Petris Dağı'nda Sartre ile başbaşa


Sezai Karakoç için 
I.
 
Trier'e ilk geldiğimde tüm şehirde Petrisberg'de işlenen bir cinayet konuşuluyordu. Japon kız öğrenci Ayano Mutsuko bir dağ yürüyüşünde saldırıya uğramıştı. Cinayet ancak yıllar sonra aydınlatıldı. Bir süre Heiligkreuz semtinde Katolik bir ailenin yanında kaldım. Kullanmadıkları tek odayı kiraya vererek aile bütçesine katkı sağlıyorlardı. Ama evin orta yaşlı hanımı, Frau Ebel, her sabah kahvaltımı hazırlamaktan geri durmazdı. Adeta bir orman içine, doğanın tam ortasına yerleştirmiş üniversite ise şehir dışında bulunuyordu. Üniversite'ye giden hat şimdi müze olarak kullanılan Karl Marx'ın doğduğu evin önünden geçerdi. Daha sonra  kampüse yakın bir öğrenci yurduna taşındım. Petrisberg'e bisikletle 5 dakika uzaklıktaydı. Öyle ki akşamları balkondan yamaçları üzüm bağlarıyla kaplı bu dağın üzerinde batan güneşi izlemek ayrı bir zevkti benim için. Halk arasında bu dağ 'Petrusberg' olarak bilinirdi. Halbuki tepe ismini şehri koruduğuna inanılan Aziz Petrus'dan değil, 19. yüzyılın ikinci yarısında dağın doğu yamacına 'cafe' açan Petris isimli bir kişiden almaktaydı.  
 
Romalılar 2000 yıl önce bu tepeye askeri karargah kurmuş, ardından Almanya'nın en eski şehri Trier'i. Ama Petris Dağı asıl ününü II.Dünya Savaşı sırasında üzerinde kurulan 'STALAG XII D' isimli esir kampına borçlu. En tanınmış 'misafiri' ise Fransız düşünür Jean-Paul Sartre...
 
70.Topçu Alayı'nda askerlik yapan Sartre 21 Haziran 1940'da Almanlara esir düşer, henüz 35 yaşına yeni girmiştir. 9 ay süren esaret günlerini 'Matthieus Günlüğü' ile 'Kelimeler' kitaplarında anlatır. “İnsan olma tehlikesinin koyu bilincine” Petris Dağı'nda erdiğini belirtir. O güne dek politikaya uzak duran Sartre, özgür kalır kalmaz 'Socialisme et liberté' ismi altında Nazi işgaline karşı bir direniş cephesi kurar. Ardından 'Les Temps Modernes' dergisini yayınlamaya başlar. Hayat arkadaşı yazar Simone de Beauvoir; Sartre hakkında, “Esir kampına bireyselci girdi, toplumsalcı çıktı. Dayanışmayı Petris Dağı'nda öğrendi” diyecektir. 
 
Petris Dağı Sartre'nin hayatında bir dönüm noktası teşkil eder, çünkü Sartre burada Heidegger'in ünlü eseri 'Zaman ve Varlık'ı okuma fırsatı bulacaktır. Ayrıca ilk politik içerikli tiyatro oyununu da burada yazar, hatta esir askerlere umut aşılamak için 1940 yılının Noel Gecesi onu sahneler. Kampta tanıştığı rahip Marius Perrin yardımıyla esir kampından erken 'terhis' edilir. Muhtemelen sahte sağlık raporuyla. Aradan iki yıl geçmeden başyapıtı 'Varlık ve Hiçlik'(1943) yayınlanır. Bu kitapta Alman filozof Heidegger'in tesiri çok belirgindir. Hitler rejimini desteklediği için savaştan sonra zor günler yaşayan Heidegger, bu eseri okur okumaz, yazarı Sartre ile tanışmak ister. Ancak bu buluşma çeşitli sebeblerle gerçekleşmez. Bunun üzerine ona mektup yazmaya karar verir Heidegger. Mektupta kendisini över, onu fikirlerinin takipçisi ve dostu olarak gördüğünü bildirir. Tam bu sırada Sartre kendisini üne kavuşturacak bir konferans vermiştir: 'Varoluşculuk hümanizmdir'. Baskıcı ve yıkıcı ideolojilerin yıldırdığı ve arayış içindeki genç kuşaklara yol göstermek istemektedir. Sartre'ye göre; hayat bir tasarımdır. İnsan olumlu ya da olumsuz kendi kararını vermek ve kendini inşa etmek zorundadır. Bir yıl sonra Heidegger 'Hümanizm Mektubu' isimli bir cevap yazısı yayınlar. Mektup Heidegger ile Sartre arasındaki bağın kopmasına işarettir. Çünkü Heidegger'e göre ise insan yeryüzüne 'atılmış' durumdadır. Ve bu hayatı çekmekle yükümlüdür...  
 
