Gelenek Ve Gelecek Arasında Müslümanlık


Modern toplumlar günümüzde acımasız bir sarmalın içine düşmüştür, zira 

            a) Sosyal hayat ismi konmamış bir ‘romantizmin’ koynunda uyuyor;

            b) Düşünce hayatı içinden çıkılmaz hale gelmiş bir ‘tarihselciliğin’ pençesinde kıvranıyor.

Zihni tembellik zırhına bürünmüş toplum ise önüne konulan her fikri ‘yiyor’, üzerine atılan her gömleği ‘giyiyor’. Tepkisini - huzurum kaçmasın/başım ağrımasın avuntusuyla -  ahirete saklıyor. Eleştiri oklarına elini süremiyor, düşmanın kirli vicdanını diliyle yıkıyor. Görüşleri gözlemlediği gerçek hayattan ne kadar uzaklaşırsa, fikirleri hayal ettiği dünyaya o derece yaklaşıyor. Arzu ve hevesler gökyüzüne merdiven kurdu; yeryüzüne pervasızca ölçüsüzlük saçıyor. Neden? Çünkü insan, inandığı gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi inanır. Ve işte o zaman; dünya dört mevsim çekilmez olur.

Nerede ibret alınacak bir olay cereyan etse; gözünü yumar, kulağını tıkar, ağzını bıçak açmaz. Komşusuyla, hemşerisiyle ya da dostuyla korku ve umutlarını paylaşmaktan kaçar. Velhasıl iletişim çağında iletişim kur(a)maz olur insan. Kusurunu örfe yorar, olmazı geleneğe sarar. İdarecilik yolunda kimse eline su dökemez. Ama bilmez ki, tarihin içinde kaybolan her kişi her toplum olumsuz tavırlar içinde yüzer. Güncel sorunları ancak arka pencereden izler. Tarih dehlizinde kaç millet soluksuz kalmıştır, zaman nehrinde kaç nesil yıkanmıştır, bilir ama o görmez. Önce savunma dürtülerini öne çıkarır, sonra çağın ruhuna karşı atarlanır. Akan suları ıslatmak tadından yenilmez bir öfkedir. Ve işte o zaman; hayat yedi iklim yaşanmaz olur.

Kısaca anlattığımız bu dünya görüşünün özünde, sadece fikir ve tasavvur değil, idrak kabiliyeti de  görecelidir kanısı yatmaktadır. Eğer siz, bir hakikati hem tarihselleştirir hem de tarihin üstüne koymaya çalışırsanız kendinizle çelişkiye düşersiniz. Sonuçta; değer yargılarınız kaybolur, kıbleniz şaşar. Beşeri varlığımızın tek amacı yeryüzünde mutlu olmak ise; ya aklın yardımıyla iyi ve güzel olanı araştırıp bulacağız ya da en kestirme yoldan dinin emirlerine uyacağız. İki yaşam tarzı arasında çelişki aramak işi baştan zora sokmaktır ki, çağdaşlık anlayışı buhrandan kurtulamayacak gözükmektedir, zira ‘rasyonalizm’ din ile baş edememiş, hatta bu kavgada temelleri sarsılmıştır. Modern dünyada bireyin dinden koparılması ve istikametsiz bırakılması sorunları yanında getirmiştir. Bugün anlıyoruz ki, dinin toplum hayatını düzenleyici yönünü inkar ederek bir yere varamayız. Bilim; ister toplumsal huzurun tesisi, ister kamusal düzenin çıkarı için olsun dinle barışmak zorundadır. Din olmadan bir ülkede istikrar sağlanamaz. Sosyal düzeni ayakta tutacak en önemli unsur aklıselim düşünmek ve ahlaki davranışlar sergilemektir. Hisleriyle hareket eden insanları denetleyebilmek siyaset kurumundan çok dinin görevi olsa gerektir!

Korku ve aşağılık duygusu, yani insanı kendi inşa ettiği zindana kapatmak, onun ruh halini yansıtır: Zihniyet atıl duruma geçmiştir. Şehirlerin dokusuna karmaşa hakimdir. Tanrı’ya meydan okuyan mimari, hayatın canına okuyan trafik, fetişizmin dumura uğrattığı bir akıl...

