DÜNYA NEREYE GİDİYOR? - I


Tarih kitaplarında hep şunu okuduk: 'I.Dünya Savaşı'nda Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık'.

Aynı mantıkla düşünürsek; Batı değiştiği için, biz de değiştik! diyebiliriz. Hatırlayınız. Tanzimat'ın ilanı ile ülke olarak önümüze milli bir hedef koymuştuk: Batılılaşmak. Son 150 yılda görünürde her şey yolunda gitti. Batılılaşmak isteyişimize ama bir türlü Batılılaşamamıza Batı göz yumdu. Ancak şimdi aynı Batı, Batılılaşmak istemeyişimize tahammül edemiyor...

Türkiye'nin yol ayrımı 'Postmodernizm' aktarımı sırasında başladı. Çünkü modernizm, Batı'da kendi kendini sorgulayan bir sürece girmişti. Ahmet Oktay'ın „Postmodernist Tahayyüle İtirazlar“ kitabında vurguladığı gibi: "Türkiye'de postmodernizm […] de facto olarak kabul edildi." Akademi camiasında kapsamlı bir ilmi tartışma yaşanmadı.Özellikle sağ-muhafazakar kesimde 'Sanayi Toplumu' ve 'Yüksek Teknoloji' karşısında öykünen bir anlayış hakimdi. Bir kaç istisna dışında (İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması,1969) Türkiye Solu da Türk toplumu ile tarihi gelişimini dikkate almadan 'Batı' merkezli düşünceleri hemen benimsemiş, hatta bu 'intihal' üzerinde – kerameti kendinden menkul – bir 'ideoloji' yaratmıştı.(Doğan Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni,1968)  

Peki, bu zaman zarfında Batı'da neler oldu?

1960-1990 arasında Batılı aydınlar arasında yeterince eleştirirel yaklaşım mevcuttu. Biz burada yalnızca üç örnek verelim: Derrida „Grammatology“(1967) ile Batı düşüncesini temelden etkilemiş olan konuşma-yazı karşıtlığını ele alır ve bu karşıtlığın temelini çürütmeye girişir. Söz-merkezcilik[logocentrism]in altını çizer. Kıta Avrupası'nın epistomolojisini imkansız hale getiren Rorty'nin „Doğanın Aynası“(1972) ve Foucault'nun „Cinsellik ve Gerçeklik“ (1983) makalesi ile yeni bir  dönem başlar: İktidar yapılarının bir düzeneği olarak cinselliğin gerçeklik üzerinde doğrudan bir erişim hakkı yoktur. 

Aslında bugünkü durumumuz da çok farklı değil. Zihin dünyamızı belirleyen siyasal, toplumsal ve ekonomik dinamikler değişimi kaygan bir zemine taşıdı. 20.yüzyıl düşünürlerinin ileri sürdüğü 'herşeyin göreceli ve mümkün olduğu' devir geride kaldı. Ufuk çizgimizde belirsizlikler, tecrübe alanımızda karmaşalar hakim. Eskiden ikisi arasındaki orantısızlıktan, yani toplumsal beklentiler ağır bastığı zaman 'devrimler' gerçekleşirdi. Şimdi ise ne yapacağımızı bilemez durumdayız!

Aradan geçen yüzyıllar içinde sorgulama tekniklerimiz değişti ama soru ve sorun aynı kaldı. Çağımızda gerçeği gördüğüne inanan kişi acaba gerçekten neyi görüyor? hiç düşündünüz mü? Nereye bakarsak bakalım, bilgimizi her zaman ve her mekanda 'çıkarlar' denetliyor. İşte o yüzden Batı dünyasında 'post' kavramı moda oldu. Yeni anahtar kelimeler İngilizce'de 'post-truth', Almanca'da 'post-faktisch'. İkisi de eş anlamlı. Ve gerçekler yerine duygular öne çıkıyor. 

Labirent

'Gerçekler' artık tartışmalarda hem çok hem de az rol oynuyor, çünkü doğrulan(a)mayan 'vakialar' arasında sayılıyor. Hepimiz biliyoruz ki, artık istenilen kanıt üretilebiliyor. O yüzden kamuoyunda 'kanıt yerine güç' daha çok kabul görüyor. Gerçekler zaviyesinde haklı olmanız yetmiyor; performans sergilemeniz, varlık göstermeniz ve gösterişten anlamanız gerekiyor.  

Bu bağlamda bir de Amerika gerçeğine bakalım: Seçimlerde kamuoyu yoklamaları ve parti proğramları boşa çıkmıştır. Sorun bir adayın yalan, diğer adayın doğru söylemesi değildir. 'Ne ..ne de' tavrı seçimleri kazanmıştır. Her ne kadar bu şartlarda umutlarımızı yitirmek durumunda kalsak bile, „The Post-Truth-Era“nın postmodern yapıbozumun bir devamı olduğunu dikkate almalıyız. Bu açıdan baktığımızda yeni çağın tutarsız(modern düşünürsek) veya hibrid (postmodern düşünürsek) olduğu hemen anlaşılır. 

Akıl bayrağını yükseltenler ise korkuların yersiz olduğunu savunuyor, güvenilir kaynaklar aramamızı ve duygu seline kapılmamayı talep ediyorlar. Ancak gerçeklerin inşa edildiği ve toplumun epistomolojik temellerinin – teyakkuza geçmiş bir metafer ordusu(Nietsche) tarafından – sarsıldığı kuramına inanırsak, bir başka gerçeği görmek zorunda kalırız:  'Arızalı bir düzende' sadece 'demokrasi yanılsaması' yaşayacağımız söylemi – ki Batı'da aşırı sağ onu savunuyor – uçuk kaçmıyor, aksine sol ve laik çevrelerin kendi önyargıları içinde göremedikleri bir diğer nokta öne çıkıyor: En sıkı düzen eleştirisi artık sağcı veya muhafazakar aydınlardan geliyor.

Eğer bugün, tüm dünyada toplumun temelleri her yönden sorgulanıyorsa, tek suçlusu güçlü liderler değildir. Onlar toplumun mesajını taşırken, aydınlar ortaya çıkan yeni izi sürmekten acizler. 

Bu durumda ya siyasi karışıklık olduğunu düşüneceğiz ya da aydınların sorumluluktan kaçtığını. Şimdilik tek kaygımız; halkın 'Strongman' seçmesi durumunda, neler olacağını kestiremez oluşumuz..