Öğrencilik yıllarımda şehir Fransız işgal bölgesiydi. Petris Dağı'nın üzerinde Fransız Askeri Hastanesi bulunuyordu. Öğrenci Yurdu oraya yakın olduğu için her hafta mutlaka ya arkadaşlarla dolaşmaya çıkardım ya da onlarsız 'huzur' aramaya giderdim. Sanırım Sezai Karakoç'un tüm şiir kitaplarını şehre nazır bu tepede okumuşumdur. Mezun olduktan sonra Fransız askerleri 1994 yılında Petrisberg'den çekilmiş ve bölgede yeni bir semt kurulmuş: Neue Kürenz.
 
 
Son gezimde değişen çehresiyle Petris Dağı'na tekrar çıktım. Semtin en önemli caddesine 'Jean-Paul-Sartre Promenade' ismi verilmişti. Üstelik burada inşa edilen yeni öğrenci yurdu 'Sartre Maison' ismini taşıyordu. Tepeden uzun uzadıya beş yıl yaşadığım şehre, II.Roma'ya baktım. Ortasından nehir geçen şehrin yamaçları üzüm bağlarıyla kaplı dik tepelerini gözettim. Bin yıldır hiç değişmeyen o manzara nakış gibi yüreğime işledi. Arkadaşlarım Arno, Walter, Filio, Julia gözlerimin önüne geldi. Arkamdan omuzuma dokunan bir kadın eliyle havanın aniden kararıp bulutlanmaya başladığını fark ettim. Arabamıza doğru koşarken bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlamıştı bile...
 
II.
 
Yirminci yüzyıl, aydınları düşünmekten alıkoymadı ama 'düşünmek' hiçte öyle kolay olmadı. Emmanuel Levinas, “Hiçbir çağda, tarihi tecrübe, fikirler üzerine bu kadar ağır yük bindirmedi” diye yazdı. Bernard-Henri Lévy, o cümleyi Jean-Paul Sartre hakkında yazdığı otobiyografik kitapta birkaç kez alıntılar. Orijinal başlık 'Le Siècle de Sartre' yazarın çok büyük düşünür olduğuna da işaret etmez, zira kitapta çelişkili fikirler açık şekilde okura yansıtılır.
 
Sartre, 1905'ten 1980'e kadar, düşüncenin ideolojilere kilitlendiği bir çağda yaşadı. Husserl ve Heidegger'i okumuştu. Bu okumalardan dolaylı biçiminde bir şeyler kaptı, ancak esaslı bir inceleme yerine sathi bir okuma ile yetindi. Fakat sonuçta en önemli eseri 'Varlık ve Hiçlik' varoluşçuluk'un manifestosu oldu. Savaş sonrası dönemin anadüşünce akımı, Sartre'ın ünlü konferansında adlandırdığı şekliyle, hümanizm değil, tam aksine “anti-hümanizm” cereyanıydı. Fransız düşüncesi içerisinde II.Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan insan kavramına yönelik eleştiri ilkin Sartre'de kendini belli etti. Çünkü Sartre özne olarak birçok kez öldü, birçok kez kendisiyle çelişkiye düştü, birçok kez yazdıklarını hatırlayamadığı oldu ve bir 'büyük yazar' olarak birçok şeyi yorumlamakta zorlandı. 
 