Bir toplumun kültür seviyesi o ülkenin en başta gelen sorunudur. Siyasi ve ekonomik çıkarlardan bile önce gelir. Kültürlü olmak için ilkin ahlaki ve manevi temeller hazırlanmalıdır, çünkü o şahsi ve fazıl bir sıfattır. Niteliği, bir medeniyetin savunduğu değerleri sözde değil, özde benimsemektir. Sezgisinde, duruşunda ve kararlarında bu değerleri göstermektir. Elbette, insanoğlu başka kültürlerin de tesirinde kalabilir. Fakat bilgi ve görgü süzgecinden geçen yabancı davranış kalıpları gerek maddi gerek manevi değerleri gözardı etmemelidir. Mesela, Türk kültürü islamiyetin canevinde bitmiştir. Onun mana ikliminde vücud bulmuştur. Kapitalizm bu ruhu solumadığı için şimdi zihinlerde kargaşaya yol açmaktadır. İnsanı en yüksek değer olarak gördüğünü iddia etse de yeryüzünde ‘insaniyetten uzak’ bir medeniyet kurmuştur, çünkü kapitalist ideoloji insana karşı şiddet kullanmayı - akli gerekçeler üreterek - meşru saymaktadır. İdeolojik akımlara karşı mana zengini bir uygarlık ve irfanla yoğrulmuş bir insan direnebilir ancak. İslamiyet bu bağlamda bize Türk kültürü içinde belirleyici vasfı olan bir bakış açısı sunuyor. Antropolojik çıkış noktası; dünyevilik ya da uhrevilik ile sınırlı kalmayan, zıtları bir terkip içinde birleştiren bütüncül ve evrensel bir yorumdur. Yeryüzü ve gökyüzü, beden ve ruh, dindarlık ve çağdaşlık bu yorumda buluşmuştur. Meşruiyetini aynı zeminde arayan çoklukta birlik ilkesi zihinsel ve kültürel gelişmemizin kaçınılmaz sonucudur. Bağnazlık ve yandaşlık ise medeniyet kökümüzden kopuş, dolayısıyla sapma anlamına gelir.

Medeniyetimizle irtibatı kesmemek için bir yöntem geliştirdik: Terkib, parçaların tek tek bütüne karış(tırıl)masını önledi; yani yüzeyde kalmadık, derine indik. Terkibi kemikleşmiş düşüncelerin ve omuriliksiz görüşlerin ‘mekanik’ birleşmesi olarak da görmedik ve onu her türlü şahsilikten ayırdık. Modern toplum ve çağdaş kültür hakkında fikir beyan ederken, tarihimizden süzülüp gelen yargıları/değerleri ölçü edindik. İnsanı ve hayatı hiçe sayan ilkelere uzak durduk. 

Hayat ve dünya karşısına huzur ve saadet önşartını koyduk ki ‘sırat-ı müstakim’den ayrılmayalım. Tabii ki Asya bozkırlarından Avrupa ovalarına uzanan bu güzergahta terkibe muhtaç zıtlıklar ile karşılaştık. Sasani, Bizans ve Garbın kalbini ‘okuyarak’ geçtik. Bu büyük yolculukta nice halklar ne diyarlar tanıdık. İnsanın doğası daima kendini aşmak ister; değiştirmek istiyorsak alemi, neden önce kendimiz değişmeyelim, dedik. Bir ayağımızı öze sabitledik. Sözü ufkumuza kilitledik. Cümle alem bilir ki, geleceğe yürürken hep ‘açıklık’ siyaseti güttük: Yabancı önünde ürkmedik, yaban karşısında sinmedik. Yıkıcı gelişmelere mesafeli durduk. Şüpheye yüz vermedik, endişeye yer bırakmadık. Aşağılık duygusuna kapılmadan ‘mevcud’ ile ‘hakikati’ kavradık. Bir medeniyet ürünü olan dilimize özen gösterdik. Başka kültürleri temellük ederken ‘edilgen’ olmadık, zira o kültürün ağırlığını ilkin gözümüz tarttı. Düşünce binamızın temelinde ilahi mesaj ve yerli bilgi vardı. Böyle çıkardık cihangirane bir devlet bir aşiretten. Önümüze çıkan sosyal yapıları ve kültürel olguları mütelaa ederken bir takım ayraçlar/ölçüler kullanmadık değil. Mesela; millet gerçeğini kabul ederken, ‘göreceli’ bir gerçeği ‘mutlaklaştırılmak’ doğru olmazdı. O yüzden ırkçılığı reddettik. Dinleri korurken hoşgörüsüzlüğe ve bağnazlığa ödün vermedik. Sanat ve edebiyatın çoşkuya kapıldığı değerleri ‘gelenek’ çatısı altında topladık, ama yerinde sayan ve zamanı donduran ‘gelenekçiliği’ yadırgadık. Ezcümle biz bu ‘halkta’ cevher gördük, lakin ‘halkçılık’ yolunu tutmadık. Yalnızca insanı yücelttik, özgürlük ile yükselen yine ‘biz’ olduk.

Uygar olmak; dindar, ama bağnaz olmamaktı. Çağdaş olmak, uygarlık yaratan unsurlarla iletişim içinde kalmak, ama kıymetini inkar etmeden müslümanca yaşamaktı. Kuşatılmış, yorulmuş ve eskimiş düzenleri aşmak için çok koşmalıydık. Gerilik, durgunluk ve ufuksuzluk sırtımızda hâlâ bir kambur. Yeni çağın sert rüzgarları eski yükü üzerimizden elbet silkip atacaktır. Öyle ki, bu ülke er ya da geç yüzyıllara dayanan zenginliğini ve gerçek gücünü keşfedecektir. Bu zorlu coğrafyada zora dayanmak ve zoru yenmek için Türk’ün önce kendi kaderine razı olması şarttır. İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak düsturü ezelden ebede bize yoldaştır. Mücadele, adalet ve iman ise varlığımızın kutuplarıdır. Bu kavganın gâyesi, kuru bir cihangirlik değil, özü sevgi olan barıştır. Onun da diğer iki kutupla kopmaz bağı vardır.