Descartes'ı Nasıl Anlamamalıyız?


Salih Cenap Baydar'ın '13.Kat' yazısı üzerine bir derkenar

René Descartes 31 Mart 1596 yılında doğdu. Yüzyıllar boyu modern felsefe ve bilimin kurucusu kabul edildi. Modern çağda bir kahramandı. Rasyonalizm; Batı'nın başına belalar açınca, ve özellikle postmodern çağda eleştiri oklarının hedefi oldu. Onu 'cani' olarak suçlayanlar bile çıktı. Şahsen, düşünürleri ahlaki ilkelere göre değerlendirmekten yanayım, çünkü ömür kısa, yol uzun...

Descartes gerçi ahlak üzerine değil, tam tersine bir bilgi programı 'yazdı'. Kolaylık olması için hemen belirteyim: Onun söylediklerini Levinas yaklaşık dört asır sonra tekrarladı. İkisi de insanın gücü ile sonsuz sorumluluğu meselesini kendilerine konu edindiler. Bağlamı ve ortamı düşünmeden metinlerini yorumlayan ilim insanları çıktı. Halbuki arkaplanda bir 'hayat' vardı. 23 yaşında uykusunda gördüğü korkunç bir rüyada cezaevinden kaçmaya çalışıyordu. İblisin ya da meleğin rüyasında kırbaçladığı kişi olup olmadığı sorusu aklına takılmıştı. Öyle ya, bilinç nereden geliyordu? İnsanın bastırdığı ve ötelediği 'şeyi' kölece yaşadığını fark etti.

Dijital çağda işte yine aynı sorunun önünde durmaktayız. O, kölelikten kurtulmak, özgürlüğe kavuşmak hevesinde bir insandı. Yazılımın ismi 'Emanzipation' onu ele veriyor zaten. Yani fikri ve vicdanı hür adem olmak için kendine bir yol haritası çizmişti. Zihni kölelikten kurtulmak için bir çıkış yolu aramıştı. Nasıl aramasın ki? Yargıç babası masum kadınların ruhlarına şeytan girmiş diyerek yakılmalarına hükmediyordu. Paris mahkemelerinde insana zarar veren hayvanat ve haşarat hakkında soruşturmalar açılıyor, savcılar sahibini ısıran köpek ya da çifte atan at için idam cezası talep ediyorlardı. Şenliklerde çuvallara doldurulmuş canlı kediler sarayın kulelerinden aşağı atılarak öldürülüyorlardı. O ise Cizvit tarikatı elinde yetişmiş bir mümin hıristiyan olarak gidişat karşısında sesini çıkartamaz durumdaydı. İsyan da edemiyordu. Ne zaman ağzına açmak istese, gözünün önüne Bruno'nun yakılan cesedi ya da Galile'nin susturulan sesi geliyordu. Çünkü 17. yüzyıl Avrupa'nın korku çağıydı. Bazı zamanlar nefes almak için kapağı Amsterdam'a atar, şehirdeki özgür havayı solumak ister. Endişelerini bastırmak için erotizm ve kumar batağına saplanır. Fakat cesurdur, azmi kırılmaz. İlk yazılarını müstear isimle Hollanda'da yayımlamaya başlar. 

Fikriyatının şifrelerini ilkin rüyasında keşfetmiştir: Şüpheden kurtulmak ve vuzuha kavuşmak. Ancak rüyaları tek kişilik bir oyundur, başka insanlar yer almaz. Başrolde hep kendisi vardır. Bayrağı kapıp sokağa çıkmış bir cengaver gibidir. Arkasına dönüp bakmaz. Tevrat'ın 'Yaratılış' kısmında geçen Hz. Yakup hikayesini hatırlayınız. Descartes'in rüyası doğrudan bu hikaye ile ilgilidir. Rüyasında fırtına onu bir kaç kez sendelemiş, bir türlü ilerleyememiş, her attığı adımda yere düşeceğini sanmıştır. Rüyasında aksayan bacak Tevrat'daki Yakup kıssasına atıftır ve bir ömür boyu onun etkisinde kalacaktır Descartes. Çünkü o rüyanın tarihi boyutu olduğunun farkındadır. Bir ömür boyu şüphe ve kaygı içerisinde yaşanmayacağını göstermektedir. Kendini şüphe kuyusundan çekip çıkarmak ister. Yöntemi bir tutarlılık testidir: Uyku halinde gördüğü herşey uyumluysa, dünya bir makinadır. Eğer dünya makine ise, ben de ötekilerin dışında bir varlığım. Özetle; aynı şekilde bana boyun eğmiş köleler vardır. Öyleyse yalnızca ben korunmasız değilim, aksine aynı güce sahibim. O ise bilime bağlıdır. Çünkü bilim kötülüğü önleyecek ve iyiliğe çağıracak yegane araçtır. Levinas o yüzden ''İnsanın yüzü çıplaktır ve 'beni öldürmeyin' der'' iddiasındadır. İnsanların birbirlerine zarar verdiklerini sadece Descartes'de değil, aynı çağın çocuğu Hobbes'de de okumaktayız (Bkz. Alaattin Diker, Batı Düşüncesinde Stratejik Perspektifler, 2015). İnsanın sorumluluk sahibi ve güçlü olmasıdır, evrendeki konumunu belirleyen.