 
Sartre'ın entellektüel ve Fransa'nın siyasal hayatının buluştuğu noktadan başlamak belki işin en doğrusu: O André Gide'nin elinden 'bayrağı' devraldı, çünkü hiçbir aydın o görevi üstlenmeye hazır değildi. Ama tüm sıkıntı onun bir ideolojinin askeri olmasıyla başladı. Partizanlık uğruna Stalin'i destekledi, Soljenitsin'i kınadı, komünist yönetimi eleştirenleri CIA’nın algı ajanı ilan etti. 1954 yılında gerçekleşen Moskova ziyareti dönüşünde kendisine soru soran gazetecilere kızıp;  “Biri bana bir kez daha Sovyetler Birliği'nde dini özgürlük olmadığını veya dinin yasaklandığını söylerse çenesini kırarım” diyecek ölçüde kendinden geçmişti. 
 
Hegelci tarih felsefesine geri dönüşü, kısaca özgür düşünce gemisinin karaya oturması Sartre'ı kamusal hayatın yıldızı yapmaya yetmişti. O yüzden Foucault bir konuşmasında 1955'ten sonra Sartre'ın fikri değil, politik bir kavganın içine girdiğini söyler. Ki bu iddiayı henüz kimse çürütemedi; ama bu gerçeği çağdaş bir aydının yükselişi ya da çöküşü bağlamında ele almak da doğru değil. Çünkü Sartre hiçbir zaman - Karl Mannheim'ın vurguladığı manada - bağımsız bir aydın olmadı. Yazılarında aşılamaya çalıştığı bilinç kırılgandı, en azından esnekti. Akışkan, niteliksiz, kararsız tanımları bireyi tehlikeli sulara itiyordu. Sonu belirsiz maceralar bireyi bekliyordu. Gerçekte Sartre yazar olarak 'öz' sayılmalıdır, zira  yüzyılın ana özellikleri dışında başka hiçbir nitelik üzerinde taşımaz. Yakın dostu Bernard-Henri Lévy, 'Sartre - 20. Asrın Düşünürü' kitabında “Sartre'deki totalitarizm hayranlığının kökleri edebiyata ve kendisine duyduğu nefrette yatar” demektedir. 
 
Sartre bir ara “savaş hayatımı ikiye böldü” diye yazdı. Evet, bu tecrübe onu tamamen değiştirmişti. Bu değişimi Heidegger’in en önemli çalışması Varlık ve Zaman(1927) tetikledi, demiştik yukarda. Bu eserinde Heidegger, Descartes ve Hume gibi düşünürlerin gelenekçi yaklaşımlarına karşı çıkıyordu. Bir birey olarak asla dünyanın bağımsız bir gözlemcisi olamam, diyordu: “Kesinlik diye belirtikleri; düşünüyor (Descartes) veya tecrübe ediyor (Hume) oldukları. Hayır, aslında dünyanın ortasında var olan bir varlık olduğumun farkındayım.(Da-sein)”. Heidegger’in varlık kavramı, düşünce ve deneyim yoluyla “bilme” ve bu “bilme”den doğan soyut kavramlarla çelişir. Bu tür kavramlar, kişinin birey oluşunu ve dünyadaki varlığını belirlemez. Varlık bilincine erişmek ancak felsefenin işidir ona göre. 
 
Sartre, 20.yüzyılın en hayati meselesinin 'varlık sorunu' olduğunu anlamıştır. Ve Heidegger’in varlığa ait derin analizini, düşünceden eyleme dönüştürmeyi ulvi bir görev sayar. Nazi işgali altındaki Paris’de Varlık ve Hiçlik’i yazmaya başlar. Hiçlik fikrini Descartes’ın “düşünüyorum öyleyse varım” yöntemiyle açıklamaya çalışır. Birinin varlığı ispatladığı yerde diğeri hiçlik’i ispatlamaya kalkar. Çünkü hiçlik de bir tasarımdır ve o da ötekiler gibi bir varoluştur. Denilebilir ki, sadece bu eserden yola çıkarak bir okur için varoluşçuluk tam anlamıyla anlaşılamaz. Doğrudur. Bir tespit olarak belirtmem gerekirse; eserde metafizik tecrübenin yaşandığı kısımlar, hiçlik’e ulaşmasaydı, ulaşacağı durak, kün emrinin hakikati ve sonrasında, Lâ mevcûde illâ hû mertebesi olacaktı ki, kün emrini ve bu kavramın anlamını Sartre’da görmek oldukça manidardır.
 
