdi ve toplumsal bağlamda kendisini anlama ihtiyacı duyar. İdeolojiler çağını, Tanrı'ya güvenmek veya dünya işlerini O'na bırakmak istemeyen bir proje olarak da görebiliriz ki, bu görev görünürde artık insanoğlunun eline geçmiştir. Aydınlanma Çağı'nda imanın yitirilmesinden sonra dinin yerini laiklik almıştır. Ancak onun getirdiği kurallar ve kurumlar bireysel ve toplumsal kaygıları azaltacağı yerde çoğaltmıştır.

Bu kapsamda üretilen çözümleri şöyle sıralayabiliriz: Dini, ilmi ve iktisadi yollardan endişeleri sınırlamak. Ayrıca belirtmek gerekirse; piyasa ekonomisinde finans kuruluşları ve sigorta şirketleri üzerinden risk dağılımı söz konusudur. Ancak hepsi de sorunları farklı yollarla çözmeye, yani endişeleri gidermeye çalışıyorlar. Günümüzde bu işlem birbirlerini tamamlayacak şekilde gerçekleşiyor, çünkü bir müslüman, hem bilimsel-teknolojik ilerlemenin nimetlerini paylaşıyor hem de ekonomik veya toplumsal riski azaltmak amacıyla bir çok sigorta poliçesine imza atıyor. Hayatın her alanında - dinden bilime ve ekonomiye kadar uzanan - bir dizi önlem almaya çalışıyor.

Bununla birlikte, mevcut durumumuzun özelliklerinden biri, üç çözüm yolunun, yani din, bilim ve ekonominin eski gücünü ve inandırılıcığını yitirmesidir. Endişe tam aksine, mevcut düzeni tehlikeye atacak biçimde geri döndü. 1990'larda küreselleşme eleştirisi olarak dünya çapında başlayan başkaldırı şu anda muhafazakar-milliyetçi partilerin yükselişi ile sürüyor; toplum içindeki yarışta veya başka ülkeler karşısında kaybetme korkusuyla (ulusal) kimlikler öne çıkıyor.

Toplumsal ve siyasal düzenlerin yalnızca büyük sorunlar yüzünden değil, aynı zamanda tarihçilerin 'kriz' dedikleri endişe fırtınaları nedeniyle yıkıldıklarını dikkate almamız lazım. Din, bilim ve ekonomi alanında verilen sözler boşa çıktıkça siyaset giderek daha fazla zorlanmaktadır. Haklı gerekçelerle, toplumun şimdiye dek görmediği bir refah seviyesine eriştiği dile getiriliyor. Bunu araştırmalar da doğruluyor. Ancak insanlar gelecekten endişe duyduklarını artık saklamıyorlar. Politikacılar, o endişeleri azaltmaya çalışırken bilmeden yoğunlaştırıyor. Bugün içine düştüğümüz bu ikilem hem toplumu yoruyor hem siyaseti geriyor. Ve muhtemelen o ikilemden kurtulmak hiçte kolay olmayacak!