Peki, Descartes niçin bilim dedi? Tepeye çıkınca neden merdiveni fırlatıp attı? Onu 20. yüzyılda yaşıyor hayal ediyor ve Karl Popper ile iyi dost olduklarını düşünüyorum. Descartes da hiç bir güvenceye inanmadı, yarın çürütülecek bir varsayımla karşımıza çıkmak istemezdi. Tutarlılık tek yöntemiydi. Çürütülmediği sürece, dünya ve insanların makine oldukları ve her şeye gücünün yeteceği varsayımına inandı. Ancak o şekilde bu gücü suistimal edebilecek bir imkâna kavuşacaktı. Böylece insan oğlunun talihi değişti; suçlu konumdan çıktı, sanık sandalyesine oturdu. Eğer yeryüzünde bir tutarlılık olmasaydı, insanlık hayat denizinde boğulur, ve kimse kimseye yardım elini uzatmazdı. Evet, Descartes'in gözünde bilim 'yanlışlanabilirlik' için işe yarıyordu. Ya dünyanın bir parçası olarak kendimiz makine olacaktık ya da dünyanın yasalarını keşfederek o makinayı kendimiz kullanacaktık. İnsanlık yetkisini ikinci seçenek lehine kullandı. Bu kez inanca değil, bilgiye dayalı bir ruh uyandı. Descartes o kadar iyimserdi ki, 'Bir gün ölümü de yeneceğiz' demekten kendini alamazdı!

İnsanoğlu artık el attığı her işte bir tutarlılık aradı, bilim ve teknoloji bu yolla boy attı. Eski teknolojiler dünyamızda sürekli 'bir şeyler' değiştirdi. Descartes imzalı yazılımın son versiyonu ise 'her şeyi' değiştirecek yeni teknolojiler üretti. Bu programı ne kadar süreyle kullanacağız, henüz bilmiyoruz. 'Quantum Teorisi' açısından sürece bakarsak, belki bilim yerinde sayıyor, ilerlemiyor. Bu teorinin önemli isimlerinden biri olan  Niels Bohr'a muhabirin biri 'Quantum mekaniği nedir' diye sorar. 'Yanında kibrit kutusu var mı' diye Bohr karşılık verir. Sonra sırtını muhabire döner ve elindeki kibrit kutusunu hızlıca çalkalar, yavaşca geri dönerek muhabirin eline tutuşturur. 'Kutuyu dikkatlice aç ve bak' der. İşte sorun budur! Dünyaya sırt dönerek zar atılmaz, yoksa tutarlılık fikri yanlışlanır. Böyle bir durumda; Descartes her gece uykusundan korkuyla uyanır ve rüyanın gerçek olmaması için Tanrı'ya yalvarırdı.

Ona göre; dünyanın özü aslında bir rüyadır. O ünlü söz ''cogito ergo sum'' Türkçe'ye de "Düşünüyorum, öyleyse varım" şeklinde çevriliyor. Ama doğru değil. Latince yüklem 'Cogitare' hissetmek veya rüya görmek anlamındadır. Ve ancak rüyanızda 'cogito ergo sum' diyebilirsiniz. Descartes saf kan bir idealist idi. Sınırsız ve zorba ilerleme fikrinin mucidi değil, aksine bilincin yansımaları üzerine vaaz veren bir aziz sayılabilir. Tanrı'yı kavrayamaz ama inkar da etmez. Bilinç göreceli özerktir. Çünkü Tanrı bilgiye sınır koymuştur. Tanrı sonsuz iken, bilgi sonludur. Ve sonsuz olan sonlu olan şeyi her zaman aşar. 'Meditasyonlar'da okuduğumuz cümleler bunlar. Cesur bir adam olduğu için eline geçen bir şansı kullandı; bir ayağıyla 'mekanizma' ve diğer ayağıyla 'bilinç' kavramı üzerinde durarak, modern bilimi harekete geçirdi.

Son söz: Descartes'sız ne siyasi ne de ilmi gelecek düşünülemez! Yaşayarak göreceğiz..