III.
 
“Tabii ki, bu yalnızca yorucu, can sıkıcı bir iş olurdu, ama bu beni varolmaktan ve var olduğumu hissetmekten alıkoymazdı.” Bulantı'nın kahramanı Antoine Roquentin, romanın sonunda günlüğüne bu şekilde not düşüyor. 
 
Taşralı Roquentin, Paris treni hareket ederken nasıl bir kitap yazmaya karar verir? [Yahya Kemal'in Paris Garı'ndaki halini hatırlasın bilenler] “Varoluşlarında insanları utandırmak” için bir “macera” hikayesi yazmak ister. Yalnızca o kendi hayatını “nefret etmeden” hatırlayabilecekti. Evet, bu minvalde bir kitap gerçekten çok güzel olurdu! Örneğin; Camus'un, çabalarında sürekli başarısız kalan, Sisifus'u en sonunda mutlu bir insan olarak karşımıza çıkar. Ama Sartre, seçtiği başlığa uygun bir öykü yazdı, ve kahramanı Roquentin mutsuz bir kimsedir artık.
 
'Bulantı'dan çeyrek yüzyıl sonra yayınlanan ve bir hatırat olan 'Kelimeler', oldukça güzel ama Sartre'ın edebiyata veda ettiği bir kitaptır. 1964'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü ret etmesi, [ilerki yıllarda ödülünü talep etmesine rağmen] kendi özüne sadık kalmasının sadece bir yönüdür; özgeçmişine göz atarsak, hayatında hiçbir zaman geçerli olmayan 'sadakat' kavramı ile açıklanabilir ancak. Ömrü boyunca sürekli yazdı Sartre. Bu nedenle 'kelime ishali' olduğunu bile iddia edenler çıkmıştır. Sanırım bu sorunun cevabını yine 'Bulantı' kitabının kahramanı Roquentin'in ağzından duymaktayız: “Yetenekli olduğumdan emin olabilseydim eğer...”
 
 
Ömrünün son 20 yılında durmadan dünyayı dolaştı, her uğradığı ülkede siyaset sattı. Gizli hayranı Papa II.Johannes Paul onu bu konuda hiç aratmadı. Kelimeler'de içini döker; onu edebiyata, dolayısıyla hayal kurmaya ailesinin, özellikle dedesinin zorladığını itiraf eder. Bu gerçek; ileri sürdüğü “herkes kendi hayatını seçer” görüşüne taban tabana zıttır. Fikirler alanında da kendine sadık değildir Sartre. Eserleri, çoğu kez çelişkilerle doludur; diyalektik mantıkla yazdığını sandığı ama hatasını geç keşfettiği ve o yüzden ampirik yöntemden uzaklaştığı kolaylıkla görülebilir. Ama acelecilik onu bir hedefe ulaştırmaya yetmedi..yetmezdi. Sartre ve Camus ile başlayan bu çizgi Fransız edebiyatında süregelmiştir. Son yıllarda Houellebecq mücadele alanını genişletti; islam ve müslüman göçmenleri hedef tahtasına koydu. Bu çizgi hemen umutsuzluk girdabına kapılıyor, kalın çizgileri olan kasvetli bir hayatın resmini çiziyor, insanların dünya algısını daha keskin daha yaralayıcı kılıyordu. En kötüsü insani ilişkilerin aşırı derecede soğuk olması nedeniyle toplumsal duyarlılığı olan kimseleri dört bir yana savuruyordu. Bir zamanlar Sartre'ın esir tutulduğu yerde okuduğum Sezai Karakoç'un 'Zamana Adanmış Sözler'i acaba Batı rüzgarı karşısında direnen bir burç muydu? Bir şiirinde şöyle anlatıyor o sürgünü şair:
 
Bana ne Paris’ten
Newyork’dan Londra’dan
Moskova’dan Pekin’den
Senin yanında bütün türedi uygarlıklar umurumda mı
Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyu
Geceme gündüzüme
 
Gerçi 1950'lerin başlarında Sartre ve Camus arasındaki yol ayrımında belirleyici olacak bir aykırılık ve farklı bir tutum vardır ortada. Batı uygarlığını ele veren de odur zaten. Bulantı'da, kahramanın öznel algısı açıkça vurgulanır: Roquentin, insancıl, sevgi dolu, merhamet ve vicdan sahibi muarızlarını tam bir aptal kabul edip kınar. Halbuki dünya değil, onun dünyaya bakışı sert, soğuk ve acımasızdır. Roquentin, Sartre ile özdeş olmasa da, yazarın ve kahramanın algı alışkanlıkları birbiriyle yakından ilişkilidir. Camus ise, defalarca mutlu bir hayatın resmini çizmeye ve 'Yabancı' ile arasına mesafe koyarak olayı tanımlamaya çalışır. Örneğin Meursault, günah keçisi ilan edilen bir faildir yalnızca.   
 
Bakış, Batılı aydının çıkış noktasıdır. Öteki'nin varlığı huzursuz eder onu; başka bir çözüm yolu aramadan ötekinin kökünü kurutmak ister hep, çünkü “öteki, cehennemdir”. Aşk, gönül, sadakat kelimeleri lügatlarında bulunmaz. Sartre ve Simone de Beauvoir arasında 'hayranlık' duyulan ilişki de böyledir. Sartre ve Camus arasında 'saygı' duyulan dostluk da. En iyi okullarda okumuş bir burjuva çocuğu, taşranın en kötü okullarında eğitim görmüş bir işçi çocuğu karşısına rakip olarak çıkınca düpedüz alçaklaşır: “Eğer kitabınız”, Başkaldıran İnsan'ı kastediyor, “yalnızca felsefi yetersizliğinizi ispat ediyorsa? Ya gelişigüzel derlenmiş ikinci el bilgiler içeriyorsa?”   
 
Çok kötü çevrilmiş Heidegger'i hiç okunmamış Hegel ile harmanlayıp, sonucuna aldırmadan okuyucunun önüne eser olarak koyan Sartre de bu açıdan suçlanabilir. Camus belki 'sistematik düşünce' yönünden zayıf kalmış olabilir ama aşırı ferdiyetçi görüşleri asla benimsemedi. Varoluşculuk akımının sorunlu çekirdeği 'varlık özden önce gelir' vecizesine kapılıp kimlik, aidiyet, mensubiyet gibi kavramları çöpe atmadı. Sartre ise iletişimsiz bir solipsizm(tekbencilik) içinde bitme tehlikesini sezdiği halde kendini sürekli yeniden yaratmak arzusuna yapışıp kaldı. Öteki ile kurulacak her ilişkiyi, bir savunma biçimi veya bir mücadele yöntemi olarak telakki etti. Başkalarına boyun eğdirmek, gerekirse başlarını ezmek tek amacı oldu. Roquentin'in zihninde zaten başka bir şey yoktur ve bu yolda önüne çıkacak her engel 'tali' bir durumdur. Neticede ülküler ülkü kalmaya devam edecektir. Sartre'ın savaş sonrası felsefesi ve aynı zamanda felsefesizlik ve edebiyatsızlık anlayışı, yazıdan eyleme, hayalden gerçekliğe, bireycilikten toplumsallığa (veya partiye) geçiş, umutsuz bir girişimden kaçıştır sadece. 
 
Roquentin'in en çok nefret ettiği ama bir türlü kurtulamadıği aynadaki yüz, yani kimlik, Sartre ölürken de onu yalnız bırakmadı. Kendini bir 'cemaat' içinde buldu. Bu, Heidegger'in sözünü ettiği bir 'dönüş' değildi. O gerçek dönüşü 'Varlık ve Hiçlik' ile yaşamıştı bir kez. Uyuşturucu,içki,tütün ve cinsel saplantıların tükettiği vücut ile rüyalarına giren ölüm korkusu, onlarca yıl içerisinde inşa ettiği dünyayı yerle bir etti. Onunla başlayan varoluşçu hareket onunla birlikte mezara yürüdü...